Düğünlerle aran nasıl, sevgili okur? Ben düğünlere genellikle hatır için tahammül ediyorum. Önceleri arkadaşlarımla iki göbek atmaktan gayet keyif duyardım. (Evet, şu an ciddi ciddi iki göbek atmak dedim. Yazarı şahsen tanıyanlar buna inanamadılar.) Ama genç yaşta kaybettiğim teyzemin dolabında giyemediği bir gelinliği bulduktan sonra düğünler içimi çok karartır oldu. Teyzem özünde çok iyi bir insan olmasına rağmen yaşam bir türlü yanında yer almadı, bir türlü yaralı ruhu anlaşılamadı. Aslında oyunun sonunda adaletin onun yanında yer alması gerekirken, büyük bir trajediyle sahneden çekildi. Ve perde kapandı. Romantik ilişkilerinde bir türlü mutlu olamaması ve şifayı kendi içinde, kendi gücünde aramak yerine mutluluğu bir erkeğe, gelinliğe ve evliliğe bağlaması beni çok üzdü ve düşündürdü. Elbette her insan bir hayat arkadaşı isteyebilir. Biriyle birlikte yaşlanmak isteyebilir. Evlilikle ilişkimize hukuki bağ koymak istediğimiz bir hayat arkadaşım varken, başkalarının da böyle dileklerinin olmasını elbette asla yadırgamıyorum. Hatta insanların birlikte paylaşacakları hayatı dostlarıyla ve aileleriyle kutlaması çok güzel. Ama evliliğe ne anlam yüklediğimiz, evliliğin hayatımızın yegane gayesi ve zirvesi olmaması, ilişkilerin değerini hukuki bir bağa göre belirlemememiz çok önemli. 

Almanya’da doğmuş ve yaşamını Almanya’da sürdüren biri olarak geleneksel “Türk düğünlerine“ pek çok kez maruz kalıyorum. Annem ve babam da Almanya’da doğdular ve ailelerin “yönlendirmesiyle“ Türk usulü bir düğünle evlendirildiler. Şimdi bu tür düğünlere çok yakın çevrenin hatrı olmadıkça katılmamayı tercih ediyorlar. Annem Türk kimliğini çok uzun süre önce daha az benimsemeye başladı zaten. Bense iki kültürün arasında bir yerdeyim ve bu arafta gayet mutluyum.
Zamanla Türkiye’deki düğün anlayışının geliştiğini ve benim o çok nefret ettiğim adetlerin yavaş yavaş terk edildiğini biraz uzaktan izledim hep. Çünkü Almanya’da yaşayan Türk ebeveynler çoğunlukla kendi yetiştirildikleri kültürün evlilik adetlerini ısrarla çocuklarına tek doğru yolmuş gibi empoze ediyorlar. Bana böyle bir “doğru” empoze edilmediği halde bu durumda olan pek çok arkadaşımın düğünlerine katılmak zorunda kalıyorum. Her defasında büyük bir öfkeyle çıkıyorum salonlardan. Insanları kırmamakla kendi inandığım erdemler için mücadele etmek arasındaki o ince dengeyi tutturmanın çok güç olduğu anlar bunlar. Eğer Avrupa’da yaşama gözlerinizi açtıysanız, eğer kadınsanız ve eğer feminist farkındalığa sahipseniz, bir yandan batılı toplumlardaki cinsiyetçilik, diğer yandan köklerinizin ait olduğu toplumdaki cinsiyetçilik ruhunuzu inanılmaz daraltabiliyor zaman zaman. 

İnsanlar büyük şiddet patlamaları ve skandallar olmadıkça cinsiyetçiliği genelde görmezden gelirler çünkü. Bir takım doğal hakları lütuf gibi sunduktan sonra daha ne diye “çığırtkanlık“ yapıyorsun derler. Tadımızı kaçırma derler. Her şeyi bu kadar irdelemek zorunda mısın derler. Onlar bunları diyedursun, ben biraz çığırtkanlık yapıp “duyar kasayım“.

Evlilik, gelinlik giymek ve annelik kız çocuklarına daha anne karnında öğretilen sözde hayat amaçları. Çocuğun cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimi kısmına hiç değinmiyorum bile. Daha doğar doğmaz kız çocuklarına yakıştırılan sıfatlar, alınan oyuncaklar, evcilik oyunları gelecekte amaçlamaları gereken “zirveye” hizmet ediyor. Ben de hatırlıyorum çocukken halamın düğününde gelinlik giydiğimi. Kendi kızıma asla yaptırmayacağım bir hata. Geleneksel Türk evlilik anlayışında, evliliğin kadınların bedenlerine atfedilen kutsiyetle doğrudan ilintisi mevcut. 

Kadınların “bakire ve el değmemiş“ olarak onu bir toprak parçası gibi “fetheden” erkeğe kırmızı kuşakla hediye paketi gibi süslenerek, baba ve oğlan kardeşleri tarafından “kusursuzca” teslim edilmesinden söz ediyorum. Davul zurna eşliğinde evlilik gecesinde “sahip” olacağı bedeni gururla teslim almaya gelen, daha önce “sahip” olduğu bedenlere lütfetmediği nikahı lütfetmeyi layık gördüğü, çocuklarını doğurması için seçtiği kadını babasından teslim alan erkeklerden söz ediyorum. Ve bütün bu rezaleti bir onur nişanesi gibi göğsünde taşıyan, benim inanılmaz iğrenç bulduğum sözde duygusal anları ağdalı ağdalı yaşayan kadınlardan söz ediyorum. Bir an önce onları uyuşturan ve benliklerini ele geçiren hipnozdan kurtulmalarını dilediğim kadınlardan söz ediyorum. Ikinci evliliğini yapan kadınların gelinlik giymesinin ve hatta düğün yapmasının yadırganması da hep bu yüzden. Sen artık “dokunulmamış” değilsin, senin neyine gelinlik giymek demekten başka bir şey değil bu. 


Kadınların cinsel yaşamlarının olmadığı, aşkın ve arzunun öznesi değil nesnesi oldukları, erkeğin cinsel yaşamına hizmet ettikleri ve onun annesinden sonra bakımını üstlenecekleri anlayışının bayrak taşıyıcısı bu evlilik adetleri. Her insan kendi cinsel yaşamını dilediği zaman başlatabilir ve bu cinselliğin içini kendi yönelimi, duyguları ve inanışları doğrultusunda şekillendirme hakkına sahiptir. Ama kadınların cinsel yaşamını sembolik bir kuşakla düğün gününde başlatmak, şişirilmiş erkek egosunu “fethedilmemiş” bir bedeni “fethettiği” yönünde besler. Toplumsal erkeklik evlilik hazırlıklarının başından sonuna kadar gerçekleştirilecek evliliği adeta zehirler. Erkek annelerinin “kız alırken” göğüs kabartmaları ve “aslan” oğullarının nihayet lütfedip nikahına “aldığı” gelin üzerinde tasarruf hakkına sahip olduklarını düşünmeleri, kadın annelerinin “kız” verirken“ ağlaması, kına gecelerinde zorla ağlatılmasına kadar uzar gider liste. 


İşin en acı noktası çeşitli kutsal argümanlarla kadınların bu ritüellerden onur ve gurur duymaya eğitilmesi, kendi bedenlerine verdikleri değeri bu ritüellere göre biçmeleri ve bedenlerine dışarıdan seyirci kalmaları. Kadınların bedenleriyle olan kavgasının temel bir unsuru da kadınların bedenleriyle dışarıdan ilişki kurmaları. Erkekler bedenlerini dünyayı keşfedecekleri bir araç olarak algılamak üzere eğitilirken, kadınlara bedenlerine dışarıdan başkalarının gözüyle bakmaları öğretilmekte. Kadınlar bedenlerine dışarıdan ve “digerlerinin” bakış açisından bakmak ve yargılamak, başkalarının kriterlerine göre bedenlerini şekillendirmek zorunda hissediyorlar. Kadınlar bedenleriyle ilgili sürekli başkalarına hesap vermek durumunda bırakılıyorlar. Ne giyecekleri, bedenleriyle ne yapacakları hatta neye göre güzel oldukları bile sürekli eril otorite tarafından dikte ediliyor. Başkalarının kıstaslarına uyma mecburiyeti olan birer eşya gibi alınıp verilen, bedenini bir erkeğin hüküm sürdüğü “toprak” gibi gören ve sadece bunu yaptıkça kabul ve makbul kadın olarak toplum tarafından kabul göreceğine inandırılan kadınlar nasıl özgürce bedenlerine sahip çıkabilirler ki? Bir kadının bütün yaşamını bu tür bir evliliği hedeflemek üzere inşaa ederken o kadından kendi varlığını erkeğin mülkiyetinden bağımsız algılamasını beklemek nasıl mümkün olabilir ki? Beden kabulü, beden algısı ve bedenle ilgili karar verme hakkı ancak kadınların içinde oldukları bedene sahip çıkmalarıyla başlayabilir. Kültürel kodlar kadınları ısrarla gelin olmaya, bir erkeğin evlilik teklifine, onu “nikahına almasına”, onun için masraf yapmasına göre öz değer biçmeye zorluyor sürekli. Kadınlardan sadece görsel açıdan değil, tüm fiziksel ve ruhsal varlıklarıyla eril otoriteye hizmet etmeleri bekleniyor. 


Her ne kadar bu zehirli kültürü aşabilen kadınlar olsa da, yazıya döktüğüm düşüncelerden rahatsızlık duyan bir sürü kadın da var. Çoğunluk bu kadınlardan oluşuyor maalesef. Türkiye’deki siyasi atmosfer de ısrarla bu zehirli evlilik kültürünü normalleştirmeye çalışmakta ne yazık ki. Oysa evlilik kutsal değildir. Kutsal olan ancak iki insanın arasındaki ilişki, kurdukları bağ olabilir. Evlilik ilişkiye asla mertebe atlatmaz. Dileyen ilişkisine hukuki bir boyut katabilir ve bu adımı kutlayabilir. Ama bu yaygın evlilik anlayışı kadın için baştan kaybetmeye mahkum olduğu bir evcilik oyunundan başka bir şey değil. Varlığına yapılan haksızlığı görmesi şeker kaplı ritüellerle engellenmeye çalışılıyor yalnızca. 

Hayrunnisa Akar