Dün biri 8 biri 9 yaşındaki kardeşlerimin spor kulüplerinin düzenlediği Noel gösterisini izledim. Bir sürü farklı yaş grubundan çocuk çeşitli spor dallarını Disney filmlerinden esinlendikleri temalarla sergilediler. Kendi çocukluğumdan aşina olduğum bu tür gösteriler hem çocukların medeni cesaretini geliştirir hem de tüm yıl boyunca öğrendiklerini sergileme ve takdir görme fırsatı sunup özgüvenlerini pekiştirir. Çoçukların yaşlarıyla beraber vücutlarında yaşanan belli doğal değişimlerin de çok güzel gözlenebildiği gösteriler bunlar. Ergenlikle birlikte çocukluktan yavaş yavaş çıkan bedenleriyle en çok kız çocukları barışmakta güçlük çekiyor ne yazık ki. Genişleyen basenler, belirginleşen kıvrımlar ve göbekler, atletik, ince, ya da minyon, yumuşak veya sert vücutlar ergenlikle birlikte belirginleşiyor ve yetişkinliğe adım atarken kendimizi özdeşleştirdiğimiz bedensel özelliklerimize dönüşüyor. Bir çok genç kız o vakte kadar keyifle sürdürdüğü spor faaliyetini yarıda bırakıyor, ya da kendini eskisi kadar rahat hissetmiyor ve bu da performansını olumsuz etkiliyor. Cinsiyetçi toplumun “kızlara yakışmaz” dediği spor dallarından biriyle uğraşıyorsanız hele kesinlikle hevesinizi kırmak için ellerinden geleni yaparlar. En acısı da bu konuda ne yazık ki çoğunlukla başarılı olur toplumun cinsiyet polisleri. 
Kendi ergenlik hikayemde maalesef böyleydi. Büyük bir bebek olarak dünyaya geldim ve her zaman yaşıtlarıma göre daha çabuk serpilen bir çocuk oldum. Sadece boyumun hızla uzaması değil aynı zamanda vücudumun da çok çabuk kıvrımlı hatlara sahip olması da beni yaşıtlarıma göre biraz daha “az çocuk” yaptı hep birilerinin gözünde. 12-13 yaşlarımda 16-18 “sanıp” asılanlardan, denize girerken orama burama bakan “amcalardan“, ailemin “çocuk kendini koruyamaz” dediği için giymeme izin vermediği elbiselerden, eteklerden, henüz 8-10 yaşlarımda sokakta koşup oynarken “cıkcıklayan” teyzelerden, “koskoca kızsın azıcık uslu dur” diye söylenenlerden çok çektim, pek sevgili okur. Çok nefret ettim. Çok incindim. 


Bugün vücudunu olduğu gibi çok seven ve çok beğenen, istediği gibi giyinen ve kendini inanılmaz güçlü hisseden bir kadın olarak, bu yazıyı bedeniyle barışmakta güçlük çeken tüm “genç irisi” kız çocukları için yazıyorum. Hiç bir çocuğun ruhu birileri onu çocuk olarak görmek istemediği için incinmemeli. Dünyanın her yerinde çocuk istismarı yaşanırken ve biz hala onları koruyamıyorken çocuk bedenlerine cinsellik atfeden toplumun utançtan yerin yedi kat dibine geçmesi gerekir. 


Pek çok farklı spor dalıyla uğraşmış ve başarılı olmuş bir çocuk oldum. Vücudum çok efor sarfetmeme gerek kalmadan spora yatkın oldu hep ve hala da öyle. Takım sporlarından ziyade birebir mücadele edilen spor dallarını daha çok sevdiğim için çok severek judo yapan bir çocuktum. Ne olduysa ergenliğe adım atmamla oldu. Vücudum değiştikçe ondan utanmaya ve oğlan çocuklarıyla spor yapmaktan imtina etmeye başladım. Judo, vurmanın, tekme veya yumruk atmanın, ısırmanın yasak olduğu, rakibi sırt üstü yere yatırmanın ve etkisiz hale getirmenin hedeflendiği, faydalı öz savunma tekniklerine sahip bir dövüş sanatı. Diğer dövüş sporlarına nazaran rakibinizle çok ciddi fiziksel temas kurduğunuz bir spor. Pek çok kez rakibinizin başını bacaklarınızın arasına kilitlemeniz, ayak bileklerinden tutmanız, sırtınızın üzerinden yere fırlatmak içi baseninizi kullanmanız gerekir. Vücudunuzun nasıl göründüğünü ve karşı tarafın vücudunuz hakkında ne düşündüğünü hiç umursamadan mücadele etmeniz gerekir. Spor vücudumuzun sadece bize güç katan bir araç oldugunu hatırlatır. Onu özenle kullanmak üzere bizi eğitir. Özgüven ve vazgeçiş halini aynı anda yaşatır . Vücudumuzla korkmadan savaşmamız gerektiğini öğretir bize. Özellikle çocuklar için kendi potansiyellerini ve sınırlarını keşfetmeleri için inanılmaz öğreticidir. Ayrıca karşılıklı beden saygısı aşılar. Her bedenin iyi olduğunu, iyi birer araç olduğunu farkettirir. Buna rağmen bir sürü kız çocuğu “genç kız olmaya” başlayınca sporu bırakır. Beden eğitimi derslerinde her hafta regl oldum bahanesiyle bankta oturan öğrencileri hatırlayalım. Oysa çoğu zaman bedeninin başkalarına nasıl göründüğünü kafaya taktıkları için bankta oturup spordan kaçınır bu kızlar. Bedenlerinden memnun olmadıkları ve utandıkları icin. Ama aynı zamanda toplum da spor yapan kadınları yeterince ciddiye almadığı için ve “kız gibi” spor yapmak deyimini küçümseyici anlamda kullandığı için. Kızları, “kız gibi” yani çekinerek, lakayt biçimde spor yapmak için  baskılayan  sanki aynı eril toplum değilmiş gibi. 


Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan yıllar önce yaptığı bir konuşmasında kızının bedensel değişimini “buzağıdan ineğe dönüşmek” olarak tanımlamıştı. Toplum ve medya için makbul olanın buzağı kalmak olduğunu ama her buzağının doğal olarak bir gün ineğe dönüşeceğini vurguluyordu. Gerçekten de öyle. Her buzağı kaçınılmaz olarak ineğe dönüşecek bir gün ve öyle olması da güzel ve doğru olan.
Anneler, babalar, teyzeler, halalar, amcalar, dayılar, siyasetçiler, hocalar, entelektüeller, sanatçılar ve tepemizde bikbikbik konuşan her kimse, hepsi bize inek olmanın makbul olmadığını, bedenimizi sakınmamız ve saklamamız gerektiğini, birşeyleri muhafaza etmemiz gerektiğini, put gibi hanım hanımcık yaşayıp taş bebek gibi ölmemiz gerektiğini söylese de bu koskoca bir yalan. Tüm fiziksel özelliklerimiz, farklılıklarımız ve sözde kusurlarımızla sahip olduğumuz bedeni kullanmaya, ona sahip çıkmaya, onu sevmeye ve onu bir düşman gibi karşımıza almak yerine sahip olduğumuz en iyi dost gibi ruhumuza koymaya devam edeceğiz. 

Amcalara “çay hizmeti” yaparken popomuza ve yakamıza dikkat etmek zorunda olmanın, etek giyerken bacaklarımızla birilerinin habis düşüncelerini tetiklemekten korkmanın, “düzgün” oturmaya çalışmanın, denize girerken utana utana mayo çekiştirmenin, sürekli erkekler bedenim hakkında ne düşünüyor diye kaygılanmanın, utanmanın, utanmanın, utanmanın ve sadece utanmanın ne demek olduğunu biz kadınlardan daha iyi kim bilebilir ki? Ve bütün bunların daha çocuk yaşlarda nasıl ruhumuzu boğduğunu, içimizi nasıl daralttığını, bizi yapmak istediğimiz yüzlerce şeyden nasıl alıkoyduğunu daha iyi kim tahayyül edebilir? Oysa çocukluktan ihtiyarlığa kadar sürekli bedenlerimize bir takım ayıplar, bir takim art niyetler için bahaneler, bir takım “ama o da öyle yapmasaydı”lar yakıştıran bu zihniyetin sadece kof bir ahlak balonu olduğunu görsek büyük bir engeli aşacağız. 


Ben bu yükü omuzlarımdan judoya tekrar kaldığım yerden devam ederek atmayı başardım. Yeteneğimi kabul ve takdir ederek, karşımda dövüştüğüm erkekten asla utanmayarak, vücudumun her bir hücresindeki gücü hissederek başladım. Bazen tüyleri uzayan bacaklarımla, terleyerek, kızararak, karşımdaki rakibin cinsiyetiyle ilgilenmeden dövüşüyorum. Benim için judo ruhumu kapalı kaldığı kozadan çıkarmak ve içimdeki çocuğu saygıyla büyütmek için seçtiğim yol. Nasıl karşımdaki erkek nasırlarından, nefesinden, terinden, çirkinleşmekten utanmıyorsa ben de tıpkı onun gibi bütün bunlardan utanmıyorum. Onu kalçam yardımıyla yere fırlatırken utanmıyorum. Boynunu bacaklarımla kavrayarak etkisiz hale getirmekten utanmıyorum. Üzerine çullanmam gerektiğinde utanmıyorum. Çünkü mücadele etmekten, kendin için savaş vermekten, dövüşmekten utanılmaz. Çünkü yaşamaktan, yaşayan bir bedenin içinde olmaktan asla utanılmaz.

Hayrunnisa Akar