Ayna ayna, söyle bana!

Gecen hafta bir kaç saatimi acaba tırnaklarımı uzun mu kullanmalıyım yoksa kısa mı törpülemeliyim diye düşünerek harcadım. Kendi standartlarıma göre uzun sayılan tırnaklarımı bir kaç gün öyle kullandım. Gün içinde bir çok kez tırnaklarımı kontrol ederken yakaladım kendimi aman içleri kirlenmesin diye. Duş alırken dikkatlice şampuanladım saçlarımı tırnaklarıma takılmasınlar diye. Bahsettiğim uzunluk parmağımı belki 1 milimetre geçecek kadardı. Benim icin sanki 2 koca santim gibiydi. Bu çileye fazla dayanamadım ve tırnaklarımı alışık oldugum uzunluğa kısalttım ve huzur buldum. Tırnaklarıma harcadığım zihinsel enerjiyi çok daha önemli ve faydalı düşüncelere harcayabilirdim oysa.

Daha sonra aklıma yazar Zadie Smith’in kızına koyduğu 15 dakika kuralı geldi. Smith, ayna karşısında fazla vakit geçirdiğini farkettiği kızına 15 dakika içinde hazırlanma kuralı koymuş. Zira kızı oğlundan çok daha fazla zaman  harcıyormuş ayna karşısında. Kendi davranışlarımı düşündüğümde günlük hayatta makyaj yapma alışkanlığım olmadığı için sabahları gayet çabuk hazırlanıyorum. Ama gün içinde ellerimi yıkadıktan sonra ayna karşısında takılı kaldığımı gözlemledim. Üzerimdeki kıyafetin bana yeterince yakışmadığını düşündüğümde huzursuz hissettiğimi, hatta bir an önce eve gidip üzerimi değiştirme arzusu duyduğumu farkettim. 1-2 kilo aldığımda randevularımı erteliyor ya da gün içinde sürekli kafayı bu konuya takmaktan keyifli vakit geçiremiyorum. Kendimi güzel bulduğumda daha özgüvenli hissederken beğenmediğimde sorumluluklarımı bile erteleyebiliyorum.

Benim gibi bir sürü kadın zamanını bu saçma düşüncelere harcarken, erkekler kendilerini değil zaman zaman, mütemadiyen güzel bulmadan yaşamlarını sürdürebiliyor, hedeflerini gerçekleştirebiliyor ve hatta hayatlarından memnun olabiliyorlar. Kilo aldıklarını olumlu veya olumsuz hissetmeden kabul edebiliyor, hemcinslerinin bu kilolar hakkında ne düşündüklerini umursamıyor ve zaten hemcinsleri de genelde alınan kilolar hakkında yorum yapmıyorlar. Erkekler kendi yaşamlarının başrolü olarak iyi kötü yaşarken, biz kadınların topluma ödemeleri gereken güzellik borcu vicdan azabı gibi tepemizde dikiliyor. Bu borcu bize yükleyen en önemli etken şüphesiz medya. Gazeteler, magazin dergileri, sosyal medya, reklam sektörü başta olmak üzere kadınlara sürekli daha güzel olma sorumluluğu yükleniyor. Hatta kadınlar hakkında  yapılan sözde bilimsel çalışmalar bile pek çok kez doğrudan veya dolaylı güzellikle ilgili herhangi bir “biyolojik“ altyapı üzerine. Bir kadına düşünceleri veya davranışları eleştirilmeden önce “çirkin“ olduğu söyleniyor. Beğenildiğinde ilk önce güzelliği övülüyor. İlginç, neşeli, kuvvetli, zeki, meraklı, çalışkan gibi olumlu özelliklerden önce güzellik geliyor. Oysa kadınların sürekli yaşlanma ve beğenilmeme korkusuyla yaşaması onları hayatlarının her evresinde bir nevi felç ediyor. Küçük kız çocukları spor yaptıklarında saçlarını ve giysilerini düzeltmekten rahatça hareket edemiyor mesela. Ergenliğe girdiklerinde spor kıyafetlerinde rahat hissetmedikleri için iki haftada bir regl bahanesiyle beden eğitimi derslerini bankta oturarak geçiriyor bir çoğu. Koşarken, zıplarken nasıl göründüklerini düşünmekten başarılı bir sonuca odaklanamıyorlar. Okul ve iş hayatında bir çok kadın düşüncelerini paylaşmaktan o an kendini beğenmediği için imtina ediyor, topluluk önünde konuşmak istemiyor.

Kadınların büyük çoğunluğu kendi yaşamlarının öznesi olarak güzellik kaygısını bir kenara bırakıp çalışamıyor, üretemiyor, hedefleri için kendinden ödün veremiyor. Kadınlara yaşamları boyunca ön görülen zirvelerin hepsi güzellikle ilintili. Gelin olmak, anne olmak, “sünnet çoçuğu annesi olmak“ (yazar bu noktada kahkaha attı) güzellik şovu vesileleri. Hatta artık sosyal medya bu şovu sıradan bir arkadaş toplantısında dahi mümkün kılıyor. Daha çok kadınlar sosyal medyada güzel göründükleri fotoğrafları paylaşıyor. Bunun nedeni bir mutluluk ispatından çok güzellik ispatı aslında. Akıllı telefonlar sayesinde evde otururken bile kendimizi çekip fotoğrafımızı paylaşmamız mümkün.

Öte yandan erkeklerin kadınlardan daha “iyi“ yaş aldığı sanrısı kadınları zamana karşı beyhude bi yarışa sokuyor. Oysa Carrie Fisher’in de dediği gibi erkekler kadınlardan daha iyi yaşlanmıyor, sadece toplum yaşlanmalarına müsaade ediyor. Yaş aldıkça “karizma” kazandığı söylenen erkeklerin karizmaları bir işe emek verirken sarfettikleri öz verinin görünmesinde bir beis olamamasından kaynaklanıyor. Kadınlardansa hayatın birer objesi olarak güzel ölmeleri bekleniyor. Terlemeden, kızarmadan, ellerini ve giysilerini kirletmeden, yaşlanmadan hiç gerçekleşmeyecek güzellik ideallerine erişmek için zamanı tüketip, erkeklerin hep 10 adım gerisinde başarılara razı gelip, hiç yaşamadan yaşamaları bekleniyor.

Güzellik göreceli ve zaman zaman her insanin başına gelebilecek bir şey. Bir gülümsemede, bir fotoğraf karesinde, bir eylemde ve her yaşta başımıza gelebilecek bir şey. Tıpkı  doğanın bazı hallerinde olduğu gibi, mütemadiyen sürmesi gerekmeyen ama biz ölene kadar mutlaka bize bir çok kez uğrayan bir şey. Mutlak ölçüleri ve kalıpları olmayan bir şey. Güzellik yaşamın amacı veya var oluş sebebimiz değil. Sevdiklerimizin bizde gördüğü güzellik dışında sürdürülebilmesi  de mümkün değil. Benim için bu kendime sürekli hatırlattığım ve zihnimi ciddi anlamda özgürleştiren bir süreç ve gerçek. Çünkü kimseye güzellik borcumuz yok. Kendimize bile.

Hayrunnisa Akar

Görsel: Aybala Arslantürk

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s