Geçenlerde çarşıda dolaşırken yanımdan henüz tanımadığım bir markanın paketleriyle bir sürü kadının geçmesinin akabinde “&OTHER STORIES” isimli mağazaya girdim. İskandinav stilinin yalın çizgileri, 90’ların çabasızlığı ve bugünün  Instagram filtreleri renklerinde kıyafet, ayakkabı, aksesuar ve iç çamaşırı şık bir butik havasında dizilmişti mağazaya.

Hayır sevgili okur, burayı Vogue dergisine çevirmeyi düşünmüyorum. Ama böyle yazmadan gözünde canlandıramazdım sahneyi. Açıkçası ilk bakışta gayet güzel ve şık görünen giysiler, biraz dikkatli baktığımda özensiz dikişleri, sentetik kumaşları ve gereksiz yüksek fiyatlarıyla kuşku uyandırdı içimde. 

Resim yeteneği ve el becerisi olan biri olarak ailemdeki terzilere kulak kabartıp en azından kaliteli bir giysiyi potansiyel toz bezinden ayırmayı biraz olsun öğrenmiş bulundum. Ve bütün bunlar olmadan da fiyatı görece yüksek, biz normal ölümlülerin ödeyemeyeceği markalardan kopyalanmış tasarımların hangi mağaza zincirlerinde satıldığını hepimiz biliyoruz. Kafalarda ampuller yandı mi? Elbette yükselen fiyat sıralamasıyla H&M, MANGO ve ZARA’dan bahsediyorum. 

Hemen telefonumu çıkarıp mağazanın internet sitesinde göz gezdirdim ve çok geçmeden &OTHER STORIES’in H&M’in lüks serisi olduğunu öğrendim. Peki nedir bu mağazadaki ürünlerin normal H&M ürünlerinden farkı diye üretim koşullarına bakarken site beni normal H&M’in üretim linkine yönlendirdi. 

Uzun lafın kısası aynı fabrikalardan çıkan kalitesiz ürünleri şık dekorasyon ve epilasyonsuz modellerle çağa uygun sözde body positive ve feminist reklamlarla H&M mağazasından üç kat daha yüksek fiyata yine kadın tüketiciye kakalıyorlar şekerim. 

Henüz Türkiye’de mağazaları yok, malum yazarınız Köln’den bildiriyor ama yakında gelir ve Instagram bloggerlari da “halkın erişebileceği şıklık” için muhakkak reklamını yaparlar.

Aslında bugün tatsız bir konuyla karışındayım. Yine duyar kasacağım, yine tercihlerden ve dönüşümlerden bahsedeceğim. Hem feminist ve beden olumlamacı, hem modaya süse püse meraklı biri olarak nerden geliyor bu değirmenin suyu diye üst baş konusunda da farkındalık yaratmak istiyorum. 

Ingiliz yazar Sophie Kinsella’nın “Confessions Of A Shopaholic” (“Bir Alışverişkoliğin İtiraflaları”) isimli kitabını okuduğumda  16 yaşımdaydım. Eğlenceli bir roman olmasıyla beraber alışveriş bağımlılığını ve yeni alınan giysilerin üzerimizde ne gibi etkiler oluşturduğunu gözler önüne seren bir kitap. Baş kahraman lüks mağazalardan alışveriş yapsa da o mağazaların da üretim yaptıgı fabrikalar orta sınıf tüketiciye hitap eden mağazalardan pek farklı değil. 

“Fast Fashion” yani hızlı moda H&M, MANGO ve ZARA gibi mağazalarda yani Sweatshop’larda satılan giysilere verilen ad. 

Sistem kısaca şöyle işliyor:

Bu giyim devleri ünlü modacıların tasarımlarını kopyalıyor. Kendi tasarım departmanları mevcut degil. Dolayısıyla yeni koleksiyonlar piyasaya çok çok hızlı sürüyorlar. Kopyalanmış tasarımları gelişmiş ülkelerin giyim kuşam köleliğini yapan üçüncü dünya ülkelerinde insanlık dışı şartlarda üretip kendi süslü isimleri altında satışa sunuyorlar. Çok fazla üretim yapıp mağazalarda iki veya dört haftada bir koleksiyon  değiştiriyorlar. Böylelikle her giysi en fazla bir ay “moda” oluyor. Sonra tüketici bir an önce yeni giysiler almak zorunda bırakılıyor. Zaten ucuz ve kalitesiz ürettikleri için alınan giysiler çok kısa ömürlü oluyor. Az paraya moda satın aldığımızı zannederek aslında çok paraya dolabımızda bir süre sonra rengi ve biçimi bozulduğu ya da modası geçtiği için giymek istemediğimiz eşya yüklüyoruz. 

Örnegin toplam maliyeti 4 Euro olan bir tişört üretilirken bu paranın 

-yüzde 50‘sini satan mağaza, 

-yüzde 25‘ini ismin sahibi firma kazanıyor 

-ve sadece geriye kalan yüzde 25’iyle fabrika ve nakliye ücretleri karşılanıyor.

Mağaza ve firma malum markalarda aynı olduğu için yüzde 75’lik aslan payı onlara düşüyor. 

Hindistan, Bangladeş, Kamboçya, Tayland, Myanmar ve Çin’deki  fabrikalar her tişört için sadece 1 Euro kazanıyor. Firmalar sürüden kazandığı için seri ve sürekli üretim yapılması gerekiyor. Bu nedenle binlerce işçi saatte en fazla 15 Cent karşılığında haftada 64 saat yasalara aykırı olarak çalıştırılmakta.

Yalnızca başta kadınlar olmak üzere yetişkin isçilerin sömürülmesi değil çocuk işciliği de en büyük sorunlardan biri. Bir sürü çocuk 6 yaşında başlıyor bu fabrikalarda çalısmaya. 

14 yaşından itibaren çocukların yüzde 50’si okula gitmek yerine sadece çalışıyor. Sağlıksız koşullar, tuvalet molasının dahi olmaması da cabası.

Fabrikalarda yangın tüpleri ve acil  çıkışlar gibi hayat kurtaran önlemlerin olmadıgı ve binaların çökmeye hazır eski ve kaçak yapıtlar olduğu da en geç Rana Plaza skandalından sonra ayyuka çıktı. 

24 Nisan 2013 Bangladeş’te bulunan Rana Plaza çöktü ve  1129 kişi hayatını kaybetti. Yazının başında bahsettiğim giyim devlerinin de fabrikadaki koşulları çok iyi bilmelerine rağmen üretime devam ettikleri ortaya çıktı.

Ama moda firmalarının yarattığı renkli dünyayı ırgalamadı tabii ki binlerce çocuğun ve yetişkinin yaşamını yitirmesi.  

Bu kadar veriyi öncelikle hazmetmek lazım. Gelecek haftaki yazımda “fast fashion” yani hızlı moda çıkmazından nasıl  çıkabileceğimizi yazacağım. 

Hayrunnisa Akar