The Man!

Tanımayanımız yoktur sanırım Brando’yu. 1950 Sineması‘nın ikonu Marlon Brando 1924 yılında dünyaya gelmiştir. Bazı sinemacılara göre bir efsane iken, bazılarına göre de neden efsane oldu hala tartışılmalıdır, 2004’de vefat etmesine rağmen. Ailevi problemleri olan, oğlu ve kızından yana bahtsız olan Marlon Brando çok az replik kullanarak ” ikon” olabilmiş nadir artistlerdendir. Beyaz fanilası ile ekranda belirmiş Brando sonraları karşımıza Sicilyalı görmüş geçirmiş mafya babası  babamız, olarak çıkınca zaten daha fazla konuşmasına gerek kalmamıştır. Annesi ve kız kardeşleri oyuncu olan Marlon Brando’nun ailevi bir farkındalık ve yatkınlık sebebiyle kendini Beyazperdede bulmasının hem kader hem de şansı tabi ki… Brando hiçbir yere sahip hiçbir şeye sahip olmayabilir belki belleğimizde ama o method yönteminin en iyi uygulayıcısıdır. Tabi bunda Stella Adler den öğrenmesini de büyük rolü olduğu yadsınamaz. 1947’de “Arzu tramvayı” tiyatro oyunu ile başladığı serüveni hepimizin Aşina olduğu “the men, a Streetcar named Desire, Vira Zapata, The Wild One, on The waterfront, Guys and Dolls geldi sırayla…

On the waterfront – Rıhtımlar Üzerinde ile Oscar dahil almadığı ödül kalmadı ve 1950’lerde sinemada” The Man – adam” oluverdi… Hepimiz aşinayızdır onun James Dean ile fotolarına. Ezilmişin ve azınlığın hep yanında olan Brando’nun 55 ten sonra çektiği filmler seyirci üzerinde aynı etkiyi yaratmıştır. Bu arada bir Yönetmenlik tecrübesi, iki de evlilik tecrübesi olmuştur. Kızılderililerden eşcinsellere kadar herkesin sesi olmaya çalıştı Hollywood’da. Fakat onun için her şey yolunda gitmiyordu Hong Kong’lu Kontes komedi filminde oynasa da The Chase’de sağlam dayak yese de efsane bitiyor dedikoduları peşini  bırakmıyordu. Derken ” The Godfather—Baba” geldi ve taşlar yerine oturdu; ikinci Oscar geldi, hani şu reddettiği Kızılderili haklarının ülkesinde temsil edilmesini protesto ederek almadığı… Sonra vazgeçtiğini ve ödülünü istediğini de beyan etmiştir ama…

Komik…

Kazandığı parayı ailesinde yoluna gitmeyen durumlar için harcamak zorunda kalan Brando, konuk oyunculuk döneminin ardından devlet yardımı ile yaşadığı bir dönemin sonunda 2004’te vefat etmiştir.

Niye anlattık bu kadar Brando yu?

1972’de Bernardo Bertolucci imzalı Paris’te Son Tango filminde oyuncu arkadaşı Maria Schneider’ e tecavüz sahnesinde haber vermeden gerçekten tecavüz etmiştir Brando. Yönetmen de gayet her şeyin farkındadır. Doğaçlama gelişen bu olay, kahvaltıda gündeme gelir çekimden önce ve kadın oyuncuya o anda haber verir. Hatta iğrenç bir tereyağ de ayrıntısı var da var söz etmek istemiyorum. Ölmeden önce yönetmen itiraf eder bu durumu oyuncunun reaksiyonu gerçek olsun diye yaptığını söyler ve kendini savunur. Lakin Maria Schneider için sonrasında işler hiç istenildiği gibi gitmez, psikolojisi bozulur, hastanede yatar. Ağır psikolojik tedaviler görür. Bunun ikinci sebebi de pornografik rollerinin teklif edilmesi olmuştur tabiki… Maria’ nın tecavüz sahnesinden haberdar olduğunu, bilmediği tek şeyin tereyağ detayı olduğu sonrasında yönetmen ve filmin görüntü yönetmeni tarafından dile getirilmesine rağmen Maria orijinal senaryoda olmadığını ve çekim öncesinde bahsedildiğini üstüne basa basa belirtmiştir…

Neyse…

Eninde sonunda bu sahne kadın oyuncunun ruhsal sorunlar yaşamasına, psikolojik tedaviler görmesine  intihara meyletmesine ve en sonunda kanser sebebiyle ölmesi yol açmamış diyebilir miyiz?

Kimin hakkı var buna?

Kızılderililerin düşğü durum falan diyerek Oscar’ı reddeden  erdemli adam nerede?

Bir kadının ya da bir erkeğin vücudu üzerinde film çekiyoruz, gerçekçi vesaire olalım mantıyla bu pervasız ve ahlaksız tutumu nasıl sergiler siniz???!!!!!

19 yaşında genç bir kadın….

Yazık yazık…

Ve sonrasında kendisine porno film tekliflerinin gelmesi…

İnsanoğlu çok çirkinsin. çok çirkin…

Film sattı, çok konuşuldu, çok seyredildi yönetmen ölmeden önce itiraf etti bu durumu. Bir nevi günah çıkardı bize ama Brando benim gözümde tüm  babalığını yitirdi. tüm yaşamını her türlü insan haklarına saygılı olduğunu göstere göstere yaşayan, kızılderililere ülkesinde yapılanları protesto etmek için Oscar’ı reddeden adamın yapacağı iş mi bu?

Hani  saygılıydık insana ve insan haklarına?

Yakışmadı

Devletin tahsis ettiği bungalov evde yalnız başına ölmesinin pek çok sebebi olabilir, belki de olmayabilir de  başrol oynadığı bir bu çirkinlik benim için, sinema seyircisi için büyük bir hayal kırıklığıdır.

Hiç kimsenin bir başka kişinin vücudu Üzerinde şu veya bu sebeple, hiç bir sebeple, hiç bir şart altında tasarruf yapma hakkı, o bedeni kullanma hakkı yoktur….

Olamaz, olmayacaktır…

Anladığın kadar özgürsün…

Melike Pehlivan İşler

Anne, Kadına Bak!

Hastalık özünde zor bir kavramdır. Hasta olmak ise kavramdan öte hasta için bir gerçektir… Her yere seninle gelen, yanından ayrılmayan, sevilmeyen, pek de istenmeyen bir akraba gibidir tabiri caizse… Atamazsın da satamazsın da hastalığını ve emarelerini…

Ben Sedef hastasıyım. Baba dan miras bu bana… Saçım, tırnağım her türlü tutulumum tamam…. Tedavisi çok meşakkatli bir hastalık da zaten tedavisi var demek en hafifinden kandırmaca…
Yok aslında, hele genetik kodunuzda varsa hastalık hep bir yerinizden hortlar…

Tabi Sedef hastalığı fiziksel görüntüyü muazzam derecede değiştiren bir hastalık hepinizin malumu… Gören herkesin bu konuda bilgisi olduğu bizim ülkemizde eğitim ve futbol gibi muamele gören bir hastalık Sedef…
Herkes ucundan kıyısından “kaynımda da var” tadında Sedef hastalığına hakim, tedavi konusunda bilgi sahibi, falancasında varmış, sarımsakla zencefilli ezmiş karıştırmış sabah akşam sürmüş hiç kalmamış tadında reçeteleri hemen oracıkta vermeye teşne iyi niyetli yurdum insanı benim yıllarca sabrımı denedi…. 
Asansörde, telefonda, hastanede iğne yaparken, okulda, toplantıda dahi…. Kolunuzdaki nedir hocam diye sorulur mu veli toplantısında? 
Soruldu bana… Tabi sonra gelsin reçeteler….. 
Her yerinizde kabuklu ve pul döken lezyonların olması zaten sıkıntılı ve depresifken  bu fahri cildiyeciler yetmiyormuş gibi bir de merakına yenik düşen şaşkınlar hayatı zorlaştırır.

Mayo, bikini…. 
En zoru olabilir bir Sedef hastası için…. 
Babam hiç girmedi denize, bence bu yüzden…. 
Beni eliyle gösterip “Anne teyzeye ne olmuş?” diye bağıran çocuğa annesinin kızışını hiç unutmam…. 
Evet, bu eğitim evde başlıyor. “Hiç kimsenin fiziksel durumu, eksikliği, fazlalığı, varlığı, yokluğu ile ilgilenmememiz gerektiği” eğitimi ile birlikte “kendini kabul etme ve sevme” eğitimi….

Ben Sedef hastalarının bulunduğu bir evde büyüdüğüm için kabul mekanizma kolay çalıştı, ama bu benlik bir durum inanın…. Sedef hastalığı hastalarının depresyon oranı çok fazla  çünkü hepiniz konuşuyorsunuz…. 
Şunu sürsene, akşamları sürecekmişsin, bi ilaç çıkmış Amerika’ da, onu ve bunu karıştır, kaynat her sabah iç aç karnına, bi hoca varmış nefesi kuvvetli seni götürelim de bi okusun…..

Yatarken dişini fırçalamaya üşenen birinin bana her akşam vücudumun zaman zaman yüzde kırkına rutin olarak merhem sürmemi salık vermesi bana hep gülünç gelmişti bu arada….

Ağızdan alınan ilaçları etkili ve baskılı ilaçlar olmasına rağmen uzun süre kullanılmaz, geçici rahatlama sonrası başa dönersiniz. Çoğu da kanser tedavisi sırasında tesadüfen bulunup geliştirilmiş ilaçlar olduğundan ağır ilaçlardır… Öyle doktor tavsiyesi ve tahlil yapılmadan kullanılmaz…

Hastalığın kolayı, rahatı, sevilen hiç yok bilirim. Ama insanların dış görünüşleri ile ilgili soru sorma ve tavsiye verme hakkımı nereden edindiğimizi bilmiyorum…. Böyle bir hakkımız yok, sistem hastalıkları görünür etkiler bırakır özellikle ciltte, saçta;bu kaçınılmaz bir durum….
Biz hastalar olarak bununla yaşamayı öğrendik ki ben şahsen çok başarılıyım. Hayatlarını kendilerine zindan edenler var….
Yapmayın…..
Sizin de bir ömrünüz var….
Lütfen kendinizle barışın….
Vücudunuzu ve hastalığınız kabul edin….
Hasta olmadığı için kendini şanslı sayan insanlara da tavsiyem, lütfen “yüzüne ne oldu?” diye pat diye sormayın asansörde….. “Yüzün hep mi kırmızı?” diye sormayın….
Sormayın…. 
Kırmızı başlıklı kızın masalındaki kurt çıkıvericek içimizden maazallah, senin yüzün, ağzın falan derken… 
Hafazanallah.. 

Anladığın kadar özgürsün….

Melike Pehlivan İşler

Yeni Yıl İçin Üç Niyet

2019’ a girmemize bir hafta kaldı. İster yeni yılı şaşaalı bir kutlamayla karşıla, ister evinde sevdiklerinle, ya da en çok sevmen gereken kendinle gir 2019’ a. Geçen yıl belki zorluklarla geçmiş olabilir. Belki kalbin kırılmış olabilir. Seni üzen ve ruhuna acı veren şeyler yaşamış  olabilirsin. Pek çok defa yeniden başlayıp yari yolda kalmış olabilirsin. Hayatınla ilgili vermen gereken kararları, yapacağın planları ben veremem elbet. Süslü püslü laflar edip boş vaadler veremem. Ama hepimizin ruhuna iyi geleceğine inandığım  küçük tavsiyelerim var bizim için.

1- Başkalarının olumsuz düşüncelerinin/ davranışlarının bizi aşağıya çekmesine izin vermeyelim

Psikolojik şiddet günümüzde hala küçümsenen fakat çok yaygın maruz kalınan bir şiddet türü. Özellikle  kadınlar için ebeveynler ve aile büyükleri psikolojik şiddetin ana kaynağı olabiliyor. Bizi koşulsuz sevdiklerini iddia etseler de sadece kendi dünya görüşlerine uygun davrandığımızda bize gerçekten yakınlık gösterdiklerini sıkça görürüz ne yazık ki. Küçük iğnelemeler, laf sokuşturmalar, ya da hayatımızla ilgili verdiğimiz kararlara saygı duymamaları ve ciddiye almamaları aile içi gündelik hayatın sinir bozucu birer parçası. Sana kendi arafımla ilgili bir sürü hikaye anlatabilirim, sevgili okur. Bir tarafı muhafazakar diğer tarafı bunun tam aksi olan iki ailenin, biraz Alman biraz Türk çocuğuyum. Kısmen tasvip edilirken kısmen asla onaylanmıyor fikirlerim ve inançlarım. Eminim senin de çok aşina olduğun bir durumdur bu.

Bu yüzden ilk yeni  yıl tavsiyem sırf siyasi, dini, ideolojik olarak ya da adı her neyse  ayni taraftan bakamadığımız için bizi dışlayan ve baştan sona koşullu seven ebeveynlerin, ebeveyn konumundaki aile büyüklerinin koşullu sevgisine inat kendimizi koşulsuz sevmemiz gerektiği. Etik ölçülerde iyi bir insansak koşulsuz sevilmeye hakkımız var. Arsızların, kadınlara hayatı cehennem edenlerin, katillerin, hırsızların kabul gördüğü bu ahlakçılık çukurunda eşitliğe, iyiliğe, güzelliğe inanan insanlar olarak haybeden kabul göreceğimizi sanmamız büyük ahmaklık zaten. Sebepsiz yere ailemizin gösterdiği soğuklukları, mesafeli tavırları ve hayatımızdan esirgedikleri saygıyı asla kendi eksikliklerimizden kaynaklı sanmamamız lazım. Büyüklerin değil çocukların koşulsuz sevdiğine inanan biri olarak kendi içimizdeki çocuğun da, ruh sağlığımızın da kendi kendimizi kucakladığımızda şifa bulacağını düşünüyorum.

Vesveseye kulak vermeyelim. Kendi yaşamın için çalış, çabala, üret, yap, yakıştır ve düzelt.

2- Dedikodu yapmayalım

Gıybet, kadınlığın doğal bir parçası gibi kabul edilip hoş görülüyor kadınlar arasında. Eril toplumun kadınlara karşı kullandığı çok güçlü bir koz dedikodu meselesi. “Kadın programı” denilen şey bile dedikodu üzerine kurulu. Magazin programlarından en ücra köylerin pembe dizi ve mafya dizisi karşımı polisiye olaylarının “çözümlendiği” programlara ve hatta neredeyse tüm Türk dizilerine kadar dedikodu temel yapı taşı.

Dedikodu, kadınların başka kadınlar hakkında ahlakçılık yapmak suretiyle ahkam kesmesine yol açıyor en nihayetinde. Bunu yapmayalım.

3- Ahlakçılık yapmayalım

Ahlakçılık iki yüzlülüğün bir diğer adı. İnsanlar kendi kusurlarını unutmak için ya başkalarının dedikodusunu yaparlar, ya da kendi eksiklerini kapatmak için başka insanlara ahlakçılık taslarlar.

Kadını kadına kırdıran eril sistem ahlakçılıktan ve dedikodudan beslenir çünkü. Kadını kadına düşman eder, kadını kadınla mukayese eder, kadını kadına kıskandırır, haset tohumları eker. Ektirmeyelim.

Yeni yılda bu kadar katı olmayalım insanlara karşı. Sırf poposuna uygun kot giymediğini düşündüğümüz için dalga geçmeyelim mesela. Ya da bizde de olmasını çok istediğimiz özellikleri başkalarında görünce inkar etmek yerine samimiyetle takdir edelim. Atarlı giderli nispetler yapmaya çalışmayalım, bayatladı biraz o şekiller.

Belki çok iyimser olabilirim. Ama her bir yılı geride bırakırken, zaman hızla akıp geçerken; renkli ve cafcaflı görünürlük merakının  aksine biraz da görünmeyen ama bizi içten içe bir çınar gibi güçlendiren ruhumuza yatırım yapalım.

Çünkü ne verilen kilolar, ne alınan yeni eşyalar ruhumuzu bu yıl da onarmayacak. Şimdiden hepimize bol bol olumlamalı, bol bol gülümsemeli bir 2019 dilerim. Bir de lütfen hayvan sahiplenin, sokak hayvanlarını besleyin, okşayın ve sevin. Su an ben bu yazıyı yazarken minik dostum karşımda yatağına sokulmuş horluyor. Bence dünyanın en huzur verici seslerinden biri bu.

Hayrunnisa Akar

Queer Beden

Queer kimlik,  en basit tanımıyla ‘akışkan kimlik’ olarak açıklanabilir. Ancak kelimenin kökenine indiğimizde daha çok tuhaf, garip ve anlamına geldiğini ve argoda bazı kullanımları  olduğunu görüyoruz. Önceleri aynı zamanda dışlayıcı ve ötekileştirici  bir tutum güdüldüğünde sıklıkla kullanılan  kelimenin  bugün üçüncü dalga feminizm , cinsiyet kimliği hareketi ve toplumsal cinsiyet ifadesinde kullanımının yaygınlaştığını gözlemliyoruz. Paul Goodman’ın 1969 yılında yayınlanan ‘The Politics of Being Queer’ ( Queer Olmanın Siyaseti ) kitabı kelimenin  “yeni” anlamıyla kullanıldığı ilk örneklerden biri olarak gösterilebilir.

 Queer hakkında iktidar ( siyasal, toplumsal ataerkillik ), aktivizm ( LGBTI+, kadın, toplumsal cinsiyet) ve beden gibi birçok alanda görüşler bulmak mümkün. Ancak bu yazımda ‘Beden’ kısmına değinmek istiyorum.

Queer’e yönelik ilk atıflardan biri olarak belki de Carl Jung’un arketipleri örnek gösterilebilinir. Kadınlığı ve erkekliği her insanın kendi vücudunda taşıdığı, bunun bir bütün olduğunu söyleyen Jung, sağlıklı olanında bu kadınlık ve erkeğin aynı bedende birbirine yakın olması olduğundan bahseder. Toplumda çok fazla zıt kutuplara atılıp, keskin çizgilerle birbirinden ayrılmaya çalışılan kadınlık ve erkekliği ‘Yin Ve Yang’’  felsefesi ile de açıklayabiliriz diye düşünüyorum.

Çince’de  Yin, karanlık taraf, Yang ise aydınlık taraf anlamına gelir ve Çin felsefesine göre Yin ve Yang ‘ Zıtlıklardan doğan birlik.’  anlamına gelmektedir.

Bu durumu beden ile bağdaştıracak olursak kadın ve erkek bedeninin bir bütün olduğu, aynı beden üzerinde hem kadın hem de erkek olarak varlığımızı sürdürebileceğimizi düşünebiliriz. Bunları birbirinden keskin çizgilerle ayırmamız bir bütünlüğü bozmamız gibi olacaktır.

Cinsiyet çalışmalarına önemli katkıları olmuş Judith Butler ise  ‘ Cinsiyet Belası’ adlı kitabında performativite kavramından bahseder. Kavram, cinsiyet ifadesini günümüzde bu denli keskinleştiren şeyin içinde bulunduğumuz toplum olduğunu söyler ve hepimiz bir beden içerisinde hem kadın hem erkeğiz ancak buna yönelik ifade ediş şekillerimiz farklı der. Örneğin bir kadının başka bir kadına göre daha feminen olması kendini o beden içerisinde nasıl ifade ettiği ile ilgilidir. Bu yüzden iki kadın arasında karşılaştırma yapmak ve bir ‘olması gereken’ biçmek çok da doğru olmayacaktır. Aynı durum kendini daha feminen/maskülen  ifade eden bir erkek için de geçerlidir.

Tüm bu cinsiyete yönelik toplumda üretilen atıflar birikerek normları oluşturur ve ilk yazım olan ‘’İlk İzlenim ve Duruş : Beden’’ yazımda da bahsettiğim gibi şekilci bir varlık olan insan toplum tarafından üretilen bu kalıpları alır ve uygular. Çünkü uygulamadığı zaman ‘Öteki’ olma durumu ile karşılaşabilir.

Şekil kavramı ise normlar ile bir araya gelince etkisini ilk olarak bedende gösterebiliyor diyebiliriz. Cinsiyete yönelik toplumda biçilen normlar olması gereken bir temsiliyet varmış gibi davranılmasına sebep olabiliyor. Kıyafet, saç, makyaj, belirli beden ölçüleri…

İşte günümüzde queer in hareket olarak normları sorgulamaya başladığı nokta tam da burada başlıyor. Örneğin; sosyal medyanın da etkisi ile makyajın kadına özgü olduğu tabusu son yıllarda önemli bir biçimde yıkıldı ve başarılı erkek makyaj sanatçıları görmeye başladık. Bu durum makyaj yapma isteği konusunda başka erkekleri de cesaretlendirdi ve bu yıl itibari ile önemli makyaj markalarının erkek yüzler ile çalıştığını da görebiliyoruz.

Yine başka bir örnek olarak kadın bedeninin tüysüz olması gerektiğine yönelik düşünceler ünlü isimlerin ödül törenlerinde verdikleri pozlar ile tabu olmaktan çıkmaya başladı  ve bugün bir hareket haline dönüştü. Yakın geçmiş olan doksanlar ile karşılaştırdığımızda da bedene yönelik ‘sıfır beden’ anlayışının da geride kaldığını görüyoruz. Kendi bedenleri ile barışık , kendilerini oldukları gibi kabul eden insanlar ve beden olumlama özellikle her dönem karşılaşılan yeni normlar oluşturma akımını yıkıyor ve normsuz bir varoluş çiziyor.

Günümüzde bedene yönelik daha şeffaf , akışkan bir kimliğin temsilinin kısa ve küçük örnekleri olsa da bedene yönelik yıkılan her norm cinsiyet normlarının da yıkıldığının bir işaretidir. Bence önemli olan ise geçmişte yapıldığı gibi bu normlar üzerine yeni normlar üretmek yerine normsuz yaşayabilmeyi hayata geçirebilmektir.

Sonuç olarak cinsiyet yüzyıllardır keskin çizgiler ve sert duvarlarla çizilmiş bir imge olsa da 21.yüzyıl itibari ile bir şeffaflaşma hareketi görebiliyoruz. Bu imge ne kadar daha şeffaflaşırsa toplumsal boyuttan başlayan ve beden de dahil birçok alana yönelik çok daha az kategorizasyon görmeye başlayacağımızı umuyorum.

Yazımı queer bedeni ve beden olumlama hareketini doğru bir noktadan ifade ettiğini düşündüğüm bir sözle sonlandırmak istiyorum.

‘’Amacı kenarda kalanın merkeze çağrılması değil, bizzat merkezin darmaduman edilmesidir.’’

Kürşat Keşan

Kadınlar Yürüyor: Ne İstiyoruz?

8 Mart eylemleri, kadın dernekleri, kadın hakları, eşitlik, hukuk, adalet, tarihe iz bırakmış kadın yazarlar, oyuncular, aktivistler, feministler… Nedir bu kadınların derdi? Ne istiyorlar? Neden ayaklanıyorlar?

8 Mart, tüm dünyada “Kadınlar Günü” olarak kutlanır. Bunun temeli 8 Mart 1857 tarihinde, New York’taki bir fabrikada kadın işçilerin ağır çalışma koşulları sebebiyle grev yapması ve bu sırada çıkan bir yangında, fabrikada kilitli bırakılarak hayatlarını kaybetmeleri olayına dayanır. Bu sebeple 8 Mart günü, her yıl bütün dünyada kadınların alanlara çıkarak var olduklarını göstermelerine, haklarını talep etmelerine vesile olur. Tabii yalnızca 8 Mart söz konusu değil; tarih boyunca her alanda ve her yerde kadınların mücadelesine tanıklık ederiz. Tarih kitapları yazmayı ısrarla reddetse de, inadına direnen ve direten kadınların mücadelesine.

Günümüz ve geçmiş toplumlarındaki belirli cinsiyet rolleri, her ne kadar ülkelere göre belli başlı değişikler gösterebilse de temel olarak benzerdir. Örneğin kadın istihdam, yönetim vb. alanlarda daha geri planda bırakılırken erkeğin ön plana çıkması bunlardan sadece bir tanesidir. Fiziksellik açısından kadının erkeğe göre daha minimal bir vücut yapısında olması zorunluluğu, yıllara ve dönemlere göre değişiklik gösteren belirli vücut tiplerinin “güzel” kabul ediliyor olması, sarışınlığın ve kırmızı rujun kadınlığın temel ögeleri gibi gösteriliyor olması; erkek açısından uzun boylu, kalıplı, geniş omuzlu olma vb. kriterlerinin “ideal” yahut “olması gereken” olarak belirlenmesi de toplumsal cinsiyet rollerine bir diğer örnektir.

Toplumsal cinsiyet, tarihsel süreçte kadınları her ne kadar geri plana itmeyi, eve kapatmayı hedeflemişse de her zaman bunu reddeden kadınların isyanıyla karşılık bulmuştur. Fakat ne yazık ki, özellikle de Türkiye toplumu baz alındığında, pek çok konuda halen geri kalmışlığımızı görmekteyiz. Kadınların can güvenliğinin devlet ve yasalar tarafından koruma altına alınmaması ve bunun sonucu olarak taciz, tecavüz, cinayet olaylarının korkunç sayılara ulaşması, sadece “beden” olarak var edilme zorbalığı, geçmişten beri getirdiğimiz toplumsal değerler sonucunda evlilik, annelik gibi kavramlara “kutsallık” misyonu yükleyerek kadını sadece bunlar üzerinden ele alma gibi… Fakat ben şanslı olduğumuzu ve enseyi karartmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Zira kadınlar gün geçtikçe bilinçleniyor ve kendilerine dayatılanı reddetme yoluna gidiyor.

Doğrusu hepimiz Barbie bebeklerle büyütüldük ve dedik ki kadının sıfır beden, ince belli, sarı ve uzun saçlı olanı makbuldür. Büyüklerimiz bize ta küçüklükten yemek yapmayı, ev temizlemeyi, örgü örmeyi öğretti ki yaşımız gelince “evde” kalmayalım. Toplum, kendisini tek başına var edebilen kadınları dışlayıp mimledi ki yanımızda bir erkek olmadan var olamayalım. Belki elimizden kitaplarımız alındı ki Didem Madak’ı, Agatha Christie’yi, Virginia Woolf’u tanımayalım. Fakat kadınlar yine de kendini var etti, edecek de.

Sonuç olarak kadınlar ne istiyor? Kadınlar hak, hukuk, adalet istiyor, özgürlük istiyor, metalaştırılmamak ve bedene indirgenmemek istiyor, eşitlik istiyor, eğitim istiyor, düşünce ve ifade özgürlüğü istiyor, var olmak istiyor. Kadınlar, toplum normlarının kendilerine dayattığı hiçbir kalıba uymak zorunda olmadıklarını haykırıyor.

Kadınlar mücadele ediyor,

Kadınlar yürüyor,

Kadınlar!

Kız kardeşlik müessesesinden sevgilerle…

Dilan Yılmaz

Paşalar ve Anneleri

Geçen gün orta yaş üstü kadınların gelin-kaynana gıybetine maruz kaldım. Gelininden oldukça dertli olan hanım teyze “çocuklarıyla ilgileneceğine oturmuş yazı yazıyor, sanki başıma hattat olacak!“ diye küçümsedi gelinini. Oğlum çok yoruluyor‘lar, böyle kadın olmaz olsun‘lar, kocanın ailesini iyi tutmazsan böyle olur‘lar havada uçuştu. Bense yemek yeme bahanesiyle oturduğum misafirlik ortamında yaşını başını almış hanım teyzelere çemkirmemek için ağzımdaki kısırı itinayla çiğnemekle yetindim. Hem uzun uzun laf anlatsam ne olacak? Sanki beni ciddiye mi alacaklar? Senin daha yaşın kaç, hele bi evlen de öyle diye susturacaklar. 

Sahi, niye hiç saygı duymaz bu hanım teyzeler genç kadınlara? Neden akademik veya mesleki başarımıza, yeteneklerimize, becerilerimize, okuduklarımıza ve öğrendiklerimize rağmen bize asgari bir saygı dahi göstermezler? 

Zaten her şeyi yaşlıların daha iyi bildiği Türk toplumunda özellikle genç kadınlara zerre saygı duyulmuyor. Başka alanlarda ne kadar yetenekli olursak olalım sürekli bir elin oğlu ve pilav yapma muhabbetine indirgeniyoruz. Oğullarını sürekli korunmaya muhtaç birer kedi yavrusu gibi gören ve onları kendi yaşamsal ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak kadar beceriksiz bulan, buna rağmen onlara sanki dünyanın 8. harikasıymış muamelesi yapan erkek annelerini hepimiz tanıyoruz. 

En vasıfsız erkeğin hiç bir argümanı kalmayınca (tabii şayet argüman üretme zahmetine girdiyse) “ama ben erkeğim“ diyerek üste çıkmaya çalışması ya da karşısındaki kadın filanca konunun uzmanı dahi olsa sırf erkek olduğu için o kadına had bildirmeye çalışması (bkz: mansplaining) gündelik yaşamın bir parçası.

Tüm kadınlar bilirler belli yaş üstündeki annelerin  evlendirip bir erkeğin otoritesine teslim etmeden onlara saygı göstermeyeceklerini. Saygı göstermek diyorum çünkü yaşını başını almış, çocuklarını evlendirmiş, kocasını elinde tutmuş, sıkıcı bir tahammül yaşamına katlanıp hanım hanımcık yaşlanmış bir kadın olmadan zaten saygı duymayacaklar. Genç bir kadınsanız ortalama bir Türk ailesinde misafir varken odanızda oturup resim çizemez, yazı yazamaz, kitap okuyamaz, deney yapamaz, hatta cilt bakımı hiç yapamazsınız. Vazifeniz hizmet etmektir ve kadınların misafir ağırlamasına dahi hizmet etmek denir; genellikle erkekler yapmaz zaten çünkü “erkek eline yakışmaz“ ya da en iyi ihtimalle “erkekler ne anlasın“ denir.

Ev işinin ve evde çalışan kadınların asla küçümsenmemesi gerekir. Ev işi tam zamanlı bir iştir ve dışarıdaki iş kadar saygıyı hak eder. Ama ev işinin ve evde çalışma isteğinin sadece kadınlara mahsus bir seçenek olmaması ve dışarıda çalışan kadının aynı zamanda tam zamanlı  olarak ev ve çocukla uğraşma zorunluluğunun olmaması lazım. Oysa çalışan kadınlar özellikle eşlerine ve onların ailelerine hizmet etmedikleri zaman onlara saygı duyulmuyor bu toplumda. Kimse yoğunluktan misafir ağırlayamayan kadına saygı duymuyor. Çünkü kadınların yoğunluğuna saygı duyulmuyor. Hatta ev içinde çalışan kadınların kişisel uğraşlarına vakit ayırmalarına hiç saygı duyulmuyor. Ama en azından kocalarına ve kocalarının ailelerine hesap veriyor olmaları koşuluyla kendi aileleri tarafından saygı görüyorlar. Hiç olmazsa fonda abuk sabuk bir kına gecesi türküsü çalıyormuşçasına „baba evi“ edebiyatı yapan sosyal medya paylaşımları yapıyorlar  “koca evine“ geçtikten sonra. 

Bekar kadınlar için durum daha iç karartıcı. Küçük oğlan kardeş sabahlara kadar aylak aylak sokaklarda gezdiği halde ablasını kıskanma ve kısıtlama hakkına sahip oluyor mesela. Anneye saygısızlık yaptığı vakit bile yemeği dakikasında ısıtılıp önüne koyuluyor. Gezmesine, sevgilisine hatta salaklığına bile saygı duyuluyor erkeklerin. Beceriksizliği kutsal erkekliğinin “çok erkeksi“ bir sonucu olarak kucaklanıyor. Evlenene kadar annesi, evlendikten sonra karısı tarafından arkası toparlanıyor nasılsa. Hem saf birer oğlan çocuğu muamelesi yapılıp hem en boş beyinlisine bile çok matah biriymiş gibi laf bölme, ahkam kesme, caka satma hakkı veriliyor. 

Erkeklerin kadınlar tarafından kahramanlaştırılması da aynı hikayenin parçası. Muhafazakar erkek modelinden, entelektüel erkeğe, ya da ikisinin karışımı yaşam koçu çerçevesine sıkıştırılmış erkek modeline kadar buz gibi saygı ve hayranlık duyulan “adam gibi adam“lar ve onların itaatkar ve kırılgan kadın hayranları son nefret objem.

Gürültülü ve özgüvenli erkek kalabalıklarını hepimiz biliriz. Erkeklerin gürültüsüne daha doğrusu baskın erkekliğe saygı duyuluyor bu toplumda. Şakaya vuruluyor, hoş görülüyor ve korku uyandırıyor beceriksiz ama hükümdar erkeklik. Kompleksli megaloman erkekler ordusu ve bu paşaları yetiştiren eril annelere inat biz kadınların birbirimize saygı duymamız ve alan oluşturmamız lazım. Kulağa vasat bir Osmanlı dizisi gibi gelse de maalesef gerçek bu. Kadınların başka kadınların gıybetini yapmaması lazım. Eril annelerin hükümdarlığını saygı toplamak için gıybet zinciri kuran genç kadınlar besliyor. Ahlakçılık yapan, kadını şeytanlaştıran, kadını kadına düşman eden bu zihniyetten kurtulmamız lazım. Onların saygısızlığına karşılık kendimize ciddi saygı duymamız lazım. 

Hayrunnisa Akar

Ama Yüzün Çok Güzel


Küçükken bir büyük sınıftaki arkadaşlardan görüp aldığımız “kız dergileri” vardı. Bunlar asla kızlarda ya da gençlerde yeni içsel bir yolculuğa davet ya da yeni bir hevese yönlendirme gayesi bulundurmazken, devamlı o dönemin fiziksel görünüş modası neyse onu aşılardı. Dolayısıyla dergideki testler hep “Okulun popüler kızı sen misin?” veya “Hangi seksi güzelsin?” türünden başlıklara sahipti. Bu türden testlerde mutlaka hangi süper güce sahip olmak isteyeceğiniz sorulurdu. Benim yanıtım ışınlanmak dahil onca seçenek içinden hep görünmez olmak seçeneğiydi.


Mükemmel bir şey olmalıydı görünmez olmak. 5 yaşından beri yaşıtlarımdan 3-4 kilo fazla olan ve hayli de iştahlı bir küçük kız olarak canı gönülden isterdim bunu. Böylece kimse kusurlarımı göremeyecek, bikini altını giyince üstten bir parmak kadar biraz fazla su içsen çıkan çocuklara has göbeğime kimse laf edemeyecekti. Derken imdadıma pareo denen o dönemin modası şey yetişti. O kadar trend bir kızdım ki 9 yaşımda plaja pareoyla gittim (!). İşte bu benim görünmezlik pelerinim olmuştu yazları. Kışları çok problem olmazdı. Zayıflığıyla bana örnek gösterdikleri kuzenim kışları böyle hunharca eleştirildiğim anneanne evine sadece yazları gelirdi. Bense o kuzenimin de zayıflığıyla ilgili eleştiriye uğradığını kendi sorunuma üzülmekten fark etmemiştim. Tabii ki onlar yalnızca “iyiliğimizi” düşünüyorlardı.
Çocukluğum, ergenliğim ve gençliğim hep iyiliğimi isteyen insanları dinlemekle geçti. Çokça kilo verip sağlıklı olduğum bir yaz, iyiliğimi düşünen bir akraba tarafından iyice şiştiğim yönünde eleştirildim mesela. Çünkü hala onlara göre ideal kilomda değildim, boyum 165 cm olduğuna göre ben de 55 hadi en fazla 57 olmalıydım. Bu örnekler böyle devam etti ve ben her yıl her türden diyet deneyen, denedikçe hep kilomun üstüne katan bir genç kız oldum. Ama tuhaf bir şey oldu. Bir süre sonra bu türden yorumlara kulağımı öylesine kapatmıştım ki, nikâhımda en sevdiğim gelinlik modelini diktirdim ve 90 kiloydum. O çok çok iyilik düşünenler sustu mu derseniz, artık kendilerine iyice dert edinmiş olmalılar ki, “Ama yüzün çok güzel” diyerek kilo verme motivasyonumu arttırmayı istediler.


Ben kendim isteyene kadar kilo vermedim. Hayatımın en güzel senelerini kilomdan bağımsız yaşamayı öğrendim. Kimi zaman kilolarımla kahkaha attım ve gıdım çıktı. Kimi zaman belimin inceliğine iltifat aldım. Bedenimizden bağımsız, bizi biz yapan diğer değerlerle var olmayı öğrenelim. Gülüşümüz kilomuzun, boyumuzun, çatlaklarımızın önüne geçsin. Dik duruşumuz alamet-i farikamız olsun ve iyiliğimizi düşünenler konuşmaya devam etsin.

Seçil Ünal

Sinemada Beden İşgaline Dair

İnsanlığın her sınavında olduğu gibi her şey sinemada da hayal etmekle başladı. Düşünen insan ve hayal eden  insan bir araya gelince başımıza neler geldiyse iyi ya da kötü, bu zamana dek, sinemada da bu ikiliden doğdu her şey aslında… Başlarda sıradan bir gösteri gibiyken şaşkınlıkla ve merakla izleyici kitlesi artınca; hayalini gerçek gibi ekranda görmek herkesin çok hoşuna gitti.Sinema gerçeğin yerine alıp, esas gerçeği ortadan kaldıran bir şölene dönüştü dünya tarihinde….

Malzemesi, söylemi, derdi “insan”olan yedinci  sanatın, insan bedenini kullanmaması mümkün değildi elbette. Yazar Gabriel Josiprovici “İnsan,bedende biçim bir kazanmış bir varlıktır.” sözü ile çok net anlatmıştır aslında mevzuyu. Bizimle her daim beraber olan bedenimizin sinema perdesinde”biz”olmaması, bize aşırı yabancılaşması  söz konusu olmamıştır tabi ki…

Bedenin en gerçek hali sinemada resmedilmiştir kanımca. Sinema ile ilk muhatap olduğumuz yıllarda  “el alemin içine çıkmak”  mantığından ve kabul edilememe kaygısından kaynaklanan bir içgüdüyle sürekli bir ambalaja sarsa da sinema insan bedenini en sonunda gerçeğinin yerini alıp “esas gerçek” haline getirmiştir.İlk filmlerde tüm insanlık her daim bakımlı, makyajlı, iyi giyimli, tertemiz,dilini düzgün kullanan şahıslar olarak ekrana yansıyınca gerçekçilik akımının dokunuşuyla aslında huzura ermişizdir. Bu hızlı dönüşüm sonunda 60’lı yıllarda “Özgür beden”mottosuyla bedenimiz, bu kez de aşırı cinsellik malzemesi olmuştur sinemada. İnsan bedeninin her bölgesi erojen olarak resmedilmiştir. “Beden, güzellik ve erotizm sattırır.” genel geçer söylemi üzerinden sinemada da bedene olan mesafe kaldırılmıştır. Bu da sinemada bize gösterilen bedenden Bir hayli uzaklaşmaması sağlamıştır; artık o bizden değildir sanki… İşte tam bu sırada,tam da perdedeki gerçekliğimizi kabul etmeme eğilimi göstermeye başladığımız anlarda “ideal beden” satışı başlar sinemada. İdealize edilen(???!!!)beden sinemada 80’li yıllarda satışa sunulur ve alıcı da bulur…

Sinemada tornadan çıkmış bedenler gördükçe kabul eşiğimiz düşer, onların bize benzediği yanılsamasından yola çıkarak biz farketmeden onlara benzeriz… Filmler farkında olsak da olmasak da bizde bir hafıza oluşturur; bu hafıza hem görsel hem de psikolojik alanda oluşur. Perdede gördüğü beden ile özdeşleşen seyirci fiziksel ve ruhsal olarak kendini onlara denk görür. İdeal beden denen patolojide kendini o bedene ait hissetmek için de elinden geleni ardına koymamaya başlar. “The Thieving Hands”filmindeki protez el takarak karakteri hırsız yapmak metaforu gibi tak-çıkar eklenen bellekler, roller iyiden iyiye seyirciyi değiştirmeye başlar.Teknolojinin gelişmesi ve değişen dünya da sinemanın bu etkisinin işlevselliğini arttırır…..

Ve bammmmm…..

Sinema kendi eleştirisini yine kendi yapar ve kendi kendinin doktoru olmaya aday olur 90’li yıllarda. İşgal ettiği bedenden ayrılmaya başlar. Bedeni özgürleştirerek; hepimiz aynı gemideyiz tüm farklılıklarımızı rağmen söylemine sırtını dayanarak “aynı yerden bakıp farklı şeyler göreceğiz; biz olacağız.” der yavaştan…

“Ben senin görmek istediğini göstermiyorum,sen istediğini görüyorsun.” diyerek sorumluluğu alıcıya yıkan sinema beden işgalini öyle kolay kolay bırakmayacaktır bence.  Ötekileştirmeyi reddederek beden olumlamayı merkeze oturtarak doğallığa da başrol vererek sinema bedenle iletişimini pozitif hale getirerek yine sürdürecektir. Sinema seyircisi neyi ne kadar kabul ederse sinema aslen onu kendisine sunacaktır ya da kabul ettirene kadar farketmeden seni tava getirecektir. Sinema ve seyircisi arasında bu karmaşık ilişki hep süre gelecektir…

Demem o ki sen olumlamayı sürdürdüğün sürece genele yaydığın ve doğallığı savunduğun, yaşadığın sürece sinema o kadar kabul edecektir. Sen bir adım gidersen o elbette üç adım gelecektir çünkü artık sinema “beden sattırır” klişesini arkasında bırakmak zorundadır ya da bıraktı bırakacak, belki de bırakmıştır. Değişmenin iyi yaşamak için şart olduğunu çok önceleri kabul eden sinema “beden işgali”ni artık tarihinin tozlu sayfalarında bırakıp, yoluna zihinle devam etmektedir….Kendini olduğu gibi kabul etme savaşını kazanan yedinci sanat belki de bu konuda rüştünü daha tam ispat etmemiştir bazılarına göre.. 

Ama inanın bana çok iyi yoldadır . 

Anladığın kadar özgürsün….

Melike PEHLİVAN İŞLER

Kestim Kara Saçlarımı

“Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi

Bir şeycik olmadı -deneyin lütfen-

Aydınlığım deliyim rüzgarlıyım

Günaydın kaysıyı sallayan yele

Kurtulan dirilen kişiye günaydın”

Sadece bu satırları yazmama değil, sonsuza dek değişen bakış açıma da ilham veren dizeler bunlar. Gülten Akın’ın bu manifestosu ilk kez 1960 basımı olan ikinci şiir kitabında yer almış. Kitaptan neredeyse 30 yıl sonra dünyaya gelen ben, hayatımın 30. yılında ancak soruyorum bu soruyu kendime:Sahi, bunca yıl kısa saçlardan neden korktum? Saçlarım kısalınca neyin ortaya çıkmasından çekindim? Neden her seferinde saçlarımın “sadece uçlarını aldırmak” için oturdum kuaför salonundaki terapi koltuğuna?

Clarissa Pinkola Estes, yazımını 20 yılda tamamladığı 1992 tarihli Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında şöyle diyor: “Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık.” Kitabın başka bir bölümünde ise,bu kez işler yoluna girdiğinde nasıl hissedeceğimize dair bir öngörü var: “Kadınların gözleri yarattıkça parlar, sözleri seker, yüzleri hayatla kıpkırmızı kesilir,saçları bile daima ışıl ışıl görünür.” 

Tarihlere ve sürelere özellikle dikkat çekmek isterim. Bambaşka coğrafyalardan farklı hayatlara, farklı kariyerlere sahip iki kadın farklı zamanlarda aynı şeyi söylüyor. Saçları kesebilmek Gülten Akın’ın deyimiyle aydınlanmaya, kurtulmaya, dirilmeye işaret. Estes ise aynı şeyi hayat/ölüm/hayat döngüsünü kabul edebilmekle ve bu sayede sevgiye, yaratıcılığa,metanete ve bilgeliğe yer açabilmekle açıklıyor.

Bu gözlem yeteneğini kadınlarla sınırlı tutarken, bir parça haksızlık ediyor da olabilirim. “Saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim/Çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur” dizelerinin sahibi Turgut Uyar’dan özür dilemeliyim.

Belli ki uzun saçlardan kurtulmak cesaret işi. Belli ki vakti var bu cesareti göstermenin. Burada saç denilen de bir tutam kıldan fazlası elbet.Kişi fiziğinde her neyi kamuflaj malzemesi yapıyorsa, duygularının önüne çektiği set her ne ise onunla vedalaşabilmeli. Günü geldiğinde.

Filmlerde ayna karşısında kendi saçını kendi kesen bir kadın gördüğümüzde biliriz ki ters giden bir şeyler var. Magazin servislerinin favori çalışmalarından biri, saçını ani bir kararla kısaltan ünlüleri deşifre etmek.Ayrılık acısı mı, boşandığı eşini unutamadı mı? Galeri için tıklayın!

Korunaklı hayatında, dayatılan normlara göre yaşayan, “güzel”değilse bile hiç değilse “çirkin olmama” mücadelesi veren kadınlar için kısa saç çok güçlü bir simge. Alnını, burnunu, kulaklarını ya da sivilcelerini saçları yasaklamaya çalışan bir kadının kısa saçla barışması belki de devrim.Duygularıyla barışıp meseleyi kökünden çözenler ise bizlere daha çok önderlik etseler keşke. Aramızda hala en fazla “omuz hizasında” saç kestirebilenler var çünkü!

Uzun saçlarıyla Rapunzel, saçlarını kendi hayrına kullanmayı bir türlü akıl edemeyen bir masal kahramanı. Yakışıklı prens ya da kötü kalpli cadı fark etmez; saçlarını yoluna serdiği kişilerin hiçbirinden de fayda görmüyor.Kabul edelim, herkes kendi derdinde.

Rapunzelin basiretsizliğini görmek kolay. İş ki, kendi kör düğümlerini çözebilsin insan. Kara saçlarını kesebilsin ya da uzatıyorsa eğer; kendi halatıyla evvela kendisi aşağıya insin. Çoktan kendi kayıp parçalarını bulan; böylece de ne tokalara, ne boyalara, ne örgülere ihtiyacı kalmayan tüm kadınlara da selam olsun.

Sevgiyle

Özge Canan Aydın

Eril olduğunuz kadar küstahsınız da

Geçen gün babaannem öğle haberlerini izlerken Müge Anlı’da canlı yayında yaşanan korkunç bir sahneye şahit oldum. Genç bir kadın, velayeti eski eşinde olan çoçuğunun babasının eski eşi olmadığı ve çocuğunu almak istediği gerekçesiyle televizyona çıkmıştı. DNA testi de çocuğun eski eşinden olmadığını ispatlayınca, erkek kadının üzerine atlayıp boğazını sıktı. Ağzım açıkta olanları izlerken bunun başta bir kadına şiddet haberi olduğunu sandım. Oysa haber tamamen kadının erkeğe çocuk konusunda yalan söylemiş olduğuyla alakalıymış. Olaydan sonra adam ve saniyeler önce şiddet uyguladığı kadın hala yan yana stüdyoda oturuyorlardı. Daha sonra olayın görüntülerini sosyal medya üzerinden tekrar izlerken, her konuda tüm Türkiye’ye ahkam kesip nutuk çeken Müge Anlı’nın canlı yayında bizzat sunduğu programda yaşanan şiddet hakkında tek kelime etmediğini gördüm. Bir sürü vahim olayı araştıran haftanın beş günü dertle uğraşan çelik sinirli Müge hanımın şokun etkisiyle bu şekilde davrandığına asla inanmıyorum. Kadınlara annelik dersleri veren ve sürekli parmak sallayarak “akıllı olun” mesajları veren Müge Anlı, şiddet faili erkeği canlı yayından kovmaya bile tenezzül etmemişti. Evliliği süresince de şiddet gördüğünü belirten kadını el birliğiyle yalancılıkla ve ahlaksızlıkla suçlayan seyirci, erkek şiddeti karşısında “ama o da hak etti şekerim” diye cıkcıklanmakla yetindi. 


Daha geçen haftalarda şarkıcı Sıla’nın şiddete uğradığı erkeğin evinde “hem de nikahsız” bulunmasına takılan ahlaklı halkımız, “kadın istemezse şiddete uğramaz” gibi rezilce bir cümle kuran ünlümsü kişi tarafından ekranlarda itinayla temsil edildi. 

Öfke kontrolü gerçekten erişkin bir birey olmanın en önemli göstergelerinden biri ve benim en az becerikli olduğum duygu mekanizması. Birden parlayıp esip gürlerim. Ama kimse benim öfkemden bir erkeğin öfkesinden korktuğu kadar korkmaz. Niye korksun ki? Kendi kendime sinirleniyorum, küfür kullanmadan vasıflar üzerinden hakaret ediyorum, kimseye el kaldırmıyorum. Kim niye benim öfkemden korksun? Kadının öfkesiyle alay eder toplumsal erkeklik daha ziyade. Kendini ne sanıyorsun yalandan sinirlenince diyerek küçümser. Ya da öfkeliyken çok güzelsin der. Kadının öfkesini erotize eder. 

Bin yıldır lüzumsuzca devam eden Çocuklar Duymasın dizisinin ilk yayınlandığı dönemlerde küçük bir çocuktum. Bir kanalda tekrarına denk geldiğimde kendi kendime bu kadın Haluk gibi berbat bir adamı niye çeksin ki diye düşünmüştüm kendi kendime. Öfkesinden herkesin korktuğu, sürekli giydiklerine karışan, çocukların her şeyi en son söylediği ve çekindiği, kız ve oğlan çocuk arasında ayrım yapan, eşini ve kızını sürerkli başka erkeklerden kıskanan, kaba ve asla o duyarlı eşi hak etmeyen bir erkek. Bir zamanlar itilmiş ve kakılmış gibi iğrenç ötesi tiplemelere ve mizah anlayışına gülmüş Türk seyircisinin bu modern psikolojik şiddet ve baskı karşısında ama “adam gibi adam” diye hıh deyicilik yapmasına şaşırmak lazım. Erkeğin öfkesinden korkup bir noktadan sonra sınırını bilen kadın makbuldür çünkü. Öyle erkeğin bam teline basarsan aptal kadın derler sana. Tıpkı babadan korkmak gerektiği gibi. Yasak koyucu, otoriter babalar vadisidir çünkü Türkiye.
Oğlan çocuğu agresif olur, hiperaktif olur, ortalığı dağıtır, tekme tokat okulda kavga eder. Ne de olsa erkek denir, “doğasında var” denir, “delikanlı” denir ve erkeğin öfkesinden korkulur. Erkeklere anne baba pek karışmaz, istediğiyle birlikte olur, elinin kiri olur, ahlak ve din devreye girmez. Insan içine çıkmaya devam eder. Asla toplumdan dışlanmaz. Sonra gider evlenir. Onu “çekip çeviremiyorsa” kadının kabahati olur. Kadını aldatır, “evdekinin eksiği” olur. Döver, kim bilir nasıl dırdır yaptı olur. Kadının duyguları, kaygıları, zaafları, öfkesi olamaz çünkü. Mutsuzsa katlanmasını bilmesi gerekir ne de olsa. Hem erkek zaten bir gün yaşlanıp durulmayacak mı? Yarın öbür gün karısının eline bakacak nasıl olsa. Çok da takılmamak lazım. Ne zaman ki kadınlar bu şiddet faili erkeklerden boşanmak istedikleri için canlarından olurlar, işte o vakit kıymete binerler. Ya da hiç tanımadıkları bir erkek tarafından şiddete uğrayıp öldürüldükten sonra. Erkeği önceden tanıyorsa veya cinsel şiddetin ardından hayatta kaldıysa kötü tabii. O zaman azize gibi ölmek yerine o lekeyle yaşamına devam etmek zorunda kalacak. 

Ben bunları ironik dilde yazarken bile utanıyorum ama toplum her gün bunlara seyirci kalırken utanmıyor. Öfkeliyim, pek sevgili okur. Sana güzelliklerden, mutlu ruhlardan bahsetmek isterdim ama fazlasıyla öfkeli ve kızgınım bu iki yüzlülüğe. 
En aptal komedi filmlerinde tecavüz argosu kullanılarak şakalar yapılıyor, kadın bedeni aşağılanıyor ama toplum katıla katıla gülüyor. Dizilerde işkenceci kocaların elinden yine sert ama bu kez “karizmatik” bir erkek pasif ve ezik kadını kurtarıyor, seyirci “işte adamlık!” deyip duygu sellerine kapılıyor. “Devlet baba” kadınlara tepeden had bildiriyor, toplum en çok oyu en çok had bildirene vermekten çekinmiyor. Bir de bu eril kültürün entelektüel zemini var ki aman Tanrım, dağlara taşlara! Yok büyük sanatçı, yok kültürün parçası, yok sanat ama bu filan diye vırvırvor şiddet savunurlar. 


Erkeğin öfkesi ölüme yol açmadan görmezden gelinen doğal bir erkeklik göstergesi olarak kabul edilir zira. Kadının öfkesi peki? Kim korkar kadının öfkesinden? Sinirden ağlayıp zırlar, söylenir kendi kendine, biraz bağırır çağırır. Gücü yeterse çocuklara yeter. O da ayrı rezalet, ayrı iki yüzlülük. Erkeğin öfkesi, toplumsal erkekliğin bir erkekte aradığı en erkeksi özellik. Erkeklere öfke dışında hüzün gibi, kırgınlık gibi, üzgünlük gibi başka negatif duyguları bırakmayan toplum, erkeğin kontrolsüz öfkesinden korkmaya başlar. Halbuki ağlamak gibi çok temel bir tepkiyi daha küçücükken erkeklerin ellerinden çekip alırsak, duygularını öfke dışında hiç bir tepkiyle ifade edemezler. Her negatif duyguyu kontrolsüz öfke sayan primitif ruhlar ordusu olurlar. Zaten toplum erkeğin kontrolsüz öfkesini en başından hoş gördüğü için bunu doğal karşılayıp hakikaten bir kontrolün mümkün olmadığını düşünür çoğu erkek. 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıkladığı Kasım ayı raporundan aynen alıntılıyorum. Verilere göre Kasım ayında 31 kadın öldürüldü. Kadın cinayetlerinin 7’si şüpheli ölüm, 8’inin nedeni tespit edilemedi, 11 kadın hayatına dair karar almak istediği için öldürüldü ve 5’i ekonomik sebepler bahane edilerek öldürüldü. Öldürülen kadınların 12’si tespit edilemeyen kişiler tarafından, 10’u evli olduğu erkek tarafından, 2’si birlikte olduğu erkek tarafından, 2’si erkek kardeşi tarafından, 1’i imam nikahlı erkek tarafından öldürüldü. 
Bütün bu cinayetler önlenebilirdi. Başta devlet, yargı ve emniyet güçleri ve daha sonra toplum erkeğin kontrolsüz öfkesini doğal kabul etmeyerek, sürekli kadınların aleyhine bahane üretmeyerek, yalandan tek taraflı ahlakçılık yapmayarak önleyebilirdi. 

Ama önlemek yerine gülmeye, alay etmeye, romantize etmeye, erotize etmeye, bahane üretmeye, hak etti demeye devam ettiler. Ya da işte o sırada televizyon izledikleri için duymadılar kadınların yardım feryatlarını.

Hayrunnisa Akar