Selamlar, sevgiler dostlarım. Bugün, son zamanlarda özellikle artış gösteren ya da sosyal ve alternatif medya kanalları aracılığıyla görünürlük kazanan mental sağlık ve bunun getirilerinden biri olan intihar meselesi üzerine konuşalım istiyorum. Malumunuz, son aylarda Fatih’te yoksulluk nedeniyle yaşamını sonlandıran dört kardeşten, yemek zamları nedeniyle öğrencilerin ayaklandığı İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olan Sibel Ünli’ye kadar birçok intihar vakasıyla karşı karşıya kaldık. Yoksulluk ve yoksunluktan tutalım da türlü zorbalıklara kadar uzanan bir skalada, bu intihar olaylarının pek çok nedenden kaynaklandığını görebiliyoruz. Hayatlarının en renkli olması gereken dönemlerinde, iradi olarak yaşamlarını sonlandırmayı seçen kişiler, hem ürperti uyandırıyor, hem üzüyor hem de kafamızda o soruyu oluşturuyor: Neden?

İntihar olgusu psikolojik, sosyolojik vs. birçok açıdan ele alınabilir. Herhangi bir sosyal hukuk devletinde meydana gelme olasılığının düşük olması gereken, meydana geldiği takdirde ise gerekli hukuki yaptırımların derhal uygulanması gereken sayısız olay toplumsal hafızamızda normalleşip, bilinçaltı kolektif hafızamızda ise feci bir karanlık çukuru oluşturduğu için, intiharlara da çok şaşıramıyoruz hâliyle. Ya da sosyal medyada, hepimiz denk gelmişizdir, sayısız sahte hesap sırf internete erişimleri var diye istedikleri insanlara siber zorbalık uygulayabileceklerine inanıyorlar, nitekim uyguluyorlar da zira bunun karşılığı olan yaptırımlar söz konusu değil. Koreli şarkıcılar arasında da son dönemde büyük bir yaygınlık kazandı siber zorbalığın tetiklediği intihar vakaları. Üstelik, akla ve vicdana sığmaz kötülüğü barındıran bu siber zorbalık ürünlerini yaratanlar aramızda dolaşıyorlar, sayısız suça hazır ve nazır bir şekilde. Belki metroda, belki Mecidiyeköy meydanında; yani herhangi bir kamusal alanda…

Mevcut şartlar altında, hadi bunu kabul edelim, akıl sağlığımızı korumak gerçekten çok zor. Düzenli avokado yemek ve su içmek, pilates ve yoga yapmak -yalnız ticari bir pazar alanına hizmet etmesi haricinde- muhakkak ki akıl ve ruh sağlığını etkileyen faktörler, fakat toplumsal gerçeklik bazında, bu kişisel gelişim olanaklarına erişmek herkes için söz konusu olamıyor, ayrıca bu konuda yeterli bir bilince de sahip değiliz ne yazık ki. Kanımca, mental anlamda sağlıklı olabilmemizin başlangıç noktası, “insan” olduğumuzu anlamak ve bunu hiçbir zaman unutmamak, tüm olaylar ve durumlar karşısında bunu hatırlamak. Nedir insan olmaktan kastettiğim, açıklayayım: Her duyguya izinliyiz, hissettiklerimiz için kendimizi suçlu hissedersek kendimize haksızlık etmiş oluruz, her şeyi düşünebilme ve bunu ifade edebilme hakkımız var, kendimizi değersiz hissediyor olsak bile çok değerliyiz, her insan eşit değere ve özlük haklarına sahiptir,  yargılanmadan dinlenilmeye ihtiyacımız ve hakkımız var, derdimizi anlatabilmeye ihtiyacımız ve hakkımız var, her hâlimizle tamamız ve hiç kimse tarafından kabul edilmeye ve onaylanmaya ihtiyacımız yok, hiçbir şekilde eksik değiliz. Bunu lütfen ama lütfen her daim bilinç ve bilinçdışınızın bir köşesinde tutun. Etrafımıza baktığımızda kimsenin birbirini dinlemediğini, herkesin yalnızca ve yalnızca haklı çıkmak istediğini görüyoruz. Öyleyse bir ışık yakalım ve değişimi kendimizden başlatalım: Haklı çıkma güdüsünü bir kenara bırakarak birbirimizi gerçekten dinleyelim. Kendi değerimizin farkına vardığımızda, diğer insanların da değerinin farkına varmaya başlıyoruz ve böylece kolektif değişimi başlatma yolunda çok kıymetli bir adım atmış oluyoruz. Ve yine içtenlikle diliyorum ki, hayatta kendimizi her zaman hiç ummadığımız durumlarda bulabilme olasılığımızın olduğunu hatırlayalım ve birinin derdini dinlerken amacımız onu yargılamak, ona akıl vermek değil, onu gerçekten dinlemek, anlamaya çalışmak ve eğer mümkünse ona yardım edebilmek olsun.

Değişimi başlatalım ve etrafımıza bir bakalım, yanından her gün belki de yalnızca geçip gitmekle yetindiğimiz insanlar neler hissediyor, her gün nelerle mücadele ediyorlar, ne yaşıyorlar, hayat hikâyeleri nasıl, iyiler mi… Çünkü nasıl hissettiğini hiç mi hiç önemsemediğimiz insanlar çok çaresiz hissediyor olabilirler, yaşamlarına son vermeyi düşünüyor olabilirler, kendilerini çöp yığını kadar değersiz hissediyor olabilirler. Ve bugün değil, yarın onları önemsemeye kalktığımızda her şey için çok geç olmuş olabilir.

Salt iyiliğin ve güzelliğin egemen olabileceği bir dünya tasavvuruna inanmıyorum, çünkü iyilik ancak zıddıyla yani kötülükle var olabilir, diğer her şey gibi. İnandığım şey ise, koşulların her zaman iyileştirilebileceği ve olumlu anlamda ilerleme kaydedilebileceği. Çıkışsız, çözümsüz ya da değersiz değiliz, hiç olmadık. Bu yazıyı kaleme alırken, beylik laflar ediyor olmaktan hep çekindim, öyle hissettirdiysem bilin ki öyle değil. Ben bir psikolog değilim, yalnızca hassas bir insanım, kendimi ve diğer insanları önemsiyorum. Yardım istemenin önemine inanıyorum ve yardım istemek bir zayıflık, bir kusur değil. Önemlisiniz ve dinlenilmeye, anlaşılmaya hakkınız var. Ve unutmayın ki, insan olmanın temel getirisi olarak hepimizin yaraları var, hiçbirimiz yara almamış değiliz, bu yüzden yalnız da değiliz. Herkes yaralı ve herkes anlaşılmalı.

Birbirimizle kurduğumuz iletişimin önemi gün kadar açık. Düşünmeden sarf ettiğimiz sözler karşımızdakinde henüz yunulmamış derin bir yaraya tuz basabilir, bastırılmış büyük bir travmayı tetikleyebilir. İyileşmek tek başına olmaz, birbirimizi iyileştirmekle olur.

Yardım istemekten korkmadığımız günlere,

Sevgilerimle,

Dilan Yılmaz