Avrupa Yakası’nı izler miydin, pek sevgili okur? Ben hala sevdiğim sahneleri keyfim kaçınca bir tür terapi gibi açıp izliyorum. Feminist farkındalığı gelişmiş bir kadın olarak cinsiyetçi bulduğum sahneleri atlayarak izliyorum ama. Dizinin kilit karakterlerini ilerleyen sezonlarda karikatürize tiplemeler oluşturuyor malum. Bunlardan en belirginleri Burhan ve Şahika şüphesiz.

Özellikle Şahika Koçarslanlı  karakteri Binnur Kaya’nın muazzam oyunculuğu ile birleşince inanilmaz komik ve eğlenceli.

Sonradan görme zenginliği, nadanlığı, komplekslerini bir kenara koyarsak, şişman, frapan giyinmeyi çok seven, çokça yemek yiyen, aslında ‚hiç güzel olmayan‘ ama kendini güzel bulan, zaman zaman özgüven patlamaları yaşayan fakat oldukça kıskanç bir kadın. Binnur Kaya sadece olağanüstü oyunculuk yeteneği sayesinde değil, ‚çirkinleşmeye müsait‘ bir kadın olduğu için bu rolün hakkını seyirci nezdinde bu kadar verdi. Eğer medyanın dayattığı güzellik standartlarına uyan bir kadın olsaydı bu kadar başarılı bir komedi ve karakter oyuncusu olabilir miydi? Yeteneği degişmese de eminim yeteneğini bu kadar çesitli rollerle gelistirmesine fırsat verilmezdi. Güzelliğin kadınlar için yegane vasıf haline getirilmesinin pek çok kez kişinin kendi becerilerini köreltmesine ya da toplumun bu yeteneklere saygı duymamasına, onları farketmemesine sebep olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Tıpkı ‚çirkinliğin‘, kişiye saygı duymamak, komik bulmak, ciddiye almamak icin bir mazeret olarak kabul edildiği gibi. Kadınları vasıfları ve davranışları üzerinden eleştirmek yerine önce dış görünüşüne hakaret ederek aşağılamaya çalışma eylemi her kadının en azından kavga esnasında yaşadığı bir tecrübedir.

Şahika, şişmanlığı ve buna tezat olarak frapanlığı olmadan huysuzluklarıyla tek başına bu kadar güldürmezdi seyirciyi. Ve en önemlisi de bu kadar iyi hissettirmezdi bize.

Herkesin hayatında kendisinden ‚daha az güzel‘ arkadaşı olmuştur. Kendimizi yanında ,daha az çirkin‘ hissettiğimiz, kıskançlık duymadığımız, arkasından dalgasını gectigimiz, zaman zaman onu çirkinlikle suçlayan erkeklere hak verdiğimiz o kadını hepimiz biliriz. Bu bahsettiğim lisede acımasız bir çocukken yanımızda dolaştırdığımız biraz ezik kız da olabilir. Iş yerinde çekiştirilen ama aslında bize gayet dostça ve iyi davranan iş arkadaşı da olabilir. Kadınların arasına zorla güzellik rekabeti sokuşturan sistemin stres topu gibidir bu arkadaş. Onu görüp kendi sıradanlığımızı unutuveririz. Oysa aslında her birimiz bir başkasından ‚daha az güzeliz‘. Hatta aynı anda bir sürü farklı insanın gözünden bir kişiden daha az veya daha çok güzel de olabiliriz.

Güzellik ne kadar göreceli ise güzel olmamak da o kadar görecelidir. Yani şu an siz, ben, her birimiz birilerine göre çirkiniz ve birileri asla bizim gibi görünmeye özenmeyecek. Peki bu gerçek özsaygımızı ırgalamalı mi? Tabii ki de asla.
Saygı, güzelliğe göre belirlenmez. Kıskançlık, sevdiklerimizi paylaşamamak ya da başarılara imrenip daha çok çalışmak dışında aramızda yeri olmayan habis bir duygu. Feminist farkındalığımızın en önemli aşamalarından biri de kendimizi başka kadınlarla kıyaslamanın, kendimizden daha güzel bulduklarımızdan rahatsızlık duymanın ve daha az güzel bulduklarımızın yanında daha iyi hissetmenin dayanışmamıza çok büyük zarar verdiğini  görmektir.

Çok sevdiğim feminist kadın Ezgi Epifani’nin Twitter hesabında gördüğüm bir fotoğrafta ‚şişman kötü bir kelime değildir‘ yazıyor. Ben de buna ek olarak ‚çirkin kötü bir kelime değildir‘ demek istiyorum.

Hayrunnisa Akar