Merhaba çok sevgili www.bedenolumlamahareketi.com okurları!

Bugün bedenimizi olumlamak üzerine değil, “yaşamak” üzerine konuşmak istiyorum müsaadenizle.

Aslında ta İsa’dan öncesinden başlayıp, ana ve atalarımız olan homosapiensleri alarak günümüze kadar olan süreci kapsayan tüm insanlık tarihi verilerini kapasitem dahilinde işleyerek kadın ve erkeğin neden eşit haklara sahip olduğunu, birbirimize kadın – erkek diye cinsiyet ayrımı üzerinden değil bir tür bağlamında “insan” olarak bakmamız gerektiğini, toplumsal cinsiyetin ne olduğunu, nerede başladığını ve evrim sürecini vs. çok uzunca anlatabilirim ve karşılıklı olarak da uzay – zamanda sonsuza dek bunu tartışabiliriz. Fakat bugün daha temel bir mesele olan “yaşama hakkı”na değinelim.

“Yaşamak” sözcüğünü Türkçe, hukuk, felsefe, tıp gibi disiplinler görece farklı yorumlarla anlamlandırsa da biliriz ki yaşamak her şeyden önce bu en temel hakkımızın elimizden türlü zorbalıklar yoluyla alınmaması ve hukuk ile anayasa nezdinde can güvenliğimizin sağlanması ile gerçekleşir. Aramızdan henüz ayrılan Emine Bulut kardeşimiz de tıpkı Özgecan Aslan, Münevver Karabulut ve daha birçok kadın arkadaşımız gibi kadının toplumsal cinsiyet rolü ve Türkiye toplumundaki yeri bağlamında bir simge hâline geldi. Ne yazık ki birçok kadın sözlü, psikolojik, fiziksel şiddet türüne düzenli olarak maruz kalıyor. Kadın cinayetlerini, tecavüz ve istismar olaylarını anlatırken bile kadını aşağılayıcı bir dil kullanmanın da yarardan çok zararı dokunuyor maalesef. Önce bu kafa yapısı değişmeli.

Toplumsal olarak neredeyse her gün yeni bir travma yaşıyoruz. Kadına, hayvana, doğaya uygulanan şiddet öylesine hadsiz hudutsuz bir noktaya geldi ki artık olaylara şaşırma ve üzülme gibi duyularımızı neredeyse  yitirdik. Aslında yitirmedik, yitirdiğimizi sanıyoruz. Şöyle açıklayayım: Bilinç düzeyimizde “üzülüp geçtiğimizi” sandığımız bütün bu uç derecedeki travmatik ve trajik olaylar, gündelik yaşantımızı sürdürebilmemiz için bilinç düzeyimizden sıyrılarak bilinçaltımıza sığınıyor. Bilinçaltımızdaki karadelikte kendine yer bulan ve iç içe geçen bütün bu travmaların bilinç yüzeyine çıkışı ise korku, depresyon, panik atak, endişe, aksiyete, güvensizlik duyguları oluyor. Toplum içindeyken fark etmişsinizdir ki hepimiz birbirimize güvensiz, her an saldırmaya hazır gözlerle bakıyoruz. O gün kendimiz ya da sevdiklerimiz eve sağ salim ulaşabildiysek/ulaşabildiyse içimiz rahatlıyor ve “bugünü de kurtardık” duygusuna kapılıyoruz. Öylesine insanca olmayan şartlar altında yaşıyoruz ki her ne kadar kendimizi geliştirmiş, nezih arkadaş ortamlarında yetişmiş bireyler olsak da ya da olmasak da insan muamelesi gördüğümüzde afallamadan edemiyoruz. Çünkü alışkın değiliz.

“Kader” kavramına pek itibar etmem. Açıkçası kader, şükür, biat, itaat gibi kavramların Ortadoğu halkları gibi gelişmemiş toplumları uyutmanın en güzel yolu olduğunu düşünüyorum. Çünkü inanmak beraberinde sorgusuz sualsiz kabul etmeyi getirir. Üstelik inanç öylesine güçlü bir dürtüdür ki, eğer yeterince körkütük inanmış hâldeysek bize gerçek olanı gösteren herkese ve her şeye düşman kesiliriz. İşte size Ortadoğu’nun kısa bir özeti.

Bu coğrafyada malumunuz, kadının adı pek yok. O kadar içler acısı bir durum ki; akademik anlamda birçok başarıya imza atmış, tabiri caiz ise “okumuş etmiş” insanlara bile hâlâ feminizmin ve cinsiyetçilik karşıtı mücadelenin kötü bir şey olmadığı, kadının en temel haklarının savunulmasının insanca olduğunu, kadınların da insan olduğunu, kendileri o küfrü “o anlamda” söylememiş bile olsa şu an içinde bulunduğumuz bu bataklıktan farksız toplum bilincinin bütün o sözümona masum küfürlerden, gelenek ve göreneklerden temellendiğini anlatmaya çalışıyoruz ve daha da kötüsü anlatamıyoruz da.

Erkek çocuklarının anneleri tarafından gereksizce övülüp babaları tarafından gereksizce yerilmesinin yanlış olduğunu, sevgisiz ebeveynlerin sevgisiz bir toplum yarattığını, artık bütün bu olanlara “DUR!” demek gerektiğini söylemeyeceğim. Çünkü söylemek hiç anlamlı gelmiyor. Gözlerimizin önünde her gün kadınlar “Ölmek istemiyorum” diye çığlıklar atarak öldürülüyor. Zikretmeye bile insan olanın yüreğinin elvermediği birçok olay ciddi ciddi yaşanıyor. Öldürmeyin, tecavüz etmeyin, ses çıkarın falan demeyeceğim çünkü bunların yaşanmaması için söylenmesi gerekmesi bile o kadar tuhaf ve nitelenemez şekilde saçma ki. Bir insanın gözler önünde öldürülmesinin ve buna bir tepki verilmemesinin bir sorun olduğu kafaya vura vura anlatılması gereken bir şeyse eğer, o zaman Av Mevsimi’ndeki Cem Yılmaz bize “bakış açınızı değiştirin” diyor demektir. Demek ki çok yanlış yere bakıyoruz aslında.

Şimdiye kadar olan yazımda umutsuz bir tablo çiziyor gibi görünmeme aldanmayın; “kader”in aksine “umut” ve “onur” kavramlarına bayağı bir itibar ediyorum. Yaşar Kemal’in topraklarındanız sonuçta! Fakat umutluyuz, motorları maviliklere süreceğiz diye yazıp story paylaşmakla hiçbir şey değişmiyor. Değişse keşke ama değişmiyor. İnsanca koşullar altında yaşamak, sonradan edinmemiz gereken bir şey değil. Bu bizim doğal hakkımız. Korkmadan, çekinmeden, sürekli panik olmadan, barbarlığa maruz bırakılmadan yaşamak hakkımız ve başka bir dünya mümkün. Bunun farkına varın. Kader diye bir şey yok ve hiç olmadı da. Evet, bu çürümüş ve kokuşmuş bir lağım çukuru zihniyetine sahip coğrafyayı bile değiştirebilmek mümkün.

İnanmak istemiyorum, bilmek istiyorum. -Carl Sagan

Dilan Yılmaz