8 Mart eylemleri, kadın dernekleri, kadın hakları, eşitlik, hukuk, adalet, tarihe iz bırakmış kadın yazarlar, oyuncular, aktivistler, feministler… Nedir bu kadınların derdi? Ne istiyorlar? Neden ayaklanıyorlar?

8 Mart, tüm dünyada “Kadınlar Günü” olarak kutlanır. Bunun temeli 8 Mart 1857 tarihinde, New York’taki bir fabrikada kadın işçilerin ağır çalışma koşulları sebebiyle grev yapması ve bu sırada çıkan bir yangında, fabrikada kilitli bırakılarak hayatlarını kaybetmeleri olayına dayanır. Bu sebeple 8 Mart günü, her yıl bütün dünyada kadınların alanlara çıkarak var olduklarını göstermelerine, haklarını talep etmelerine vesile olur. Tabii yalnızca 8 Mart söz konusu değil; tarih boyunca her alanda ve her yerde kadınların mücadelesine tanıklık ederiz. Tarih kitapları yazmayı ısrarla reddetse de, inadına direnen ve direten kadınların mücadelesine.

Günümüz ve geçmiş toplumlarındaki belirli cinsiyet rolleri, her ne kadar ülkelere göre belli başlı değişikler gösterebilse de temel olarak benzerdir. Örneğin kadın istihdam, yönetim vb. alanlarda daha geri planda bırakılırken erkeğin ön plana çıkması bunlardan sadece bir tanesidir. Fiziksellik açısından kadının erkeğe göre daha minimal bir vücut yapısında olması zorunluluğu, yıllara ve dönemlere göre değişiklik gösteren belirli vücut tiplerinin “güzel” kabul ediliyor olması, sarışınlığın ve kırmızı rujun kadınlığın temel ögeleri gibi gösteriliyor olması; erkek açısından uzun boylu, kalıplı, geniş omuzlu olma vb. kriterlerinin “ideal” yahut “olması gereken” olarak belirlenmesi de toplumsal cinsiyet rollerine bir diğer örnektir.

Toplumsal cinsiyet, tarihsel süreçte kadınları her ne kadar geri plana itmeyi, eve kapatmayı hedeflemişse de her zaman bunu reddeden kadınların isyanıyla karşılık bulmuştur. Fakat ne yazık ki, özellikle de Türkiye toplumu baz alındığında, pek çok konuda halen geri kalmışlığımızı görmekteyiz. Kadınların can güvenliğinin devlet ve yasalar tarafından koruma altına alınmaması ve bunun sonucu olarak taciz, tecavüz, cinayet olaylarının korkunç sayılara ulaşması, sadece “beden” olarak var edilme zorbalığı, geçmişten beri getirdiğimiz toplumsal değerler sonucunda evlilik, annelik gibi kavramlara “kutsallık” misyonu yükleyerek kadını sadece bunlar üzerinden ele alma gibi… Fakat ben şanslı olduğumuzu ve enseyi karartmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Zira kadınlar gün geçtikçe bilinçleniyor ve kendilerine dayatılanı reddetme yoluna gidiyor.

Doğrusu hepimiz Barbie bebeklerle büyütüldük ve dedik ki kadının sıfır beden, ince belli, sarı ve uzun saçlı olanı makbuldür. Büyüklerimiz bize ta küçüklükten yemek yapmayı, ev temizlemeyi, örgü örmeyi öğretti ki yaşımız gelince “evde” kalmayalım. Toplum, kendisini tek başına var edebilen kadınları dışlayıp mimledi ki yanımızda bir erkek olmadan var olamayalım. Belki elimizden kitaplarımız alındı ki Didem Madak’ı, Agatha Christie’yi, Virginia Woolf’u tanımayalım. Fakat kadınlar yine de kendini var etti, edecek de.

Sonuç olarak kadınlar ne istiyor? Kadınlar hak, hukuk, adalet istiyor, özgürlük istiyor, metalaştırılmamak ve bedene indirgenmemek istiyor, eşitlik istiyor, eğitim istiyor, düşünce ve ifade özgürlüğü istiyor, var olmak istiyor. Kadınlar, toplum normlarının kendilerine dayattığı hiçbir kalıba uymak zorunda olmadıklarını haykırıyor.

Kadınlar mücadele ediyor,

Kadınlar yürüyor,

Kadınlar!

Kız kardeşlik müessesesinden sevgilerle…

Dilan Yılmaz