KADERİMİZSE SİLERİZ!

Merhaba çok sevgili www.bedenolumlamahareketi.com okurları!

Bugün bedenimizi olumlamak üzerine değil, “yaşamak” üzerine konuşmak istiyorum müsaadenizle.

Aslında ta İsa’dan öncesinden başlayıp, ana ve atalarımız olan homosapiensleri alarak günümüze kadar olan süreci kapsayan tüm insanlık tarihi verilerini kapasitem dahilinde işleyerek kadın ve erkeğin neden eşit haklara sahip olduğunu, birbirimize kadın – erkek diye cinsiyet ayrımı üzerinden değil bir tür bağlamında “insan” olarak bakmamız gerektiğini, toplumsal cinsiyetin ne olduğunu, nerede başladığını ve evrim sürecini vs. çok uzunca anlatabilirim ve karşılıklı olarak da uzay – zamanda sonsuza dek bunu tartışabiliriz. Fakat bugün daha temel bir mesele olan “yaşama hakkı”na değinelim.

“Yaşamak” sözcüğünü Türkçe, hukuk, felsefe, tıp gibi disiplinler görece farklı yorumlarla anlamlandırsa da biliriz ki yaşamak her şeyden önce bu en temel hakkımızın elimizden türlü zorbalıklar yoluyla alınmaması ve hukuk ile anayasa nezdinde can güvenliğimizin sağlanması ile gerçekleşir. Aramızdan henüz ayrılan Emine Bulut kardeşimiz de tıpkı Özgecan Aslan, Münevver Karabulut ve daha birçok kadın arkadaşımız gibi kadının toplumsal cinsiyet rolü ve Türkiye toplumundaki yeri bağlamında bir simge hâline geldi. Ne yazık ki birçok kadın sözlü, psikolojik, fiziksel şiddet türüne düzenli olarak maruz kalıyor. Kadın cinayetlerini, tecavüz ve istismar olaylarını anlatırken bile kadını aşağılayıcı bir dil kullanmanın da yarardan çok zararı dokunuyor maalesef. Önce bu kafa yapısı değişmeli.

Toplumsal olarak neredeyse her gün yeni bir travma yaşıyoruz. Kadına, hayvana, doğaya uygulanan şiddet öylesine hadsiz hudutsuz bir noktaya geldi ki artık olaylara şaşırma ve üzülme gibi duyularımızı neredeyse  yitirdik. Aslında yitirmedik, yitirdiğimizi sanıyoruz. Şöyle açıklayayım: Bilinç düzeyimizde “üzülüp geçtiğimizi” sandığımız bütün bu uç derecedeki travmatik ve trajik olaylar, gündelik yaşantımızı sürdürebilmemiz için bilinç düzeyimizden sıyrılarak bilinçaltımıza sığınıyor. Bilinçaltımızdaki karadelikte kendine yer bulan ve iç içe geçen bütün bu travmaların bilinç yüzeyine çıkışı ise korku, depresyon, panik atak, endişe, aksiyete, güvensizlik duyguları oluyor. Toplum içindeyken fark etmişsinizdir ki hepimiz birbirimize güvensiz, her an saldırmaya hazır gözlerle bakıyoruz. O gün kendimiz ya da sevdiklerimiz eve sağ salim ulaşabildiysek/ulaşabildiyse içimiz rahatlıyor ve “bugünü de kurtardık” duygusuna kapılıyoruz. Öylesine insanca olmayan şartlar altında yaşıyoruz ki her ne kadar kendimizi geliştirmiş, nezih arkadaş ortamlarında yetişmiş bireyler olsak da ya da olmasak da insan muamelesi gördüğümüzde afallamadan edemiyoruz. Çünkü alışkın değiliz.

“Kader” kavramına pek itibar etmem. Açıkçası kader, şükür, biat, itaat gibi kavramların Ortadoğu halkları gibi gelişmemiş toplumları uyutmanın en güzel yolu olduğunu düşünüyorum. Çünkü inanmak beraberinde sorgusuz sualsiz kabul etmeyi getirir. Üstelik inanç öylesine güçlü bir dürtüdür ki, eğer yeterince körkütük inanmış hâldeysek bize gerçek olanı gösteren herkese ve her şeye düşman kesiliriz. İşte size Ortadoğu’nun kısa bir özeti.

Bu coğrafyada malumunuz, kadının adı pek yok. O kadar içler acısı bir durum ki; akademik anlamda birçok başarıya imza atmış, tabiri caiz ise “okumuş etmiş” insanlara bile hâlâ feminizmin ve cinsiyetçilik karşıtı mücadelenin kötü bir şey olmadığı, kadının en temel haklarının savunulmasının insanca olduğunu, kadınların da insan olduğunu, kendileri o küfrü “o anlamda” söylememiş bile olsa şu an içinde bulunduğumuz bu bataklıktan farksız toplum bilincinin bütün o sözümona masum küfürlerden, gelenek ve göreneklerden temellendiğini anlatmaya çalışıyoruz ve daha da kötüsü anlatamıyoruz da.

Erkek çocuklarının anneleri tarafından gereksizce övülüp babaları tarafından gereksizce yerilmesinin yanlış olduğunu, sevgisiz ebeveynlerin sevgisiz bir toplum yarattığını, artık bütün bu olanlara “DUR!” demek gerektiğini söylemeyeceğim. Çünkü söylemek hiç anlamlı gelmiyor. Gözlerimizin önünde her gün kadınlar “Ölmek istemiyorum” diye çığlıklar atarak öldürülüyor. Zikretmeye bile insan olanın yüreğinin elvermediği birçok olay ciddi ciddi yaşanıyor. Öldürmeyin, tecavüz etmeyin, ses çıkarın falan demeyeceğim çünkü bunların yaşanmaması için söylenmesi gerekmesi bile o kadar tuhaf ve nitelenemez şekilde saçma ki. Bir insanın gözler önünde öldürülmesinin ve buna bir tepki verilmemesinin bir sorun olduğu kafaya vura vura anlatılması gereken bir şeyse eğer, o zaman Av Mevsimi’ndeki Cem Yılmaz bize “bakış açınızı değiştirin” diyor demektir. Demek ki çok yanlış yere bakıyoruz aslında.

Şimdiye kadar olan yazımda umutsuz bir tablo çiziyor gibi görünmeme aldanmayın; “kader”in aksine “umut” ve “onur” kavramlarına bayağı bir itibar ediyorum. Yaşar Kemal’in topraklarındanız sonuçta! Fakat umutluyuz, motorları maviliklere süreceğiz diye yazıp story paylaşmakla hiçbir şey değişmiyor. Değişse keşke ama değişmiyor. İnsanca koşullar altında yaşamak, sonradan edinmemiz gereken bir şey değil. Bu bizim doğal hakkımız. Korkmadan, çekinmeden, sürekli panik olmadan, barbarlığa maruz bırakılmadan yaşamak hakkımız ve başka bir dünya mümkün. Bunun farkına varın. Kader diye bir şey yok ve hiç olmadı da. Evet, bu çürümüş ve kokuşmuş bir lağım çukuru zihniyetine sahip coğrafyayı bile değiştirebilmek mümkün.

İnanmak istemiyorum, bilmek istiyorum. -Carl Sagan

Dilan Yılmaz

Beden ve Cinsellik

İnsanlar fiziksel görünüşleri ile başkaları üzerinde mutlaka bir etki bırakırlar. Bunun en temel sebeplerinden biri bireyleri ilk olarak fiziksel görünüşleri ile algılamamız ve buradan yola çıkarak bazı çıkarımlar da bulunmamız. Bu çıkarımları yaparken de içinde bulunduğumuz kültürden çoktan etkilenmiş olarak yapıyoruz. Küçüklüğümüzden beri maruz kaldığımız sosyal roller, beklentiler, söylemler hepsi bu çıkarımda birleştirici bir etkiye sahip.

Bu durumu literatüre dayalı açıklayacak olursak karşımıza ‘Beden Sosyolojisi’ kavramı çıkıyor. Anlamlar ve sembollerle oldukça ilgili olan beden sosyolojisi bireyi toplumsal hayat içindeki deneyimleri ile ele alır. Örneğin her toplumun olgunlaşmaya ve yaş almaya bakış açısı kendi içinde zamana da bağlı olarak çeşitlenebilmektedir (Wallace &Wolf, 2012: 501).

Zamansal ve kültürel olarak bakacak olursak ki bu bakış açımız zaman bağlamında 19. ve 20.yüzyıllarda özellikle Avrupa’da gerçekleşen Paris Komünü, İşçi eylemleri, kadın ve azınlık hareketleri, savaşları ele alıyor, tüm bunların bireyselleşmeye ve toplumların yapılarına olan etkileri önemlidir.

Örneğin; geçmişte geleneksel toplumlarda yiyecek bulmanın zor olması nedeniyle kilolu olmak üst sınıf mensupluğu göstergesi olarak algılanırken, özellikle az önce değindiğimiz gibi bireyselleşen ve modernleşen  toplumlarda ise zayıflık idealleştirilmektedir (User, 2010:135).

Tabi bedene yönelik bu algı insanların fiziksel görünüş algısını etkilemekte bu da romantik ilişkilerini etkilemekte. Tüm bu döngü ilişkilerin yaşanış şekillerine ve bireylerin cinsellikleri ve cinselliği algılayışlarını da etkilemekte. Cinselliğe bakış açısı özellikle 20.yüzyılın ilk çeyreği ile değişmeye başlamış daha sonraları 1960’larda gerçekleşen cinsel devrim ile bu durum küresel olarak da algılanmaya başlamıştır.

Mastürbasyonun özellikle dini inançlar kaynak gösterilerek uzun bir dönem ( ki 20.yüzyıl ortalarına kadar bu düşünce sürmüştür) sapkın bir şey olarak ele alınması düşüncesi Michalina Wisłocka’nın 1978 yılında yayınlanan  ‘A Practical Guide to Marital Bliss’ adlı kitabı ile Avrupa’da ve ülkesi Polonya’da önemli ölçüde esnemiştir. Kitap yedi milyon kopya satmıştır. Yine kadın hareketinin de sonunda temel insan hakları gereksinimlerden sıyrılıp üçüncü dalga feminizme doğru yolculuğu da  bu dönemde olmuştur. Bu sıyrılma ile günümüzde kadın hareketleri ( farklı düşüncelere sahip yönleri de elbette vardır) farklı kadınlıkların da olabileceği  ‘queer’ hareketine çok daha yakındır.

20.yüzyılın sonlarına doğru geldiğimizde ise  ivme kazanan LGBTİ+ hareketi bugün 21.yüzyılın ilk çeyreğinde eşitlikçi uygulamaların daha da artması ile daha sağlıklı bir yer edinmiştir. Tabi bu uygulamalar çoğunlukla Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya gibi bölgelerde gerçekleşmektedir.

Tüm bunlar özellikle son yüzyılda beden algısının uğradığı değişim ve buna bağlı olarak değişen cinsellik ile de ilgilidir. Ancak daha geleneksel toplumlarda bu değişim o kadar kolay ve çabuk olmamaktadır. Özellikle  otoritelerce kişisel alana çok fazla saygı duyulmayan toplumlarda kadın bedeni çocukluktan başlayıp tüm yaşam boyunca ötekileştirilmektedir. Genellikle bireyler kendi bedenlerini keşfetmemeleri gerektiği telkini ile büyür ve bu telkinlere eklenen dogmatik düşünceler ile kişiler bilimsel gerçeklikten oldukça uzak öğretiler ile yetiştirilir. Bu toplumlarda telkinlere uymayan kimseler ise sosyal olarak dışlanmakta ve bu bireylere yapılan baskı yine dogmatik düşünceler eşliğinde meşrulaştırılmaktadır. Bunun benlik algısına zararı kuşkusuz derindir.

Ancak 21.yüzyılda birçok kültürde aktarılan ne yazık ki doğruluğu bilimsel olarak reddedilmiş kavramlar da vardır. Bunlardan biri ‘Hymen’ dir. Toplumda daha çok ‘bekaret zarı’ ismi ile bilinen hymen, vajinanın dış açıklığını çevreleyen bir dokudur. TEDx Oslo’da konuşan Nina Dølvik Brochmann ve Ellen Støkken, konuşmalarında hymen in aslında bir mit olduğuna ve yıllarca tıbbi olarak bilinmesine rağmen açıklanmadığına değiniyor. Brochmann ve Støkken, hymen in kişiden kişiye değişen bir yapıya sahip olduğuna değiniyor ve ekliyor ‘’ Bazen şeritler halinde olabilir, birden fazla delik içerebilir ya da dilimlerden oluşabilir.’’ Bu durum da bekaret muayenesi diye bir şeyin olmayacağını açıklıyor çünkü hymen yapısı kişiden kişiye değişiyor.

Konuşmada aynı zamanda hymen in esnek bir yapıya sahip olduğundan yırtılma gibi bir durumun olamayacağına da açıklık getiriliyor. ‘’ Hymen, penisin vajinaya penetrasyonunda (penisin vajina ile birleşmesi hareketi)  yıpranamayacak kadar elastiktir. Bazen penise yer açmak için yırtılabilir ancak bu hymen i yok etmez.’’

Bu konuda 36 hamile kadın ile yapılmış bir deneyden de bahseden Brochmann ve Støkken, deney sonucunda sadece iki kadının vajinasında belirgin bir şekilde penetrasyon olduğunu  bulunduğunu ekliyor. Toplumun bize aktardığı mitlere göre ise bu deneyin sonucunda tüm kadınlarda bulunması beklenilirdi. Başka bir yönden bu mitler insanları ortak bir paydada buluşturmak açısından mitleri yaratanlar için yararlıdır. Herhangi bir konuda herhangi bir topluluğa ortak bir şey biçilmiş ve bunun üzerinden bir algı yaratılmış olunuyor. Özellikle medyanın, televizyonun geçmişten günümüze beden odaklı yayınları oldukça fazladır. Bu yayınlar bu mitleri oldukça desteklemektedir. Reklamcılık ve büyük sinema sektörüne sahip ülkelerde beden geçmişte sınırlar koyularak izleyiciye aktarılırken günümüzde sınırsızlık üzerinden bir sunum vardır. Örnek olarak 20.yüzyıl ortası ABD sineması verilebilir. Kadınlar genellikle sabah erkenden kalkar ve bütün gün ev içerisinde koşuşturur ve asla o önlerindeki önlük çıkmaz. Saçları sıkıca toplanmıştır. Ancak günümüzde durum böyle değildir. Tabi burada kadın hareketleri ve tüm insan hakları hareketlerinin payı da vardır. Bir de kapitalizmin eskiden sınır koyarak sağladığı kazancı kendi koyduğu sınırları kaldırarak kazanmaya çalışması isteği de etkili diyebiliriz.

Sonuç olarak tüm yazımda bahsetmiş olduğum değişimi beden ve cinsellik arasında kurduğum ilişki ile tasvir etmeye çalıştım ancak bu değişim siyasal, ekonomik, sosyal  ve bunları destekleyen medya, kamuoyu  gibi birçok düzlemden etkilenerek oluşmaktadır. Önümüzdeki yüzyıllarda da mutlaka yaşanacak olan bu değişimler kuşkusuz insanlığın kendi bedenine ve cinselliğe bakış açısını defalarca kez daha revize edecektir.

Kürşat KEŞAN

KAYNAKÇA:

Brochmann, Nina D. Støkken, Ellen. The Virginty Fraud. TEDxOslo. Video

User, İnci. (2010). Biyoteknolojiler ve Kadın Bedeni. Dişilik, içinde Kadın ve Bedeni, Edt: Yasemin İnceoğlu, Altan Kar), İstanbul: Ayrıntı Yayınları, ss.133-169

Wallace, A. Ruth&Wolf, Alison. (2012) Çağdaş Sosyoloji Kuramları: Klasik Geleneğin Genişletilmesi, Çevirenler: Leyla Elburuz M. Rami Ayas, 3. Baskı, Ankara: Doğu batı Yayınları.

Yazmazsam Ölecektim

“Saat onikidir söndü lambalar. Uyu da turnalar girsin rüyana. Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.”* 

Yazmasam ölecektim. Ölmemek icin yaziyorum.

4 ay oldu gecen Cuma. Biyolojik babaannem, öz annem, yaklasik 25 yillik ömrümün yoldasi, ebeveynim, ev arkadasim, en iyi dostum, ailem, yeryüzünde aidiyet duydugum tek insanin bedeni yanimdan gideli. Sözde basit bir ameliyatin ardindan dayanmadi kalbi. Daglar gibiydi. Kollari, onu yikarken bile cok güclüydü. Aslinda pek uzun boylu olmasa da dimdik ve kocamandi. Dünyanin en neseli, hareketli, güzel, zeki ve becerikli insaniydi. Öldügünü, yikarken kollari iki yana dogru düsünce idrak etti beynim. Ucagin bagaj kısmında bizle Izmir’e ucarken ne kadar üsüdügünü ve sogugu hic sevmedigini düsünerek agladim. Cocukken ben okullar acildigi icin Almanya’ya dönmek zorunda kaldigimda onun biraz daha Türkiye’de kalmasina icerler, ucaga binmeden aglamaya baslar ve yol boyunca aglardim. Bogazim günler öncesinden dügümlenirdi. O gelene kadar dogru düzgün yemek yemez, halalarima huysuzluk ederdim. Günler cabuk gecsin diye tek tek sayardim. Dünyanin en kötü üvey annesi ve en büyük hayal kirikligi olan babasindan kurtarmisti beni. Simdilerde biyolojik annemle asgari arkadaslik iliskisinde uzlasmamiza ragmen,degismez gercek su ki, terk edilmis bir bebegi sahiplenmisti babannem. Benim icin bir azizeydi.  Bir insan ne kadar cok sevebilirse bir insani iste o kadar cok sevmisti beni.  Hic tereddüt etmeden dedemle dördüncü cocuklari gibi kosulsuz, beklentisiz ve karsiliksiz sevmislerdi beni. Mutluydum. Dünyanin en mutlu insaniydim 4 ay öncesine kadar. Dedemin aniden aramizdan ayrilisi cok agir gelmisti ama babannem icin yasamistim, tutunmustum, toparlanmistim. Simdi bu yaziyi yazarken birlikte yasadigimiz evde kedimle tek basima, her gece yeni güne uyanmak icin kendimi motive ederek uyuyorum göz yaslari icinde.  


Haftalar öncesinde hissetmis ve aglamya baslamistim gidecegini bildigim icin. Biliyordum. Anliyordum ve agzim yara dökmüstü. Bogazim haftalar öncesinden baslamisti dügümlenmeye. 4 ay önceki Cuma eve gelip yataga girdigimde ben bu acidan ölmezsem hic ölmem dedim kendi kendime. Bütün bedeni kavrayan ve okyanusta bogarcasina derinliklere ceken koskocaman bir aci ele gecirdi beni. Agladim. Agliyorum. Her gün kahkahalar icinde sohbet ettigimiz, birbirimizden baska kimseye ihtiyac duymadigimiz, güclü bir yasamimiz vardi. Onu bunu cok özlüyorum. Bir cocugun biyolojik ebeveynleri tarafindan itilmesi toplum tarafindan trajedi olarak görülür. Toplum cocuga acimak ister. Ona acirken kendi dertlerini unutur. Hosuna gider vahvahlanmak. Konusacak bir trajedi vardir. O cocugu her gördüklerinde veya her özel günde bu konu gündeme gelir. Anne babasi tarafindan terk edilen cocuk toplum icin hayata yenik baslar. Merhamet duygusu uyandirir. Oysa kimse kafasindaki aile kalibini sorgulamaz. Kimse o cocugun bambaska insanlarla bambaska bir yasam kurup romani mutlu sonla bitirecegine ihtimal vermez. Eksiklere vahvahlanmak yerine eksik degil farkli diyemez. Cünkü hayatta en cok biyolojik ebeveynlerin cocuklarini sevebilecegi sanilir. Bu yalnizca cok büyük bir yanilgi degil, ayni zamanda cok büyük bir haksizliktir da.  


Evet dogru, su an babannemin vefat etmis olmasi benim nefesimi hala kesiyor. Evet, hala cok sik ölmeyi düsünüyor, kedim icin sabahlari uyaniyor ve babannemin beni güclü görmek istedigini düsünerek yeniden hayata tutunuyorum. Bu kayip bana gercek dostlarimin ayiklandigi, hayatimdaki insanin acima sifa olma konusunda sinifta kaldigi, bir bakima tek basima oldugum ve biyolojik ebeveynlerim kendi kurduklari yeni ailelerde mutluyken su an bir yandan yazi yazip diger yandan burnumu silerek kendime acidigim gercegini degistirmiyor. Ama 25 yasinda cok sevdigi ve ebeveynlik iliskisi kurdugu annesini kaybeden diger insanlardan bir farkim yok. Evet, kabul ediyorum iliskimiz babaannemle biraz da beni dünyaya getrimedigiicin bu kadar özeldi. Cünkü mecbur olmadigi halde tercih etmisti annem olmayi. Sevmisti. Iste bu kelime daha da cok aglatiyor, sevgili okur.
Su an bedenimi olumlayamiyorum. Cünkü bedenim umrumda bile degil. Basit kücük bir solucan gibiyim. Ya da tirtil. O da bazen icimde biraz olsun umut yeserdiginde. Ama beden nedir ki zaten?  Toplum “hayali“ aileleri sevmez. Ne olursa olsun o senin annen , baban, hatta kocan der. Mesela bazi insanlarin dünyaya getirdigi her cocugu sevmedigine  inanmak istemez. Ya da bazen bir hayvana en cok bagli hissedebilecegimizi anlamaz. Hiyerarsi kurar. Bunun disinda olana acimak ister. Oysa onlarin hayali aile dedigi, bazilarimiz icin evlat kabul edildigimiz biyolojik olmayan ebeveynler, cok saglam dostluklar, cis-hetero olmayan ebeveynler, sahiplenip evlat kabul ettigimiz hayvanlardir. 
Simdilik nefes alirken bile gögüs kafesim aciyor. Simdilik zorlaniyorum ve tutunmaya calisiyorum. Mücadele ediyorum bu yeni hayatin yeni yükümlülükleriyle. Her sey parca parca. Ama simdi zor geliyor. Kendimi teselli edemiyorum simdi. Belki her sey eskisinden de güzel olur. Belki bu yaziyi tekrar okudugumda hayatimdan iyi ve güzel bir is cikarmis olurum. Hedeflerim gerceklesmis olur belki. Insallah öyle olur.  


Post scriptum: yazarken agladigim ve ellerim titredigi icin hatalar olabilir. Türkce karakterleri ekleyecek tahammülüm de yoktu, affet sevgili okur.  Hayrunnisa Akar  *Sezai Karakoc, Mona Roza

AYTA’NIN APOLETLERİ

Düştük müydü annemizin rahmine, sonrası bizden bağımsız. Bize annemizi ve babamızı seçme şansı tanımayan yazgı, bizi başka şeylerle de sınadı. Bu ne ergenlikte oldu üstelik ne ilk reglide ne de sünnette. Biz o rahimden çıktık, temizlendik, sarıp sarmalandık ve kucağa verildik ya, o an, şu an yaşadığımız çoğu şey başladı işte…

Ayta Sözeri, bir oyuncu. Aynı zamanda şarkıcı da. Google’a sorarsak  ‘’Türkiye’nin ilk trans oyuncusu’’

Fakat ben Ayta’nın, ona doğuştan verilen apoletleriyle ilgilenmiyorum.

Ayta’nın ona doğuştan verilen apoletlerini çıkarışını ne alkışlıyor ne de yuhalıyorum. Bana ne ki! Bana mı düşer takdir etmek ya da etmemek.

Ayta’nın kimliğinin rengiyle ilgilenmiyorum.

Ayta’nın bana göre çok güzel gülüşüyle ve çok güzel rakı içişiyle ilgileniyorum.

Merak, haddini bildikten sonra kötü bir şey olmuyor aslında. İnsanız, meraklıyız, hemen araştırayıp, neymiş ne olmuş, ne değilmiş ne olmamış bakmak istiyoruz.

Merakını giderdikten sonra o yorum yapma kısmı var ya o yorum yapma kısmı. O çok fena. Biz o kısımda deliriyoruz.

Dijital Topuklar’ın 2018 zirvesinde kendisiyle konuşma ve oturumunu dinleme fırsatını yakalamıştım.  Oturum soru-cevap şeklinde ilerliyordu. Eminim herkes çok uzun yıllardır tanıdığımız bir arkadaşımızı dinlemeye gelmişiz rahatlığını hissetmiştir o konuşurken. Salonda gözlemdiğim yüz ifadelerinden çok rahat okuyabiliyordum bunu.

Toplumun ‘’normal’’ kabul ettiği yani cinsiyeti doğduğundan beri ‘’kadın-erkek’’ olarak kalan bireylerin yaşantısına hayranlıkla baktık. Televole çocuğuyduk. 90’ların sonunda olan tüm magazinsel olaylara dahil olduk. Sonra birden bire ‘’Tarabya’da uşaklar, Etiler’de yumuşaklar’’ bir mit olup çıkmıştı karşımıza.

Yumuşak mı?

Biri de çıkıp demedi ki ‘’peki, Tarabya’daki uşakların cinsel tercihlerinden nasıl eminsiniz?’’ Erkek formunda gözükmeleri ‘’erkek’’ olduklarını, konuşmalarındaki ve hareketlerindeki ‘’erkeklik’’ten de yumuşak olmadıklarını mı anladık?

TV şovlarında ‘’yumuşak’’ olarak nitelendirilen kişiler alttan alta ezildi. Alttan alta mı? Kibar olmayayım, düpedüz, bile isteye aşağılandılar. Burada sunucu kadar buna razı gelen ‘’yumuşak’’ları da hatalı buluyorum. Hani bir söz vardır, ‘’Sen eşek olmayı kabul edersen sana semer vuran bol olur diye, teşbihte hata olmaz, durum buydu. Demek ki dedik, demek ki doğalı buydu. En azından ben çocukken bunu böyle algıladım ve kafamda böyle oturdu. ‘’Onlar’’ bir şov malzemesi, reyting ürünüydü. Yüzlerine karşı ‘’ibne’’ diyemiyorlar; ‘’top’’ diye sesleniyorlardı.

Ayta, sahnede alkışladığımız insanı sokakta yuhalayışımızdan bahsetti bize.

Halbuki bizden bir, iki kuşak üstü Zeki Mürenler’i, Bülent Ersoylar’ı bilerek büyüdüler. Sahnedeyken devşelen bu iki ismi delicesine sevdiler ve alkışladılar.

Ya sokakta?

Halkın Zeki Bey ile Bülent Hanım’ı sokakta görüldüklerini pek sanmıyorum da işte sokakta dediğim sahne dışında.

Ya sahne dışında?

 Alkışlandıklarını düşünmüyorum. Alkışlanmalarından kastım, sahnede görülen ve sevilen sanatlarına saygı duymak, şükran sunmak. Nasıl ki kendilerini dinlediğimizde cinsel kimliklerine değil de şarkılarına odaklanıyoruz; bu durumun sahne dışında da sürdürülemediğinden bahsediyorum. Sahnedeki atmosfer ile kendinden geçen dinleyicinin sokakta biraz efemine tavırlı gördüğü Sanat Güneşi Zeki Beyler’ine alttan alta baktıklarınıı, derince süzdüklerini, hatta kibirlendiklerini düşünüyorum.

Ayta Sözeri kendisini eşcinsel zannettiğini söylüyor çocukken: “O zamanlar internet yok. Halk kütüphanesine gidip bana eşcinsellikle ilgili bir kitap verir misiniz diyemezdim herhalde. Önümde iki rol model vardı. Ya Zeki Müren’sin, ya Bülent Ersoy’sun. Yıllar içinde aslında ikisinin birbirine ne kadar benzediğini öğrendim.”

Eh, sosyal medya yok o zamanlar. Lİnç yok. İstediğini Özgür ama hadsizce söylemek yok (ya da var ama hepimiz görmüyoruz, okumuyoruz işte.), nefret söylemleri yok, kendinden olmayanı yerden yere çalmak yok ama o kahrolası kibir her zaman var. Sosyal medya olsaydı, olacağı, yazılma olasılığı yüksek olan  şeyi yazıyorum: ‘’İbne Zeki dün ne güzel söyledin!’’

Ayta Sözeri, bir oyuncu. Aynı zamanda şarkıcı da.

Ve ben Ayta’nın, ona doğuştan verilen apoletleriyle ilgilenmiyorum.

Ayta’nın ona doğuştan verilen apoletlerini çıkarışını ne alkışlıyor ne de yuhalıyorum. Bana ne ki! Bana mı düşer takdir etmek ya da etmemek.

Ayta’nın kimliğinin rengiyle ilgilenmiyorum.

Ayta’nın bana göre çok güzel gülüşüyle ve çok güzel rakı içişiyle ilgileniyorum.

İkilemede sorun yok, kopyala- yapıştır hatası yok. Bilerek iki kere yazdım. Bazı duygular sık tekrar edildikçe, yazıldıkça, konuşuldukça anlaşılıyor, kalbe yerleşiyor çünkü.

Kimse iki bacağının ortasında duran şeyden kendisine bir pay çıkartmasın. Bunu ne şans ne de şanssızlık olarak değerlendirmesin. Kadınsan çiçeksin, erkeksen yiğitsin vb. Mitler artık karın doyurmuyor zaten.

Göğsümüzün soluna yakın duran bir organımız var; adına kalp deniyor. Şahsen ben arkamdan cinsiyetimle değil, ne yürekli olduğumla ilgili konuşulmasını dilerdim.

Ve ben Ayta’nın, ona doğuştan verilen apoletleriyle ilgilenmiyorum…

Düşüp kalktın mıydı sana sunulan yolda; düşüreni de kaldıranı da unutmazsın.

Üşütüp hastalandığında  çorbanı devireni de, sen titrerken senin üstüne titreyeni de unutmazsın.

Bedenin Ritmi ‘Beden Perküsyonu’

Bedeni algılamaya yönelik normlar, beklentiler her kültürde ve kültürlerin kendi içinde farklılaşabilmektedir. Ancak başka bir açıdan bu her kültürde evrensel bir biçimde bedene yer olduğunu da gösteriyor. İnsanlar kendilerini bedenlerini kullanarak ifade ediyor , örneğin; toplumumuzda bir yemeğin ne kadar lezzetli olduğunu ifade ederken yapılan parmakları yukarı doğru birleştirip aşağı yukarı sallama hareketi İtalya’da yemeği çok da beğenmediğiniz anlamına gelebiliyor. Çünkü bedenimizi kullanarak gerçekleştirdiğimiz hareketlerin anlamı kültürler arası farklılıklara takılabiliyor. Burada o kültürü tanımak bize hem yeni şeyler katacak hem de bedenimizi farklı kültürlerde farklı bir ifade ediş biçimine dönüştürmemizi sağlayacaktır.

‘Beden Perküsyonu’ ise bedenin kendi içinde sahip olduğu tüm farklılıkları kucaklıyor. Bedeni bir müzik enstrümanı olarak algılayan bu görüş temelde eller, kollar ve ayakların kullanımı ile başlayıp bedenin tümünü kullanarak yaptığımız ritmik hareketlerden oluşur. Keith Terry tarafından 1970’lerde kullanılmaya başlanmış ve yine Terry’nin önerdiği el , kol ve ayak hareketleri de bulunmaktadır. Terry ‘Body Music’ adlı makalesinde beden perküsyonu için ‘’ Muhtemelen ilk müzikti. İnsanlar davul çalmadan önce alkışlıyor, homurdanıyordu (ağız sesleri).’’ Diyor ve  önceleri bazı Güney Pasifik adası halklarında ve Morocco’da bedenin bir enstrüman olarak kullanıldığını söylüyor.

Türkiye’de ise Ezo Sunal Çocuk Atölyesi’nde beden perküsyonuna yer verilmektedir.

Girişte bahsetmiş olduğum kültürler arası ifade farklılıklarına geri dönecek olursak bence beden perküsyonunda da bunu görmek mümkün. Bazı kültürler kişinin kendi bedenini daha fazla tanımasını , dokunmasını içtenlikle onaylarken bazı kültürler bunu onaylamayabilir. Onaylamayan bir kültürde kişinin beden perküsyonuna başlaması kendi bedenini tanıması ve kendi beden ritmini oluşturması açısından çok yararlı olacaktır. Ya da kendi bedeninden hoşnut olmayan bir bireyde bedeninin ritmine kulak vermek istemeyebilir. Bence bedenimize dokunmak sanıldığı kadar kolay bir şey de değil. Hem bir o kadar ilkel hem de 21.yüzyıl da ki çok fazla norm içinde bir o kadar zor.

Çünkü beden perküsyonu sabahları gitmek zorunda olduğumuz iş, okul ya da yapmak zorunda olduğumuz sorumluluklar gibi bir şey değil. Bedeninin sesini dinlemek isteyene kapılarını sonuna kadar açıyor ancak en temel soru belki de bedenimizin sesini ne kadar dinlemek istiyoruz ?

Bu sorunun cevabını Terry’nin temel hareketlerinden oluşan küçük bir çalışma ile verebiliriz diye düşünüyorum.

Ellerimiz ile alkış hareketi yapalım ( istediğimiz kadar ve istediğimiz ritim ile ) ve daha sonra göğsümüze küçük vuruşlar yapalım. Ve bu hareketi en baştan üç defa deneyelim. Nasıl bir şey çıktı ortaya ?

İşte bu kısa hareket tüm yapanlarda farklı bir ritim oluşturuyor. Bir kişide daha fazla bir ses başka bir kişide daha az ses ya da fazla hareketlerden oluşuyor. O anlık bedenimizi o şekilde ifade etmiş oluyoruz. O anlık bizim ritmimiz tam olarak da o hareketlerimiz. En güzel yanı ise her beden perküsyonunda kendi bedenimizde farklı bir ritim bulabilecek olmamız.

Sonuç olarak kendi bedenimizin ritmine kulak verebilmek için şüphesiz kendi bedenimize dokunmak , hissetmek ve ardından oluşacak ritme kulak vermek gerekiyor. Kendi sesimize , ritmimize kulak vermek dileğiyle…

Kürşat Keşan

Aşktan Ne Anlıyoruz?

Herkese selamlar! Nasılsınız? Ben bu yazıyı yazarken günlerden 14 Şubat yani Sevgililer Günü. Kimi çiftler bu günü kırmızı kalpler, mumlar, balonlar vs. eşliğinde coşkuyla ve romantizmle kutlarken kimileri de Sevgililer Günü denen olayı saçma ve “kapitalizmin bir oyunu” olarak görüp sessizce yaşantısına devam etmeyi tercih etti. İkisi de görüştür, saygıyı hak eder.  Tabii ki sevgiyi göstermenin belirli bir günü olmaz, insan sevdiğine sadece bir gün için iyilik güzellik göstermez, göstermemeli. Bu konuda hemfikiriz. Peki bizim ilişkiden, sevgililikten, evlilikten anladığımız nedir, ne değildir; biraz bunu irdeleyelim mi?

İyi ya da kötü, az ya da çok hepimiz hayatımız boyunca birilerine ilgi duymuş ve sevgi, aşk gibi duyguları midemizde sıcacık hissetmişizdir. Karşı cinsimize, hemcinsimize, evcil hayvanımıza, saksıdaki begonyamıza, sessizliği paylaşabildiğimiz muhteşem dostlarımıza, babamıza… Aşk her yerde ve her şeye karşı hissedilebilen, zamanın ve mekanın ötesinde bir duygudur. Bu sebeple aşkı sınırlandırmak ve aşk duyulan şey her neyse onu sahiplenmeye çalışmak, zorla bir karşılık beklemek son derece hastalıklı bir duygudur. Geçmişten günümüze dek gelen ilişki anlayışında sahiplenmek, kıskanmak bu sebeple kriz yaratmak, kavga çıkarmak hatta şiddete başvurmak o kadar normalleştirildi ki bunları içermeyen ilişkileri sorunlu görmeye başladık. “Seven insan sahiplenir”, “erkek adam sevdiğini kıskanır” gibi pek çok sorunlu ifade de böylelikle dillerimize pelesenk oldu.

Yaşadığım örnek bir olay üzerinden devam etmek istiyorum. Birkaç yıl önce yeni evlenmiş bir tanıdığım annesiyle evliliği ve sorunları üzerine sohbet ediyordu. Eşinin doğru düzgün dışarıya çıkmasına, dar pantolon gibi beden hatlarını belli eden kıyafetleri giymesine izin vermediğini söylüyor ve bundan yakınıyordu. Annesi ise bunların normal olduğundan, henüz yeni evli oldukları için eşinin çekincelerini (?) haklı bulduğundan, onu sevdiği ve biricik gördüğü için kıskandığından bahsediyordu. O zamanki aklımla durumu yine de yadırgamış fakat ses çıkarmamış, üzerine düşünmek suretiyle heybeme atıvermiştim. Bugün, bir nebze de olsa kendi ayakları üzerinde durabilmeye ve yavaştan hayata atılmaya başlamış bir kadın olarak, kişileri birey olgusundan tamamen kopararak iki hayatı bir yapmaya, karşı tarafı sahiplenmeye ve üzerinde egemenlik kurmaya yönelik bütün ilişkileri yanlış, hastalıklı ve sevgiden uzak buluyorum. Aşk, aşk duyulandan bağımsız yaşanır. Bize aittir ve hep bizimle kalacaktır. Sizce aşk nedir?

Etrafımda mutlu ve sevgi, saygı ile temellendirilmiş evlilik çok nadir gördüğümü söyleyebilirim. Sosyolojik yapımızı irdelediğimizde evlilik olgusu bizlere ne ifade ediyor? Her bireyin belirli bir yaşa geldikten sonra -ne yazık ki çocukluk yaşları da bu kapsama alınarak ortaya korkunç bir tablo çıkarılıyor günümüzde- gerek üreyerek soyunu devam ettirme gerek hayatı birisiyle paylaşma ihtiyacından ötürü gerçekleşir evlilik. Tabii bunun dışında, evlilik devlet huzurunda verilmiş yasal bir söz anlamına geldiğinden çeşitli bürokrasi işleri için formalite icabı da yapılabiliyor. Fakat bu konumuz dışında olduğu için değinmeyeceğim. Hayat belli bir yaştan ölüme kadar olan süreçte birisiyle paylaşılabilir mi? Üstüne bir de çocuk yaparak soy devamlılığını sağlamak her insan için illa gerekli mi?  Çocuk sahibi olamayan kadın ve erkekler sorunlu mudur, eksik midir, düzeltilmeleri mi gerekmektedir? Birbirini seven her insan devlete ve topluma yasalar önünde söz vermek zorunda mıdır? Bana kalırsa evlilik bir toplum hastalığıdır. Özellikle zorunluluk olarak dayatılması ortaya akraba evliliği, görücü usülü gibi sağlıksız durumları çıkarmakta ve ilişkiler sevgisiz, saygısız, güvensiz halde temellendirildiği için çürük yapılar oluşmaktadır. Hatta “evlenmeden önce olmaz” zihniyetiyle yaşadığımız için sırf cinselliği deneyimleyebilmek adına -özellikle de kadınlar için geçerlidir bu yazılı olmayan kanun- ne olup bittiği bile anlaşılamadan atılabiliyoruz evlilik denen kurumun içine.

Evlilik de, imzasız yaşanan ilişkiler de beraberinde temel sorumlulukları getirir. Her şeyden önce kişilerin kendinin ve karşı tarafın bireyselliğine saygı duymaları gerektiğini çünkü sağlıklı bir sevginin ancak böyle gelişebileceğini düşünüyorum. Kimse kimsenin malı değildir ve hiçbir şey sahipliliği haklı çıkaramaz. Kadın arkadaşlarıma söylemek isterim ki seven erkek sahiplenmez, kıskançlık krizine girmez, sürekli kontrol altında tutmaz, dayak atmaz, küfretmez, sizi etrafınızdaki erkeklerden ve arkadaşlarınızdan uzak tutmaz, sosyal medya hesaplarınızı denetlemez, geçmişinizi ve geleceğinizi yargılamaz. Bunlarla yaşamak zorunda değilsiniz çünkü bunu hak etmiyorsunuz, çünkü bir erkek olmadan da varolabilirsiniz, çünkü çok daha iyisine layıksınız. Erkek arkadaşlarıma söylemek isterim ki hemen hemen aynı şeyler sizler için de geçerlidir. Sevgi şiddeti doğurmaz; şiddetin doğduğu yerde çoktan çürümeler başlamıştır. Ne zamanki karşımızdakini olduğu haliyle kabul eder ve karşılık beklemeden severiz işte o zaman aşk başlar.

Peki iyi diyoruz, güzel diyoruz da bütün bunları acaba hayatımızda ne kadar uygulayabiliyoruz? Bugün kadınlar olarak pek çoğumuz her zaman özgüvenle, dimdik ayakta duramıyoruz. O bel illaki bükülüyor bir yerde. Korkarak ve sindirilerek yetiştirildiğimiz için bir yerde mutlaka baskılara yenik düşebiliyoruz. Sanırım bu noktada asıl önemli olan düşe kalka yola devam etmek. Burada da kadın dayanışmasının, örgütlülüğün önemini kavrıyoruz. Sinmiyor, susmuyor, ataerkinin “sevgi” kılıfıyla dayattığı zorbalıklara müsaade etmiyoruz.

Sonuç olarak aşk herkese göre farklılık gösterebilir ama bilelim ki özsaygıdan ödün verilen ya da verdirilen yerde aşk yoktur. Kendimizden vazgeçtiğimizde sağlıklı birliktelikler yaşamamız söz konusu olamaz. Şiddet, dayak gibi unsurlar bir ilişki içerisinde asla kabul edilebilir değildir. Hepimiz birbirimizle varız ve bütünüz; toplum bireyden ayrı düşünülemeyeceği gibi birey de toplumdan bağımsız olarak var olamaz. Hem birbirimizle hem ayrıyız; kişisel alanlarımızı korumalı ve karşımızdakilerin kişisel alanlarına saygı duymalıyız.

Kız kardeşlik müessesesinden sevgilerle…

Dilan Yılmaz

YOK DEĞİL, ÇOK OLACAĞIZ

Kadın…

Bu konuda o kadar çok tevatür var ki aklınız durur. Bir kadın olarak benim bile hayretle inanamadığım bir çok saçmalığı içinde barındırıyor Anadolu. 

Aslında Türkler’de kadın başka bir yerde, baş köşede, yönetimde en basiti, ki pek basit değildir, ev yönetiminde büyük söz sahibi. Hani ben sizin Han’ınızım ya karım da benim Han’ım diyen atalarımızdan kalan Hanım kelimesinden evrilen Kadın anladığımız kadarıyla saygılı bir konuma sahip. O zamanlar, kimse cinsiyetlerini küçümsemek adına “kısmı” kelimesiyle birlikte anmıyor isimlerini. Daha kimse saçlarının uzun ama akıllarının kısa olduğunu falan iddia etmemiş. Hiç kimse daha onları kaşık düşmanı ilan etmemiş. Karnındaki sıpa ve sırtındaki sopa ile de öyle aman aman kimse daha pek ilgilenmiyor. 

Siniriniz bozuldu mu?

Benim bozuldu!!!

Rezilliğe bak…

Deyimlere, atasözlerine bak…

Kadın kısmı ‘az’ olacak hep. Her yaptığı şeyi ‘az’ yapacak. Az yiyecek, az konuşacak, az karışacak, az soracak, az harcayacak, az gezecek, az makyaj yapacak, az giyecek (burdaki az çok fazla kıyafeti olmayacak anlamında, yoksa ….), fikrini az beyan edecek, zaten fikri olmazsa daha iyi…

Ha bir de ‘az’ gülecek…

Bu çok önemli, çokça gülmek ‘hafif meşreplik’ ( bu kelimeye dayanamıyorum, tüm tüylerim diken diken oluyor) emaresi.

Kahkaha falan, o artık kesin kanıt!!!

Her şeyi az yapacak kadın…

Kadının çok olması bir tek gebelikte istenir. O çok olmalı bak…

Çünkü o da tek başına değil. Diğer cinsin dahli var da ondan. Yine çok olunacak, ataerkiliz ya onlar çok olacak böylelikle.

Kadın hep az olacak….. Erkek ise hep çok ve aşırı olacak. Evlat yetiştirirken eskiden eskiye hep böyle bir öğretiyle yetiştirildiğini ya da genel eğilimin bu minvalde olduğunu  hepimiz biliriz.  Erkeğin öfkesi bile aşırı ve ağız dolusu ifade edilirken kadının kahkahası bile dert millete…. Kahkahasının tonundan ahlak bildirgesi bile yazar bizim toplum kadın için…. Azar azar yok olacak uzun vadede…. 

Tacizi, tecavüzü, şiddeti, çocuk gelinleri, berdelle istediği dışında evlendirilenleri, töre baskısı altındaki kadınlarımızı, şiddet görenleri, işyerlerinde cinsiyet mobingine uğrayan, etek boyu veya rujunun rengi  yüzünden etiketlenenleri şöyle bir düşündüğümüzde hepsinin amacının kadını azaltmak olduğunu anlarsınız. En önemlisi kendi hayatındaki basiretini azaltmak kadının… 

Bırakın bizi bilinçaltlarınızda oraya buraya koymayı, ittirmeyi, ötekileştirmeyi… Biz çiçek falan değiliz, duygusal olmak ve benzeri haller sadece bizim tekelimizde değil. Kadın olmak bir üstünlük veya ayrıcalık değil, aksine bir cinsi bir durum. Az olmamız ya da çayı koymamız sadece sadece toplum öğretisi ya da baskısı… Biz çok olmalıyız, tek istediğimiz bu…. 

Cinsiyet yanlısı değil, insan yanlısı olun…

Hepimiz önce insanız….

Unutmayın…

Anladığın kadar özgürsün!!!!

Melike Pehlivan İşler

SÖZCÜKLERE ÇOK TAKILALIM, NE DERSİNİZ?

İnsanlığın en eski, en özgün eseri “dil” dir. Dil yaşamımızdaki en sosyal varlıktır. Doğar, evrilir, büyür hatta ölür. Fazlasıyla kültürel bir varlıktır aynı zamanda. Onu kullanan insanların bilinç altını dahi ortaya serebilen gücünün hafife alınmaması gerektiğini düşündüğüm çok önemli bir yaşam aracıdır dil. “Dil” olmadan hayata devam etmek çok kolay olmaz,  o yüzden altı boş, “sözcüklere çok takılmayalım.”  eleştirisi bana her zaman çok aptalca gelmiştir. Tüm hayatımızı kuran dilde neye takılmamamız gerek?

Dilde cinsiyetçilik tüm dünya dillerinde vücut bulmuş bir problemdir. Cinsiyetçilik en basit ve en anlaşılabilir tanımıyla cinsiyete bağlı toplumsal rollerin kalıplaşmasını destekleyen davranış, koşul ve yaklaşımlardır. Bunun dilde yansıması da dilde simetri veyahut asimetri ( bay / bayan), erkeğin rolünü normal kadının rolünün aykırı olduğunu ifadesi (kadın doktor) ve kadın cinsiyetinin aşağılanarak kullanılması şeklinde olmuştur.

Dili kullanmakta hepimizin emeli anlaşmak, iletişim kurmak, anlatmak ve anlaşılmaktır. Kendimizi ifade edip özgürleşme telaşı içinde kullandığımız dil, içinde milyonlarca yılın kültürünü, gelişimini, değişimini barındırır. Atasözlerimizi, deyimlerimizi ve tabii ki küfürlerimizi incelediğimizde hepsinin ne kadar fazla cinsiyetçi olduğunu görürsünüz. Evde, okulda, sosyal medyada sosyal çevrede bu dili duyarak ve kullanarak büyüyen nesillerde kelimelerin etkilerinin normalleşmesi olağandır. Ki öyle de olmuştur. İlkokul öğretmeninin bir erkek öğrencisine “Ne bu kız gibi giyinmişsin; çıkar o hırkayı.”  demesi izlerini silemeyeceğiniz bir cinsiyet faşizmine dönüşebilmektedir. Bir annenin kız evladını uyarırken “kız kısmı öyle mi oturur?’ söylemini kullanması kadına özgü davranış kalıplarının olduğunu ve bazı vücut davranışlarının kadınlarda seksi çağrıştırdığı kanısını oluşturmaktadır. Bununla birlikte bacaklarını ayırarak oturan erkekler ile ilgili herhangi bir deyim geliştirilmemiştir. Hayret!!!

Bir meslek erbabının cinsiyeti kadın ise vurgulanır bizim dilimizde. Hatta Türkçe’de bir ek var, aslı Türkçe değil tabi, -e eki…. Hakim – hakime, müdür – müdire gibi… Eril dil burada da referans alınarak konuşma dilini etkilemiş, kültürel olarak cinsiyetini belirtme ihtiyacı duyulmuştur, sebebi çok derin kanımca….           

Küfürler….

Küfürlerde biz kadınlar hep baş roldeyiz. Birine kızdıysa biri, onun anasının cinsel organından başlıyor derdini anlatmaya… Orda da seçtiği cinsiyet kadın. Sonra bir fiilin yapılması gereken insan olarak cümlenin nesnesi oluyoruz… Biz kadınlar olmasa küfür edemeyecek kimse. Orospu kelimesini hakaret olarak kullanıp yine kadın üzerinden nemalanıyor küfür; kadın ve cinsel ilişkinin kadın tarafını ilgilendiren yönünü ifade eden kavramları kullanarak vücut buluyor dilimizde. Evlenmek dahi “kız almak / vermek” olarak tanımlanıyor Türkçe’de. Evlilik üzerinde hakimiyetini yitirdiği düşünülen erkekler için kullanılan deyimler bile kadını temel alan kavramlardan oluşmuş:  “iç güveysi”  ve “hanım köylü” gibi…

Riyakar olmayacağım; ben küfür ederim. Az duyulmuş küfürler de bilirim. Bazı duyguların, kızgınlıkların, kırgınlıkların en tatmin edici anlatımının da küfretmek olduğu konusunda da çoğunuzla da hemfikirim. Ama  bir kadın olarak,  küfür dilinin bu eril tahakkümünün de farkındayım. “ Karı gibi ağlama, erkekler ağlamaz.” mottosuyla büyüyen erkek neslin kızgınlığını, öfkesini, şaşkınlığını, sevincini -kabul edin ya da etmeyin- cinsel organı ve işlevi  üzerinden ifade etmesi çok normal aslında…  Normal olarak tanımlamak abesle iştigal, bilincindeyim fakat ucu kesildi diye yemekli düğünlü kutlamalar yapılıp, kaftanlar giydirilip,  altınlar takılınca adamlar onu da bir şey sanmış olabilir…

“İnsan dili konuşmaz, dil insanı konuşur.” Der Heidegger

Biz ne isek, hayata karşı kendimizi nerede konumlandırıyorsak  dilimiz de onun aynasıdır. “Söylemek istediğim anlaşılmıyor mu?” gibi temelsiz savunmalarla dilimizi temize çıkarmaya çalışmayalım. Kullandığımız deyimleri, ettiğimiz küfürleri cinsiyetçilikten mümkün olduğunca arındırarak dilimizi temizlemeye özen göstermeliyiz. “Ben aslında öyle demek istemedim; onu kastetmedim.” gibi savunma mekanizmalarını da çalıştırmayalım….                            

Bizden gayrısı kullanınca sorun oluyorsa biz kullanınca da sorundur, sakın unutmayalım. Vasatı ve çirkini yeşertip, yaşatıp durmayalım. Dilimiz bizim aynamızdır…. Dikkat edelim…

Anladığın kadar özgürsün….

Melike PEHLİVAN İŞLER