İnsanlığın her sınavında olduğu gibi her şey sinemada da hayal etmekle başladı. Düşünen insan ve hayal eden  insan bir araya gelince başımıza neler geldiyse iyi ya da kötü, bu zamana dek, sinemada da bu ikiliden doğdu her şey aslında… Başlarda sıradan bir gösteri gibiyken şaşkınlıkla ve merakla izleyici kitlesi artınca; hayalini gerçek gibi ekranda görmek herkesin çok hoşuna gitti.Sinema gerçeğin yerine alıp, esas gerçeği ortadan kaldıran bir şölene dönüştü dünya tarihinde….

Malzemesi, söylemi, derdi “insan”olan yedinci  sanatın, insan bedenini kullanmaması mümkün değildi elbette. Yazar Gabriel Josiprovici “İnsan,bedende biçim bir kazanmış bir varlıktır.” sözü ile çok net anlatmıştır aslında mevzuyu. Bizimle her daim beraber olan bedenimizin sinema perdesinde”biz”olmaması, bize aşırı yabancılaşması  söz konusu olmamıştır tabi ki…

Bedenin en gerçek hali sinemada resmedilmiştir kanımca. Sinema ile ilk muhatap olduğumuz yıllarda  “el alemin içine çıkmak”  mantığından ve kabul edilememe kaygısından kaynaklanan bir içgüdüyle sürekli bir ambalaja sarsa da sinema insan bedenini en sonunda gerçeğinin yerini alıp “esas gerçek” haline getirmiştir.İlk filmlerde tüm insanlık her daim bakımlı, makyajlı, iyi giyimli, tertemiz,dilini düzgün kullanan şahıslar olarak ekrana yansıyınca gerçekçilik akımının dokunuşuyla aslında huzura ermişizdir. Bu hızlı dönüşüm sonunda 60’lı yıllarda “Özgür beden”mottosuyla bedenimiz, bu kez de aşırı cinsellik malzemesi olmuştur sinemada. İnsan bedeninin her bölgesi erojen olarak resmedilmiştir. “Beden, güzellik ve erotizm sattırır.” genel geçer söylemi üzerinden sinemada da bedene olan mesafe kaldırılmıştır. Bu da sinemada bize gösterilen bedenden Bir hayli uzaklaşmaması sağlamıştır; artık o bizden değildir sanki… İşte tam bu sırada,tam da perdedeki gerçekliğimizi kabul etmeme eğilimi göstermeye başladığımız anlarda “ideal beden” satışı başlar sinemada. İdealize edilen(???!!!)beden sinemada 80’li yıllarda satışa sunulur ve alıcı da bulur…

Sinemada tornadan çıkmış bedenler gördükçe kabul eşiğimiz düşer, onların bize benzediği yanılsamasından yola çıkarak biz farketmeden onlara benzeriz… Filmler farkında olsak da olmasak da bizde bir hafıza oluşturur; bu hafıza hem görsel hem de psikolojik alanda oluşur. Perdede gördüğü beden ile özdeşleşen seyirci fiziksel ve ruhsal olarak kendini onlara denk görür. İdeal beden denen patolojide kendini o bedene ait hissetmek için de elinden geleni ardına koymamaya başlar. “The Thieving Hands”filmindeki protez el takarak karakteri hırsız yapmak metaforu gibi tak-çıkar eklenen bellekler, roller iyiden iyiye seyirciyi değiştirmeye başlar.Teknolojinin gelişmesi ve değişen dünya da sinemanın bu etkisinin işlevselliğini arttırır…..

Ve bammmmm…..

Sinema kendi eleştirisini yine kendi yapar ve kendi kendinin doktoru olmaya aday olur 90’li yıllarda. İşgal ettiği bedenden ayrılmaya başlar. Bedeni özgürleştirerek; hepimiz aynı gemideyiz tüm farklılıklarımızı rağmen söylemine sırtını dayanarak “aynı yerden bakıp farklı şeyler göreceğiz; biz olacağız.” der yavaştan…

“Ben senin görmek istediğini göstermiyorum,sen istediğini görüyorsun.” diyerek sorumluluğu alıcıya yıkan sinema beden işgalini öyle kolay kolay bırakmayacaktır bence.  Ötekileştirmeyi reddederek beden olumlamayı merkeze oturtarak doğallığa da başrol vererek sinema bedenle iletişimini pozitif hale getirerek yine sürdürecektir. Sinema seyircisi neyi ne kadar kabul ederse sinema aslen onu kendisine sunacaktır ya da kabul ettirene kadar farketmeden seni tava getirecektir. Sinema ve seyircisi arasında bu karmaşık ilişki hep süre gelecektir…

Demem o ki sen olumlamayı sürdürdüğün sürece genele yaydığın ve doğallığı savunduğun, yaşadığın sürece sinema o kadar kabul edecektir. Sen bir adım gidersen o elbette üç adım gelecektir çünkü artık sinema “beden sattırır” klişesini arkasında bırakmak zorundadır ya da bıraktı bırakacak, belki de bırakmıştır. Değişmenin iyi yaşamak için şart olduğunu çok önceleri kabul eden sinema “beden işgali”ni artık tarihinin tozlu sayfalarında bırakıp, yoluna zihinle devam etmektedir….Kendini olduğu gibi kabul etme savaşını kazanan yedinci sanat belki de bu konuda rüştünü daha tam ispat etmemiştir bazılarına göre.. 

Ama inanın bana çok iyi yoldadır . 

Anladığın kadar özgürsün….

Melike PEHLİVAN İŞLER