“Her şeyin ardında bir öykü vardır: bir resmin nasıl duvara asıldığının, bir yara izinin yüzünüze nasıl yerleştiğinin. Bazen öyküler basittir, bazen zordur, bazen de kalp kırıcıdır. Ama sizin bütün öykülerinizin ardında annenizin öyküsü vardır. Çünkü onun öyküsü, sizin öykünüzün başladığı yerdir.“ (Mitch Albom)

Son haftalarda sürekli aklımda dolaşan bu alıntıyla gecenin bir buçuğunda sesleniyorum sana, pek sevgili okur. Artık her Çarşamba buradayım ve bu yüzden uzun uzun yazacak konuları düşünüyorum öncesinde. Sonra ansızın aklıma bir cümle, bir alıntı, bir şiir hatta bazen bir fotoğraf karesi düşüyor ve sana söylemek istediğim bir sürü farklı şey birbirine bağlanıyor. Nihayetinde öncesinde uzun uzun düşündüğüm konuları asıl anlatmak istediğim şey için birbirine bağlıyorum.

Annenle ilişkin nasıl? Anne güzellemelerinden de anne kutsamasından da inanılmaz bıkmış durumdayım. Biz annemle son yıllarda ikinci baharımızı yaşıyoruz ve benim annem hiç o romantik tariflere uymayan bir anne. Ve ben bundan hiç şikayetçi degilim. Bizim ilişkimizde hep mevsimler oldu. Annemin insan kimliği anne kimliğinden hep önce geldi. Bazen onun beni koruması gerekti, bazense benim onu. Bazen dost olduk. Zaman zaman uzaklaştık. Ama nihayetinde aile olmayı birlikte başlardık. Boşanmış iki insanın çocuğu olarak annemle bugün kurduğumuz özel bağ tamamen ikimizin ortak çabası sonucunda oluştu. Asla annemin salt anneliğinden kaynaklı diğergamlığının sonucu degil bu. Ve ben bunu asla yadırgamıyorum. Hatta bugün sahip olduğumuz duygusal bağın karşılıklı emeğimizin meyvesi olduğunu düşünüyorum.

Anneliğin ruhsal dönüşümleri, anne olan kadının kişisel öyküsü, annelikten ayrı olarak bireysel yaşamının yani sıra, doğum, kadın bedenini dönüştüren fizyolojik bir süreç. Bir kaç gün önce Taryn Brumfitt isimli bir beden kabulü aktivistinin “Embrace“ isimli belgeselini izledim. Brumfitt, çocuklarının doğumundan sonra vücudundaki değişimlerden rahatsız olup onları estetik müdahale ile değiştirmek istiyor. Estetik cerrahın emzirme sonrası formu değişen memelerini kendi tabiriyle “kirli birer mendil“gibi tutup kaldırması onu bedeniyle ilgili düşüncelerini sorgulamaya itiyor bir noktada. Kızının da annesinin bedeniyle olan kavgasından olumsuz etkileneceğini düşünerek estetik ameliyat olmaktan vazgeçiyor. Ancak bütün bunlar bedeniyle olan kavgasına bir son vermiyor. Sıkı bir diyet ve disiplinli spor programıyla vücut geliştirme yarışmasına hazırlanıyor. Hatta hayalini kurduğu vücutla yarışmaya katılıyor. Fakat o ışıltılı sahnede vücudunu göstermek için yapay bir gülümseme takınarak poz verirken rahatsızlık duymaya başlıyor. Hatta yarışmanın ardından diyeti ve vücut geliştirmeyi bırakıyor ve Facebook hesabından ilginç bir önce/sonra fotoğrafı paylaşıyor. Alışılanın aksine ilk fotoğrafta uzun uğraşlar sonucunda katıldığı yarışmadan bir kare varken, sonrasını temsil eden fotoğrafta doğum sonrası vücudundaki dönüşümleri gururla kabul etmiş ve gerçekten mutlulukla gülümseyen bir kadın görünüyor. İşte Taryn Brumfitt’in beden kabulü belgeseli tam bu noktada başlıyor. Belgesel boyunca farklı beden kabulü aktivistlerinin yanına seyahat edip onlarla sohbet ediyor ve ortaya birbirinden etkileyici hikayeler çıkıyor.
Benim içime en çok dokunan hikaye ise bir modelin hikayesi. Beyninde oluşan iyi huylu tümörün alınması sonucunda, beyninde yüzünün sağ ve sol tarafındaki yüz kaslarını birbirine bağlayan noktanın bu tümör olduğu anlaşılıyor. Ameliyatın ardından yüzünün bir tarafını hareket ettiremiyor. Hikayesini anlatırken, yüzünün bir tarafında “bol bol gülerek uzun emekler sonucunda edindiği göz kenarı kırışıklıkları“ belirirken, diğer tarafın tamamen hareketsiz kaldığını söylüyor gözyaşı dökerek. İşte bu benim için belgeselin en etkileyici ifadesi. Model bu değişimi geliştirici bir süreç olarak sahipleniyor ve egzersizlerle gülüşünü tekrar yüzünün her iki tarafına yaymaya başlıyor zamanla.
Yüzümüzdeki çizgiler sevinçlerimizi, kahkahalarımızı anlatırken, yaşam boyu hikayemiz gelişirken ve bedenimiz adeta tırtıldan kelebeğe dönüşürken, biz neden sanki hiç yaşamamış gibi yaşamak isteyelim ki? Neden hikayemizin temel taşlarını oluşturan çizgileri, kıvrımları, yara izlerini ve bütün bunların ardında gizli olan anılarımızı silmeye çalışalım ki? Sanki hiç var olmamış gibi silinip gitmeyi istemek neden? Geldiğimiz her yaş için şükretmek varken, yaş almaktan korkmak neden?
“Embrace“ belgeseli beden kabulü yolculuğunda gerçekten çetrefilli yollardan geçmiş birbirinden güçlü kadının hikayesini konu ediyor. Doğrusu ben henüz bu gücün zerresini hissetmiyorum kendimde. Onların hikayeleri alışılagelmiş beden kabulü serüvenlerinden çok daha zor. Brumfitt, kendi “sıradan“ beden kabulü sürecinden yola çıkarak bize bir sürü güçlü beden kabulü sürecini tanıtıyor adeta.
Hepimizin çok özel bir öyküsü var. Annemizin öyküsünde başlayan yepyeni bir öykü. Ama unutmamalı ki anne olan kadının da kendi bireysel öyküsü devam eder her zaman. Ve vücudumuzdaki her dönüşüm biricik öykümüzün bir parçasıdır.

Artık her Çarşamba buralardayım, sevgili okur. “Görüş ve önerilerini“ ya da yazılar için konu tavsiyelerini mesaj kutuma bırakabilirsin. Dilersen bana “Güzin abla“ bile diyebilirsin (burada yazarın sırıtırken uçuklamış ağız kenarı sızladı 🙂 .

Hayrunnisa Akar