Herkese selamlar! Nasılsınız? Ben bu yazıyı yazarken günlerden 14 Şubat yani Sevgililer Günü. Kimi çiftler bu günü kırmızı kalpler, mumlar, balonlar vs. eşliğinde coşkuyla ve romantizmle kutlarken kimileri de Sevgililer Günü denen olayı saçma ve “kapitalizmin bir oyunu” olarak görüp sessizce yaşantısına devam etmeyi tercih etti. İkisi de görüştür, saygıyı hak eder.  Tabii ki sevgiyi göstermenin belirli bir günü olmaz, insan sevdiğine sadece bir gün için iyilik güzellik göstermez, göstermemeli. Bu konuda hemfikiriz. Peki bizim ilişkiden, sevgililikten, evlilikten anladığımız nedir, ne değildir; biraz bunu irdeleyelim mi?

İyi ya da kötü, az ya da çok hepimiz hayatımız boyunca birilerine ilgi duymuş ve sevgi, aşk gibi duyguları midemizde sıcacık hissetmişizdir. Karşı cinsimize, hemcinsimize, evcil hayvanımıza, saksıdaki begonyamıza, sessizliği paylaşabildiğimiz muhteşem dostlarımıza, babamıza… Aşk her yerde ve her şeye karşı hissedilebilen, zamanın ve mekanın ötesinde bir duygudur. Bu sebeple aşkı sınırlandırmak ve aşk duyulan şey her neyse onu sahiplenmeye çalışmak, zorla bir karşılık beklemek son derece hastalıklı bir duygudur. Geçmişten günümüze dek gelen ilişki anlayışında sahiplenmek, kıskanmak bu sebeple kriz yaratmak, kavga çıkarmak hatta şiddete başvurmak o kadar normalleştirildi ki bunları içermeyen ilişkileri sorunlu görmeye başladık. “Seven insan sahiplenir”, “erkek adam sevdiğini kıskanır” gibi pek çok sorunlu ifade de böylelikle dillerimize pelesenk oldu.

Yaşadığım örnek bir olay üzerinden devam etmek istiyorum. Birkaç yıl önce yeni evlenmiş bir tanıdığım annesiyle evliliği ve sorunları üzerine sohbet ediyordu. Eşinin doğru düzgün dışarıya çıkmasına, dar pantolon gibi beden hatlarını belli eden kıyafetleri giymesine izin vermediğini söylüyor ve bundan yakınıyordu. Annesi ise bunların normal olduğundan, henüz yeni evli oldukları için eşinin çekincelerini (?) haklı bulduğundan, onu sevdiği ve biricik gördüğü için kıskandığından bahsediyordu. O zamanki aklımla durumu yine de yadırgamış fakat ses çıkarmamış, üzerine düşünmek suretiyle heybeme atıvermiştim. Bugün, bir nebze de olsa kendi ayakları üzerinde durabilmeye ve yavaştan hayata atılmaya başlamış bir kadın olarak, kişileri birey olgusundan tamamen kopararak iki hayatı bir yapmaya, karşı tarafı sahiplenmeye ve üzerinde egemenlik kurmaya yönelik bütün ilişkileri yanlış, hastalıklı ve sevgiden uzak buluyorum. Aşk, aşk duyulandan bağımsız yaşanır. Bize aittir ve hep bizimle kalacaktır. Sizce aşk nedir?

Etrafımda mutlu ve sevgi, saygı ile temellendirilmiş evlilik çok nadir gördüğümü söyleyebilirim. Sosyolojik yapımızı irdelediğimizde evlilik olgusu bizlere ne ifade ediyor? Her bireyin belirli bir yaşa geldikten sonra -ne yazık ki çocukluk yaşları da bu kapsama alınarak ortaya korkunç bir tablo çıkarılıyor günümüzde- gerek üreyerek soyunu devam ettirme gerek hayatı birisiyle paylaşma ihtiyacından ötürü gerçekleşir evlilik. Tabii bunun dışında, evlilik devlet huzurunda verilmiş yasal bir söz anlamına geldiğinden çeşitli bürokrasi işleri için formalite icabı da yapılabiliyor. Fakat bu konumuz dışında olduğu için değinmeyeceğim. Hayat belli bir yaştan ölüme kadar olan süreçte birisiyle paylaşılabilir mi? Üstüne bir de çocuk yaparak soy devamlılığını sağlamak her insan için illa gerekli mi?  Çocuk sahibi olamayan kadın ve erkekler sorunlu mudur, eksik midir, düzeltilmeleri mi gerekmektedir? Birbirini seven her insan devlete ve topluma yasalar önünde söz vermek zorunda mıdır? Bana kalırsa evlilik bir toplum hastalığıdır. Özellikle zorunluluk olarak dayatılması ortaya akraba evliliği, görücü usülü gibi sağlıksız durumları çıkarmakta ve ilişkiler sevgisiz, saygısız, güvensiz halde temellendirildiği için çürük yapılar oluşmaktadır. Hatta “evlenmeden önce olmaz” zihniyetiyle yaşadığımız için sırf cinselliği deneyimleyebilmek adına -özellikle de kadınlar için geçerlidir bu yazılı olmayan kanun- ne olup bittiği bile anlaşılamadan atılabiliyoruz evlilik denen kurumun içine.

Evlilik de, imzasız yaşanan ilişkiler de beraberinde temel sorumlulukları getirir. Her şeyden önce kişilerin kendinin ve karşı tarafın bireyselliğine saygı duymaları gerektiğini çünkü sağlıklı bir sevginin ancak böyle gelişebileceğini düşünüyorum. Kimse kimsenin malı değildir ve hiçbir şey sahipliliği haklı çıkaramaz. Kadın arkadaşlarıma söylemek isterim ki seven erkek sahiplenmez, kıskançlık krizine girmez, sürekli kontrol altında tutmaz, dayak atmaz, küfretmez, sizi etrafınızdaki erkeklerden ve arkadaşlarınızdan uzak tutmaz, sosyal medya hesaplarınızı denetlemez, geçmişinizi ve geleceğinizi yargılamaz. Bunlarla yaşamak zorunda değilsiniz çünkü bunu hak etmiyorsunuz, çünkü bir erkek olmadan da varolabilirsiniz, çünkü çok daha iyisine layıksınız. Erkek arkadaşlarıma söylemek isterim ki hemen hemen aynı şeyler sizler için de geçerlidir. Sevgi şiddeti doğurmaz; şiddetin doğduğu yerde çoktan çürümeler başlamıştır. Ne zamanki karşımızdakini olduğu haliyle kabul eder ve karşılık beklemeden severiz işte o zaman aşk başlar.

Peki iyi diyoruz, güzel diyoruz da bütün bunları acaba hayatımızda ne kadar uygulayabiliyoruz? Bugün kadınlar olarak pek çoğumuz her zaman özgüvenle, dimdik ayakta duramıyoruz. O bel illaki bükülüyor bir yerde. Korkarak ve sindirilerek yetiştirildiğimiz için bir yerde mutlaka baskılara yenik düşebiliyoruz. Sanırım bu noktada asıl önemli olan düşe kalka yola devam etmek. Burada da kadın dayanışmasının, örgütlülüğün önemini kavrıyoruz. Sinmiyor, susmuyor, ataerkinin “sevgi” kılıfıyla dayattığı zorbalıklara müsaade etmiyoruz.

Sonuç olarak aşk herkese göre farklılık gösterebilir ama bilelim ki özsaygıdan ödün verilen ya da verdirilen yerde aşk yoktur. Kendimizden vazgeçtiğimizde sağlıklı birliktelikler yaşamamız söz konusu olamaz. Şiddet, dayak gibi unsurlar bir ilişki içerisinde asla kabul edilebilir değildir. Hepimiz birbirimizle varız ve bütünüz; toplum bireyden ayrı düşünülemeyeceği gibi birey de toplumdan bağımsız olarak var olamaz. Hem birbirimizle hem ayrıyız; kişisel alanlarımızı korumalı ve karşımızdakilerin kişisel alanlarına saygı duymalıyız.

Kız kardeşlik müessesesinden sevgilerle…

Dilan Yılmaz