Feminizmden Korkuyor muyuz?

Selamlar sevgili dostlarım. Bugün, sürekli üzerine düşündüğüm ve pek çoğumuzun da kafasını kurcaladığını bildiğim belli başlı konuları tartışmaya açmak istiyorum.

Beden Olumlama’ da “Kadınlar Ne İstiyor” başlığı altından her yazımda farklı konuları ele almak suretiyle yazıyorum fakat bu hafta sohbet havasında gelişen, kendi kendime bir nevi sanal bilinç yükseltme grubu olarak da düşünebileceğimiz bir içerik oluşturmak istedim. O yüzden bu yazıyı okuyan sevgili dostum, bir kadın ya da başka bir öteki(!) olarak yalnız ya da yersiz yurtsuz olmadığını ve her zaman seninle aynı duyguları paylaşan birileri daha olduğunu bil.

Feminizm dediğimiz kavram en temelde insan haklarının, düşünce ve ifade özgürlüklerinin gelişip yer bulmasıyla ortaya çıkmış bir ideoloji. Tarihsel süreçte çeşitli gruplar arasında farklılıklar göstermiş, yer yer çarpıtılmış ve amacından saptırılmış olsa da bu ideolojinin nihai amacı cinsiyetçiliği, cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırarak kadını var etmektir. Devrimci feminist grupların savunusu bu olsa da, geçmişte reformist feministler dediğimiz gruplar feminizmin temel amacını kadına erkeklerle eşit haklar verilmesi ve istihdam alanında bir varlık sağlanmasına indirgemiş ve bu durum cinsiyetçilik sorununu aslında göz ardı ederek mücadeleyi yanlış bir çizgiye sürüklemiştir. Çünkü, istihdam da dahil olmak üzere her alanda kadının sağlıklı bir şekilde yer bulabilmesinin önündeki en büyük engel cinsiyetçiliktir. Dolayısıyla bu gemici düğümünü çözmek, sorunun bütününü ortadan kaldırmanın ilk ve en önemli adımıdır.

Gündelik yaşantımızda, her ne kadar kendimizi feminist, eşitlikçi, demokrat vb. olarak tanımlasak dahi -hepimiz bunları savunmuyoruz tabii, şu an böyle tanımlayanlarımız için konuşuyorum- aslında hepimizin içindeki cinsiyetçi canavara kulak verdiği zamanlar oluyor. Sinirlenince amına koyayım, orospu çocuğu gibi küfürler etmenin yanı sıra fareye benzer bir sesle konuşmasına “uyuz olduğumuz” sınıftaki o kız hakkında arkadaşımıza çemkirmemiz, bireylerin eşitliğinden bahsederken evde bütün işleri annemizin yapmasına ses çıkarmayışımıza ve ev işlerinin onun “görevi” olduğunu benimseyerek bu şekilde yaşamamıza kadar cinsiyetçilik hayatımızın her köşesinde kendine yer buluyor. Oysa çoğu zaman fark etmiyoruz bile. Ev işi annenin görevidir, küfür etmek rahatlatır, salak kızların arkasından konuşulur, kadınlar bir araya gelince dedikodu yapar ve birbirini çekiştirir, kadınlar tehlikeli yaratıklardır… Bunlar toplumsal hafızamıza yerleşmiş ve silip atmanın bir günde mümkün olmadığı, artık kalıplaşmış olan yanlış yargıların sadece bir kısmıdır. Galiba işte tam bu noktada, bireylerin kendini feminist olarak sıfatlandırması biraz güçleşiyor. Çünkü cinsiyetçiliği yenmenin bilinçle gelişecek bir süreç olduğunu fark etmiyoruz da bunun bir yemin, bir oruç olduğunu düşünerek cinsiyetçi bir küfür ettiğimizde, bir kadını kıskandığımızda filan feminizmimizin bozulacağını düşünerek başlamaktan çekiniyoruz. Aslında bunun dediğim gibi bir süreç olduğunun farkına varmalı, kendimize feminist demekten çekinmemeli ve içimizdeki cinsiyetçi canavarla mücadele etmeye bir an önce başlamalıyız.

Hayat iyidir, güzeldir, her şeyiyle yaşanmaya değerdir. Kitaplar, hayvanlar, ağaçlar, bulutlar, aşk… Feminizm, çoğu zaman farkında olmasak bile bizlere, varlığına alıştığımız için zamanla artık görmemeye başladığımız bu güzellikleri gerçekten görebilme, tasavvuf yoluyla açıklamaya çalışırsak “kalp gözüyle görebilme” olanağı da sunuyor. Çünkü feminizm, kadınlara her şeyden önce kendilerini sevmeyi ve özdeğerlerinin bilincine varmayı öğretiyor. Bununla birlikte toplumsal hayatta aslında mutsuzluk ve huzursuzluğumuza sebep olan pek çok şeyin cinsiyetçilik kaynaklı olduğunu görmeye başlıyoruz. Dedikodu, fesat, küfür, kıskançlık… Bunların üzerimizde yarattığı gerginliği ve hayatımıza örttüğü karanlığı keşfettiğimizde de aslında içimizde bir dönüm noktası yaşıyoruz. Kadın kadına birbirimizin arkasından konuşup kuyusunu kazmak yerine -yıllardır bize böyle öğretildi çünkü; kadın kadının kurdudur ve bu tehlikeli dünya dışı varlıklar daima birbirinin ayağını kaydırmak için pusuda bekler- derdimizi, sıkıntımızı paylaşıp çözüm üretmek noktasında ortak paydalar arayınca, dayanışıp destekleşince aslında kız kardeşlikten güç alarak yalnız olmadığımızı ve hiç de olmayacağımızı görüyoruz. Sonra o karanlık yavaş yavaş üstümüzden kalkıyor, güneş ışıkları pencereye hiç olmadığı kadar güzel vuruyor, köpekler daha neşeli havlıyor… Kız kardeşlik biz kadınlara, bunca öteye kaydırıldığımız, vurulduğumuz, yağmalandığımız bir dünyada büyük güç veriyor. Amacım bilinçli kadınlar cenahıyla ilgili olarak popülist bir söylem yaratmak değil; burada yazdıklarım tamamen feminizmle bilinçli olarak tanışmamın hayatıma olan getirileridir ve abartılmadan, dramatize edilmeden yazılmıştır.

Feminizm kadınlara özgürlüğünü, bireyselliğini ve aynı zamanda kadın dayanışması yoluyla toplumsallığını, kahkahalarını, gerçek aşkları, mücadeleyi, bilinçli olmayı vadediyor. Öyleyse bir kere daha soralım: Ne kadar feministsiniz? Ya da feminizmle ilgili yadırgadığınız, aklınıza yatmayan noktalar neler? Sizi feminist mücadeleyi desteklemekten alıkoyan şeyler neler? Bunları etraflıca düşünmek ve üzerinde belirli kararlara varmak, mücadelenin doğru anlaşılabilmesi ve kavranabilmesi açısından büyük önem taşıyor. Aksi takdirde feminist dendiğinde akla gelen şey erkekleri öldürmek isteyen çok öfkeli bir lezbiyen kadın güruhu olabiliyor. Oysaki ideoloji içerisinde erkeklerin desteği de ciddi yere sahiptir. Düşünsenize; kadınların yanı sıra erkeklerin de aynı zamanda topluma hiçbir şey borçlu olmadıklarını haykıran bu düşünce sistemi erkek arkadaşlarımızın varlığından tamamen kopuk olarak düşünülebilir mi? Böyle bir durum mümkün olmadığına göre gerek kadınların üzerindeki “zayıf ve küçük olmalı, sığıntı ve korunmaya muhtaç kalmalı” gerek erkeklerin üzerindeki “büyük ve güçlü olmalı, koruyup kollayan olmalı” temelinden oluşturulan basmakalıp dayatmaları reddetme yoluna beraberce gidilmeli. Hepimiz taşın altına elimizi koymalı ve haykırmalıyız: SANA HİÇBİR ŞEY BORÇLU DEĞİLİZ DÜNYA!

Korkuyor olabiliriz, yadırgıyor olabiliriz, anlayamamış olabiliriz. Feminist ideoloji, üzerine tek  makale okunarak kavranması mümkün olan bir şey değildir- tıpkı bütün diğer düşünce sistemleri gibi. Bana kalırsa, cinsiyetçilikle mücadele etmeye başladığımız ve bunu bilinçli olarak yapabilmek için öğrenme, araştırma yoluna gittiğimiz andan itibaren kendimizi feminist olarak nitelendirebiliriz. Mühim olan kavramın içini boşaltmadan, aksine içini doldurabilmek için uğraşarak çabalamaktır.

Hadi bugün korkularımızın üzerine gitmeyi, okumayı, araştırmayı, çiçek sulamayı, hayvan beslemeyi, ruhumuzu ve kalbimizi kirleten alışkanlıkları bırakmayı seçelim. Şöyle güzel, sakin bir müzik açmayı, ayaklarımızı uzatıp en sevdiğimiz kitabı elimize almayı ve bir çay demleyip dostlarımızla içmeyi seçelim. Kalbimizi, ruhumuzu ve beynimizi iyiye, güzele açalım. Bugün bir şeylerin ciddi ciddi değiştiği bir dönüm noktası olsun hepimiz için.

Kız kardeşlik müessesinden sevgilerle.

Dilan Yılmaz

YOU MEAN A WOMAN CAN OPEN IT?

Öğretme işi biraz karışıktır. Hele bizim toplumumuz gibi profesyonellik konusunda kafası allak bullak toplumlarda işler sarpa sarabilir, ki sardı. Kısa tanımı davranış değişikliği geliştirmek olan eğitim öğretim birden fazla enstrümana sahip bir bilim dalıdır aslen. Görsel olan enstrümanlar çoğunlukla Peripheral Learning  kapsamında kullanır. Materyaller eşliğinde farkında olmadan öğrenme / öğretme tekniği demektir Peripheral Learning. Sinema, televizyon ve medya her zaman bilerek yada bilmeyerek bu tekniğin enstrümanı gibi işlev görmüşlerdir tüm dünyada. Bunların içinde her kesime ulaşımı çok kolay ve sık olan reklamlar farkında olmadan öğretme tekniğini kullanan ve  bana göre istismar sinemasının karakteristiklerini  gösteren en çarpıcı  enstrümandır. Reklamlar bir araçtır, evet, her an her yerde karşımıza çıkan, bilinçaltımıza işleyen ve fark etmeden öğreten en önemli istismar aracıdır.

Reklamlarda kadın ve bedeni  iki şekilde karşımıza çıkar: birincisi_ seyirlik cinsel bir obje, ikincisi ise cinsiyete dayalı role bürünmüş evcil bir imge. Tüketim vurgusu kadın üzerinden yapılacaktır elbette. Bizim gibi evdeki kadını “kaşık düşmanı” gibi kepaze bir deyimle içselleştiren toplumlarda bu vurgunun öğretiye çevrilmesi hiç de zor olmamaktadır.

  “cinsellik sattırır” ilkesinin en çok kullanıldığı alan olan reklamlarda kadın bedeninin temsil biçimleri yirmi iki ayrı bağlamda uzun bir listeye sahip fakat ben burada yüzdelik olarak ilk üç sırayı paylaşacağım sizlerle. Reklamlarda %60 oranında kadın nesne olarak, %38.78 oranında doğrudan seks objesi olarak, %37.73 oranında da ürünle bağlantısız beden olarak kullanılmaktadır. Bu yüzdelerden de anlaşılacağı gibi reklam sektöründe kadın bedeni başlı başına bir projedir. Tıpkı sinemada olduğu gibi eril, üstten ve öğretici bir bakışla, enstrüman olarak kadını kullanarak, cinsiyetçi bir bakış açısı ile fark etmeden öğretme yoluna gitmiştir. Bu öğreti sadece erkekler üzerinde filan da ete kemiğe bürünmemiştir. Kadın nüfusu üzerinde elle tutulur bir etki bırakmıştır reklamlar; kadın kendini tüketici aynı zamanda satıcı  bir cinsellik olarak görmeye teşne buluvermiştir. Reklam ikna etme yöntemini kullanır. İkna etmenin en kolay yolu içselleştirmekten geçer. İçselleştirip ikna olan alıcı akabinde  davranış değişikliğine gider. Alış veriş başlar ve bu da düzenin belki de en ufak oyunudur.

  Reklamlardaki kadın, 60 larda en sancılı dönemini yaşamıştır. Hani şu meşhur ketçap reklamını hatırlamayanınız yoktur: “ you mean a woman can open it ….?” Sloganını kullanan reklamı. “Kep her where she belongs / Kadını ait olduğu yerde tutun.”  Ve benzeri sloganlar ve mutfakta dahi kadını yetersiz gösteren reklam sektörünün açtığı  çakıldaklı yol, kadın ve bedeni çok sattırır ilkesinin üzerine kurulu dev bir para kazanma sektörüne dönüşmüştür. Örtülü öğretisine her gün yenilerini ekleyen sektör kadın çalışanın da çok  fazla olduğu çalışma dallarından da biridir aslında.

İdealize edilmiş bedenlerle, her daim makyajlı, bakımlı genelde zayıf vücutlarıyla reklamlarda dondurma yiyen, tavuk pişiren, kahve içen, çikolata yiyen, traş olan kocasının yüzüne sonra da kendi  dudağına dokunan kadınlar resmedilirken çamaşır deterjanı reklamlarındaysa ev hanımı rolündeki kadını kilolu ve az makyajlı bir kadının resmetmesi ise sektörün senin algını ne kadar kötü niyetle istismar ettiğinin en bariz örneğidir.

Kimse kusura bakmasın günümüzde erkek traş bıçağı reklamında illa bir kadın imge kullanma takıntısının altmışlı yıllardaki ucuz numaralardan pek farklı olduğunu düşünmüyorum ben. Traş bıçağı satmak için kadını kullanmak  ve cinselliğe çağrışım yapmaya çalışmak en basit anlatımıyla acizliktir. Tonla paranın döndüğü bir sektör artık bu kadar aciz olmamalıdır bana göre…

Psikolojik ve sosyolojik alt yapısı çok kuvvetli manipülatif yönü yüksek reklamlar ile savaşımız yine onun kullandığı taktiklerleri kullanarak psikolojik temel üzerine yürümelidir ki başarılı olabilelim. Reklamlardaki bu kemikleşmiş kadın bedeni algısını yıkmak adına güzel örnekler de görmeye başladığımızı inkar edecek değiliz en azından son zamanlarda…  Temelleri sağlam olan bu yapıyı değiştirmek uzun zaman alacaktır elbette. İlk adımımız farkındalığımızı sağlamak ve arttırmak  olmalı kanımca. Televizyon sebebi ile erişiminin çok kolay olduğu ve sosyal medya ayağı ile yerini de sağlamlaştırdığı düşünülürse uzun yıllar savaşımızı sürdürmemiz gerektiği aşikardır. Keşke reklamların bilinçaltımıza yaptığı etkilerini sinemadaki 25. Kare olayı gibi elle tutulur mahkemelere yansımış bir ispatı olabilseydi ama  maalesef yok. Aslında paraya karşı verilen bu savaşın kazananı da belli belki de ; yine çok içimize dönmeden büyük resmi gördüğümüzü herkese ilan etmekte fayda var. Öyle değil mi.

Melike Pehlivan İşler

To The Bone ( Kemiklerine Kadar )

Aneroksiya nervoza, çok düşük beden ağırlığına neden olacak biçimde yiyecek tüketiminin sınırlandırılması ve sonuç olarak bireyin vücut kitle endeksine göre sahip olması gereken ağırlıkta olmamasını ifade eden bir yeme bozukluğudur. Burada önemli olan noktalar kişinin kilo almaktan korkması, şişmanlamaktan korkması ve bu nedenle kendi yiyecek alımını kısıtlamaya gitmesidir. DSM 5 ( Ruhsal Bozukluklar Tanısal Ve İstatistiksel El Kitabı) ‘de aneroksiya nervoza bu tanılar ile yer almaktadır. Aneroksiya nervoza tanısı alan kişilerin vücutlarının bu duruma dayanamamasından hayatlarını kaybettikleri  ya da intihar teşebbüsünde bulundukları sıkça görülmektedir.

To The Bone ise bizlere genç Ellen’ın hikayesini aktarıyor. Ellen , çizim yapmayı seven ve çizimlerini Tumblr’da paylaşan bir genç kızdır.Yaptığı çizimlerdeki vücut ölçülerine sahip olmak isteyen bir takipçisinin intihar etmesi sonucu bu durumdan oldukça etkilenir ve kendini çok kötü hisseder, çizim yapmayı bırakır. Babası ve annesinin boşanması ve yeni evlilikler yapmaları ise aile yaşantısını ikiye böler ve Ellen’in rahatsızlığı ilerler.

Çok az yemek yemeye başlar ve yediği yemeklerden sonra ise mekik çekerek, koşarak aldığı kalorileri yakmaya çalışmaya başlar. Öyle ki kaburgaları çok net bir şekilde sayılacak hale gelir ve vücudu kendini sıcak tutmak için tüy çıkarmaya başlar. Babası ve onun yeni eşiyle kalan Ellen , üvey annesi tarafından çeşitli terapi merkezlerine götürülse de hızla kilo vermeye devam eder.

Bir gün üvey annesi ona çok iyi bir doktor bulduğundan bahseder ve onu Dr.William Beckham’a götürür. Dr.Beckham , Ellen’a onu tedaviye ancak o gerçekten isterse kabul edebileceğini söyler. Burada doktorun söylemeye çalıştığı şey aslında yeme bozukluklarının inatçı olmasından kaynaklıdır. Çünkü yapılan çalışmalara göre yeme bozukluları olan birçok kişinin aile yaşantısında büyük problemler görülmüştür ve bugün tedavi süreçlerinde sıklıkla aileler ile birlikte terapi yapılmaktadır ki bu kişi içinde ailesi içinde zorlayıcı olabilmektedir.

Ellen kısa bir süre düşündükten sonra terapiyi kabul eder ve Dr.Beckham onu içindekilere ‘eşiktekiler’ adı verilen bir terapi evine gönderir. Evdeki herkeste Ellen gibi yeme bozukluğuna sahiptir. Evin belirli kuralları vardır ve Ellen bu kurallara uymadığı takdirde atılabileceğini de tam olarak eve ilk girmiş olduğu gün öğrenir. Ancak yine ilk günlerinde bu kuralların ihlal edildiğini de görür. Kendisi de daha öncelerde yaptığı mekik çekme, hızlı yürüme gibi alışkanlıklarını devam ettirmeye çalışır.

Evde kişilerin kaldığı odalarda kapı yoktur. Bu yemek saatinden sonra koşarak , kusarak ya da direkt yemeği çıkararak enerji alımını kısıtlayıcı hareketler yapmamaları içindir. Ancak evde aylardır bulunup olumlu yönde ilerleyenlerde  bulunmaktadır.

Ellen ise uzun bir süre yemek yememek için direnir ve en sonunda evden çıkar ve annesinin yanına gider. Annesi ona rahatsızlığının onu çok üzdüğünü söyler ve Ellen’a kendi kucağında  biberon ile süt içirmeyi teklif eder.Ellen ilk başta bunu reddetse de birkaç saniye içinde kararından geri döner ve bu adım hikayenin gidişatını da değiştirecek bir adım olur.

Aslında son sahnede yeme bozuklarında genellikle görülen aile ilişkilerindeki kopukluklara yapılan atıf da önemli bir nokta. Çünkü yapılan çalışmalar yeme bozukluklarına sahip kişilerin aile ilişkilerindeki kopukluklardan kendilerini sorumlu tuttukları ve yeme davranışına bunu bir tür kendini cezalandırma gibi yansıttıklarının hiç de az görülmediğini ortaya koymaktadır.

Son olarak yeme bozukluklarının beden olumlama ile ilişkisine bakacak olursak; beden olumlama kişinin kendi bedeni hakkında söz sahibi olan olduğunu, belirli ölçüler ve normlar ile ( sıfır beden gibi…) bedenin sınırlandırılamayacağını ve olumlama kısmı ile de bu normların kişilerin ruhsal durumlarına olan olumsuz etkisini ortadan kaldırmayı ve pozitif bir algıya çevirmeyi ele alır. Ancak bu olumsuz algılar kişiden değil tıpkı normlar, beklentiler gibi çoğunluğun algılama şeklinin kişiye dayatılmasından kaynaklıdır.

Sonuç olarak ‘Beden Olumlama Hareketi’ tıpkı cinsiyet çalışmalarındaki queer gibi bir merkezin dağıtılış hareketidir. Çünkü beden tek tip değildir ve çoğuldur ve çoğul olan bir e-şeyin tek bir merkezde toplanması bir tek tipleştirmedir ve doğru değildir.

Kürşat Keşan

Benliğin ifade aracı olan bedeni saran giysilerin toplumsal güzellik ideallerinin dayatılmasında sembolik bir araç olmasını reddediyoruz.’

(Atölye Ren Röportajı, Gözde Karatekin – Hayrunnisa Akar)

Geçen haftaki yazımda hızlı modadan bahsetmiştim ve bunun bir yazı dizisi olacağını ifade etmiştim, pek sevgili okur. 2019 yılı hepimiz için daha iyileştiğimiz, güzelleşmeye ruhumuzdan başladığımız bir yıl olsun istiyorum. Daha düşünceli, daha zarif yaşayalım istiyorum. İşte bu yüzden ne yazık ki içinde yaşadığımız, doğayı, kadınları, sahici ve özgür olan her güzelliği tahakküm altına almaya çalışan bu sistemi eleştirmekle yetinmek istemiyorum.

Sana bir sürü değerli kadını  tanıtmak istiyorum. Alternatifler sunmak istiyorum. Bu hafta hızlı moda serisinin ikinci bölümünde beni çok heyecanlandıran bir “yavaş moda” girişimciliğini konuk ediyorum. Atölye Ren’in kurucusu olan sevgili Gözde Karatekin’le her cümlesi ayrı başlık niteliğinde olan bir röportaj gerçekleştirdik.

Çevreye duyarlı, minimalist, yerel zanaatkarlarla adil ticaret ilkelerine bağlı ve “kadınların öncelikle kendi bedenleri, diğer kadınlar ve yeryüzü  ile şefkatli, özen gösteren ve dayanışmacı bir ilişki kurmasını“  hedefleyen bir giyim markası Ren.

Beden Olumlama Hareketi’ne konuk olduğu, sorularımı içtenlikle yanıtladığı ve değerli bilgiler verdiği için Gözde’ye çok teşekkür ederim. Keyifli okumalar…

Bize Atölye Ren’i ve kurucusu olarak kendini biraz tanıtır mısın?

-Merhaba, ben Gözde Karatekin. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunuyum. Yaklaşık 3 sene kurumsal çalışma deneyimim oldu. Kasım 2017’de tam zamanlı olarak Ren’i kurdum.

Ren,  İstanbul’da kurulmuş minimal, rahat ve fonksiyonel giysiler üreten doğaya duyarlı,  beden-kapsayıcı (size inclusive) bir giyim markası.

Temelinde sürdürülebilirlik ve sosyal sorumluluk ilkeleri yatıyor. Amacı kadınların öncelikle kendi bedenleri, diğer kadınlar ve yeryüzü  ile şefkatli, özen gösteren ve dayanışmacı bir ilişki kurmasını sağlamak. Bütün parçalar minimal sorumlu bir giyinme pratiğini tamamlayacak şekilde özenle tasarlanıp, incelikle dikiliyor. Şu an dikim sürecimiz İstanbul’da, diğer tüm operasyonlar Edremit’teki atölyemizde gerçekleşiyor.

Temel değerlerimiz: Şefkat, özen, özgürlük, çeşitlilik ve dayanışma.

Nasil bir ekibiniz var?

Ren için tam zamanlı olarak çalışan tek kişi benim. Üretim sürecinin yanında tüm operasyonel süreçleri yönetiyorum.

Üretim sürecinde tasarımları yapıyorum, kalıpları çiziyorum ve kumaşları dikime hazırlamak için gereken kesim ve diğer bütün ön işlemleri gerçekleştiriyorum. İstanbul, Kadıköy’de yaklaşık 25 yıldır terzilik yapan Tekin Ağabey dikim sürecinde bana destek oluyor. Çok uzun yıllar hazır giyim üretiminde bir çok firmada çalışmış. 3 senedir de kendi atölyesinde çalışıyor. Onunla adil ticaret ilkelerine dayalı bir şekilde çalışıyoruz.

Üniversiteden çok yakın 2 arkadaşım da bir çok süreçte Ren’e destek oluyor. Ben takım çalışmasına çok inanan biriyim ve fikirleri tartışmayı, paylaşmayı, birlikte geliştirmeyi çok seviyorum. O yüzden Merve ve Altay ile düşünsel temelde her şeyi birlikte yapıyoruz zaten. Operasyonel olarak ise, Altay tüm dijital pazarlama süreçlerinde destek oluyor. O da Datça’da kendi dijital pazarlama ajansını kuruyor bu sıralar. Merve ise PR süreçlerinde destek oluyor. İletişime geçmek istediğimiz kişi ve kurumlarla yazışmaları gerçekleştiriyor. PR stratejimiz üzerine çalışıyor. Bir yandan da tam zamanlı olarak kurumsal bir firmada çalışıyor.

Ailem çok destek veriyor. Örgü koleksiyonumuzdaki kazakları annem örüyor mesela. Kardeşim ve kuzenim modellik yapıyor. Aslında epey kalabalığız. Herkes tüm kalbiyle Ren’i büyütmeye çalışıyor.

‘Okulda beden politikası ve iktidar üzerine okumaya başladıkça aslında tüm bu kuralların bedenim ve “kendiliğim“ üzerinde kurulan toplumsal bir tahakküm olduğunu fark ettim.’

Alternatif moda sektöründe girişimcilik fikri nasıl ortaya çıktı?

-Alternatif moda sektöründe bir iş yapmalıyım diye düşünmedim aslında başlarda.  Benim derdim giyinmekle idi. Küçüklüğümden beri nasıl giyinmem gerektiği ile ilgili koyulan kuralları kabul etmekte zorlanıyordum. Okulda üniformalarla, çalışma hayatında “dress code”larla mutsuzdum.

Bedenimin şekli ve ölçüsü üzerinden, ve bu bağlamda giydiğim giysilerin uygunsuzluğu, yanlışlığı üzerinden zorlamalara maruz kalıyordum. Kendimi en kolay, en hızlı ve en severek giysilerle ifade ediyordum oysa. Yani “dress code” lara uymayan o her bir parçayı giymemin bir anlamı vardı benim için.

Okulda beden politikası ve iktidar üzerine okumaya başladıkça aslında tüm bu kuralların bedenim ve “kendiliğim” üzerinde kurulan toplumsal bir tahakküm olduğunu fark ettim. Münferit meseleler değildi yani. Kendi giysilerimi tasarlamaya ve dikmeye başladım önce. Hep ellerimle bir şey üretmekten zevk almıştım zaten. Örneğin, bahçe işleri ile uğraşmak, seramikle çalışmak, marangozluk bunlar da ilgilendiğim diğer üretim alanları.

Kurumsal hayatın değerleri ve düzeni de bana uymuyordu. Dikiş kursuna başlamıştım o dönemler bir de. Ayşenur Arslanoğlu’nun Kuzguncuk’taki atölyesinde, Terzihane’de, dikiş öğreniyordum. Ayşenur muhteşem bir kadın. Çok güçlü, yetenekli, zeki ve duyarlı.  Onun fikirleri, onun seçtiği yol, kendisi çok büyük ilham kaynağıydı. Kendime alternatif bir yaşam kurabileceğimi onun sayesinde fark ettim. 2017 yılının sonunda “denemeliyim artık” diye düşündüm ve istifa ettim. Bir kaç ay sonra Ren’i kurdum.

Tabii, okuduğum okul gereği toplumsal ve ekolojik meselelerle epey ilgili olduğum için hızlı moda endüstrisinin tahrip eden, sömüren ve yıkıcı etkilerinden haberdardım.Ren’i üzerine inşaa ettiğim üretim yöntemleri ve süreçler bir seçim değil o yüzden.

İnanıyorum ki bundan sonra kim ne iş yaparsa ya da yapacaksa yapsın, adil, ekolojik ve iyi yapmak zorunda.

Tasarımlarınızı popüler markaların ürünlerinden ayıran temel özellikler neler? Nasıl bir tasarım ve üretim süreciniz var?

-Bir ifade aracı olarak gördüğümüz giysilerimizin içinde bulunduğumuz topluma ve dünyaya nasıl bir etkisi olduğunun farkındayız. Yavaş Moda’nın üretim ilkelerini benimsiyor ve temiz, adil ve şeffaf olmaya gayret ediyoruz. Hakkaniyetli, incitmeyen, özen gösteren ve şefkat besleyen, kapsayıcı tasarım ve üretim modelimizden detaylıca bahsedeyim isterim.

Tasarım sürecine kumaş tedariği ile model belirleme süreçlerimizi bir arada yürüterek başlıyoruz. Doğal, kaliteli ve sürdürülebilirliğe katkı sağlayacak materyaller ile çalışmak birinci önceliğimiz.

Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde, depolarda atıl kalmış ya da fabrikaların ıskartaya çıkardıkları yüksek kaliteli, doğal kumaşların arasından, o sezon için aklımızda olan renk, desen ve dokuda olanlarını seçiyoruz.

Modelleri ve onları hangi kumaşlardan dikeceğimizi belirledikten sonra ilk numuneleri üretiyoruz ve test ediyoruz.

‘Sipariş üzerine üretim yapmak, sipariş veren kişinin isteklerine göre kişiselleştirme imkanı da sunuyor.’

Doğallık, kalite, dayanıklılık, rahatlık, fonksiyonellik ve estetik olarak kriterlerimize uygun olan modellerle stoklarımızı oluşturmaya başlıyoruz. Websitesi üzerinden yapılan satışlarda sipariş üzerine üretim yapıyoruz.

Bu sayede, üretim fazlası ve bundan doğan atık riskini azaltmış oluyoruz. Kumaş atık oranını minimize edecek şekilde, kesim işlemini gerçekleştiriyoruz. 

Sipariş üzerine üretim yapmak, sipariş veren kişinin isteklerine göre kişiselleştirme imkanı da sunuyor. Özellikle ölçü ve ürünün boyu konusunda müşterilerimizden kişiselleştirme talepleri alıyoruz. Buna imkan sağlayan bir sistem kurgulamak çok keyifli.

Kestiğimiz kalıpları, beden ve modellerine göre ayırıp, terzimiz Tekin Ağabey’e götürmek üzere paketliyoruz. Buraya kadar olan süreçte ben çalışıyorum. Bu işler, Edremit’teki atölyemizde gerçekleşiyor.

‘Tekrar tekrar, farklı amaçlarla kullanılabilecek bez torbalar kullanıyoruz.
Bu torbaları ben dikiyorum.’

(Ren’in usta terzisi, Gözde‘nin Tekin Ağabey‘i)

Dikim işlemi ise Tekin Ağabey’in Kadıköy’deki atölyesinde yapılıyor. Tekin Ağabey, 25 yıldır terzilik yapıyor. Gençlik yıllarında çırak olarak tekstil atölyelerinde çalışmaya başlamış. Son 3 yıldır, kendi atölyesinde işlerini yürütüyor. Yaptığı işi çok seven, titiz ve özenli birisi. Yeniliğe, kendini daima geliştirmeye ve dürüstlüğe önem veriyor. Tüm ürünlerimiz onun elleriyle incelikle dikiliyor. Yaptığı işlerin kalitesine hayran olmamak mümkün değil. Beni teknik anlamda da çok geliştiriyor.

Özenle dikilen ürünler, ekolojik paketleme çözümlerimizle paketleniyor. Tekrar tekrar, farklı amaçlarla kullanılabilecek bez torbalar kullanıyoruz. Bu torbaları ben dikiyorum. Yaptığımız işte, olumlu çevresel ve sosyal etki yaratmaya odaklanıyoruz… 

İstismar Sineması ve Kadın

Yakın zamanda “tecavüz” konulu yazımdan sonra sinemada bu mevzunun oldukça fazla beyazperdeye taşınmış olduğunu düşünmeden edemedim. Bizim dahi Türk filmlerinde “gazozuna ilaç atmak” klişesine sahip olduğumuzu inkâr edecek değiliz. Hayatın izdüşümü olan sinemada Nuri Alço’ ların oluşmasının hiç zor olmadığını ülkemizin kadına yönelik şiddet tarihçesini incelediğinizde anlarsınız. Bu şiddetin olağan (!!!) karşılandığı yıllarda bunun sinema ile beslendiğini inkâr edecek değiliz.” Beyazperdeye seni yansıtıyorum.” savunması ile aslında çoğu durumun olağanlaşmasına ve kanıksanmasına katkıda bulunuyoruz; evet, bu doğru…

         Bilinçaltımıza gönderme yapan hatta tam anlamıyla deşen sinema türü aslında istismar sinemasıdır. Böyle tekil düşünüldüğünde hoşa giden bir tanım gibi gelebilir; istismar edilen konular işlenerek toplumsal bilinci arttıran film türü gibi.

       Exploitation…

       Suç işleme, suça teşvik, kan, cinayet, şiddet, uyuşturucu teşviği ve kullanımı, cinsellik, Irkçılık gibi konuları tek başına ya da hep birlikte çiğ bir şekilde kimi zaman sanatsal kaygıdan uzak seyirciyi sömürerek kullanan sinema türüdür İstismar Sineması.O kadar çok çeşidi var ki aklınız durur; ana akımın pek fazla değinmediği ya da naif değindiği konuları ve olayları tüm çıplaklığıyla işleyebilir istismar Sineması. Seks, şiddet, korku sömürülür; bilinç altımıza seslenilir bu filmlerde. Korku filmlerinin birçok türü, nazi filmleri, hapishanedeki kadın filmleri, zenci istismar filmleri gore filmler, slasher filmler vs vs… Liste çok uzun inanın bana…

     Bilinçaltınızı deşerek sömürülecek konu o kadar çok ki, ama özellikle iki duyguyu sömürür bu filmler “tutku” ve “korku” Kafası karışanlar için bilindik birkaç isim söyleyeyim: Tarantino filmleri genelde istismar sinemasına referans olabilmektedir. Testere serisi ve gençlerin patır patır öldürüldüğü filmler istismar filmleridir.

      Kadın da dünyada en fazla istismar edilen cinsiyet olduğu için istismar sinemasının başrol oyuncusu kadın ve bedenidir elbette. Sinemada erkeğin gözlerinden görünen kadın, aslen erkeğin korkusunu yansıtmaktadır sinemanın ilk yıllarında. 70’ lerde popülerleşmeye başlayan istismar sineması 90’larda sansürün de kalkmasıyla ana akım sinemayı etkiler bir tür olmuştur; tabi bunda bağımsız sinemanın atağını da yadsımamak gerekmektedir. İstismar Sineması örneklerinde genelde kadın mağdurdur: tecavüz edilir, kesilir, öldürülür, kurban edilir, kaybolur, meta olarak kullanır… Bazı örneklerinde küllerinden doğarak intikam da alır ama bu intikam durumu doksanlı yıllarda ana akımın içine sızmasıyla başlamıştır, bir nevi yumuşamıştır istismar sineması. Özünde kadını bir imge olarak değil de bir meta olarak kullanan istismar sineması seksi merkeze aldığı örneklerinde işin tadını iyice kaçırmıştır.               

      Seks, kadın ve ölüm üçgeninde bir gidip bir gelen istismar sineması sinemanın akademik olarak en çok yazılıp çizilen dalıdır. Bu bağlamda da sinema görevini yerine getirip gerekli ya da gereksiz bilinçaltımızı su yüzüne çıkarmıştır diyebiliriz. İzlediğim istismar sineması örneklerini düşündüğümde yüzdesi yüksek bir bölümünde cinsel içerik türün en aranan özelliği olduğundan kadın ve bedeni baş roldedir.

      1920 lerde doğup, yetmişlerde gelişip doksanlarda da bağımsız sinemanın etkisi ve sansürün kalkmasıyla altın yıllarını yaşasa da istismar sineması; sanki tarihçesi sinema kadar eski gibi gelmektedir. Sadece istismar edilecek konular değişir, çeşitlenir. Aslında “sinema neyi gösteriyorsa ya da sen neyi anlıyorsan o” ise, bastırılan sana seslenen öteki sinema senin içgüdülerine itibar etmeni sağlamaya çalışıyor bir nevi… Her an birine tecavüze hazır, şiddet düşkünü, bastırılamaz ve kırılamaz egonun olduğunu hatırlatıyor ve seni korkutuyor. Bu tarz bir egon yoksa bile kuruyor belki de ve bu kurulumda da kadına yine baş rol veriyor. Bu tür, ahlak/ahlaksızlık,  iyi /kötü, güzel /çirkin, vahşi ve dinsel ya da sosyal tüm argümanlarını kadın ve kadın temelli felsefeler üzerinden kuruyor aslen; çünkü sinema seyircisini istismar etmenin en iyi ve en ses getirici yolu kadın üzerinden kurmak oyunu…

     Erkek traş losyonu reklamında bile kadın figürünün kullanılması bence bariz bir istismar sineması etkisi, komik, ama öyle… Yoksa ne işi var kadının o reklamda. Kadın hijyenik pedi reklamında görmedim bir erkek, varsa da ben bilmiyorum…. Bu da toplumsal riyakarlığımızın medyadaki yansımasının küçük bir örneği gibi durmuyor mu? Düşündüm de Türk televizyonlarındaki bazı film ve dizilerde bu türün incelenebilir örnekleri olabilir. Doğruyu söylemek gerekirse “Parçala Behçet” ile başlayan istismar Sineması örneklerimiz televizyonda “Kurtlar Vadisi” ne kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahip gibi görünüyor bana.

        Ezcümle, seks, şiddet, uyuşturucu, ırkçılık, korku gibi gerçek hayatta istismar edebildiğimiz tüm detaylar yedinci sanat da böyle vücut buluyor efendim. Sevin ya da nefret edin; isterseniz yokmuş gibi davranın ama en çok sinema okuması yapılan filmler istismar sinemasından çıkar. En önemli temsilcilerinden Trier’in de dediği gibi “İyi bir film ayakkabının içindeki taş gibidir, yürüdükçe batar.”

Melike Pehlivan İşler

Toz Bezi ya da Hızlı Giy, Genç Ölsünler


Geçenlerde çarşıda dolaşırken yanımdan henüz tanımadığım bir markanın paketleriyle bir sürü kadının geçmesinin akabinde “&OTHER STORIES” isimli mağazaya girdim. İskandinav stilinin yalın çizgileri, 90’ların çabasızlığı ve bugünün  Instagram filtreleri renklerinde kıyafet, ayakkabı, aksesuar ve iç çamaşırı şık bir butik havasında dizilmişti mağazaya.

Hayır sevgili okur, burayı Vogue dergisine çevirmeyi düşünmüyorum. Ama böyle yazmadan gözünde canlandıramazdım sahneyi. Açıkçası ilk bakışta gayet güzel ve şık görünen giysiler, biraz dikkatli baktığımda özensiz dikişleri, sentetik kumaşları ve gereksiz yüksek fiyatlarıyla kuşku uyandırdı içimde. 

Resim yeteneği ve el becerisi olan biri olarak ailemdeki terzilere kulak kabartıp en azından kaliteli bir giysiyi potansiyel toz bezinden ayırmayı biraz olsun öğrenmiş bulundum. Ve bütün bunlar olmadan da fiyatı görece yüksek, biz normal ölümlülerin ödeyemeyeceği markalardan kopyalanmış tasarımların hangi mağaza zincirlerinde satıldığını hepimiz biliyoruz. Kafalarda ampuller yandı mi? Elbette yükselen fiyat sıralamasıyla H&M, MANGO ve ZARA’dan bahsediyorum. 

Hemen telefonumu çıkarıp mağazanın internet sitesinde göz gezdirdim ve çok geçmeden &OTHER STORIES’in H&M’in lüks serisi olduğunu öğrendim. Peki nedir bu mağazadaki ürünlerin normal H&M ürünlerinden farkı diye üretim koşullarına bakarken site beni normal H&M’in üretim linkine yönlendirdi. 

Uzun lafın kısası aynı fabrikalardan çıkan kalitesiz ürünleri şık dekorasyon ve epilasyonsuz modellerle çağa uygun sözde body positive ve feminist reklamlarla H&M mağazasından üç kat daha yüksek fiyata yine kadın tüketiciye kakalıyorlar şekerim. 

Henüz Türkiye’de mağazaları yok, malum yazarınız Köln’den bildiriyor ama yakında gelir ve Instagram bloggerlari da “halkın erişebileceği şıklık” için muhakkak reklamını yaparlar.

Aslında bugün tatsız bir konuyla karışındayım. Yine duyar kasacağım, yine tercihlerden ve dönüşümlerden bahsedeceğim. Hem feminist ve beden olumlamacı, hem modaya süse püse meraklı biri olarak nerden geliyor bu değirmenin suyu diye üst baş konusunda da farkındalık yaratmak istiyorum. 

Ingiliz yazar Sophie Kinsella’nın “Confessions Of A Shopaholic” (“Bir Alışverişkoliğin İtiraflaları”) isimli kitabını okuduğumda  16 yaşımdaydım. Eğlenceli bir roman olmasıyla beraber alışveriş bağımlılığını ve yeni alınan giysilerin üzerimizde ne gibi etkiler oluşturduğunu gözler önüne seren bir kitap. Baş kahraman lüks mağazalardan alışveriş yapsa da o mağazaların da üretim yaptıgı fabrikalar orta sınıf tüketiciye hitap eden mağazalardan pek farklı değil. 

“Fast Fashion” yani hızlı moda H&M, MANGO ve ZARA gibi mağazalarda yani Sweatshop’larda satılan giysilere verilen ad. 

Sistem kısaca şöyle işliyor:

Bu giyim devleri ünlü modacıların tasarımlarını kopyalıyor. Kendi tasarım departmanları mevcut degil. Dolayısıyla yeni koleksiyonlar piyasaya çok çok hızlı sürüyorlar. Kopyalanmış tasarımları gelişmiş ülkelerin giyim kuşam köleliğini yapan üçüncü dünya ülkelerinde insanlık dışı şartlarda üretip kendi süslü isimleri altında satışa sunuyorlar. Çok fazla üretim yapıp mağazalarda iki veya dört haftada bir koleksiyon  değiştiriyorlar. Böylelikle her giysi en fazla bir ay “moda” oluyor. Sonra tüketici bir an önce yeni giysiler almak zorunda bırakılıyor. Zaten ucuz ve kalitesiz ürettikleri için alınan giysiler çok kısa ömürlü oluyor. Az paraya moda satın aldığımızı zannederek aslında çok paraya dolabımızda bir süre sonra rengi ve biçimi bozulduğu ya da modası geçtiği için giymek istemediğimiz eşya yüklüyoruz. 

Örnegin toplam maliyeti 4 Euro olan bir tişört üretilirken bu paranın 

-yüzde 50‘sini satan mağaza, 

-yüzde 25‘ini ismin sahibi firma kazanıyor 

-ve sadece geriye kalan yüzde 25’iyle fabrika ve nakliye ücretleri karşılanıyor.

Mağaza ve firma malum markalarda aynı olduğu için yüzde 75’lik aslan payı onlara düşüyor. 

Hindistan, Bangladeş, Kamboçya, Tayland, Myanmar ve Çin’deki  fabrikalar her tişört için sadece 1 Euro kazanıyor. Firmalar sürüden kazandığı için seri ve sürekli üretim yapılması gerekiyor. Bu nedenle binlerce işçi saatte en fazla 15 Cent karşılığında haftada 64 saat yasalara aykırı olarak çalıştırılmakta.

Yalnızca başta kadınlar olmak üzere yetişkin isçilerin sömürülmesi değil çocuk işciliği de en büyük sorunlardan biri. Bir sürü çocuk 6 yaşında başlıyor bu fabrikalarda çalısmaya. 

14 yaşından itibaren çocukların yüzde 50’si okula gitmek yerine sadece çalışıyor. Sağlıksız koşullar, tuvalet molasının dahi olmaması da cabası.

Fabrikalarda yangın tüpleri ve acil  çıkışlar gibi hayat kurtaran önlemlerin olmadıgı ve binaların çökmeye hazır eski ve kaçak yapıtlar olduğu da en geç Rana Plaza skandalından sonra ayyuka çıktı. 

24 Nisan 2013 Bangladeş’te bulunan Rana Plaza çöktü ve  1129 kişi hayatını kaybetti. Yazının başında bahsettiğim giyim devlerinin de fabrikadaki koşulları çok iyi bilmelerine rağmen üretime devam ettikleri ortaya çıktı.

Ama moda firmalarının yarattığı renkli dünyayı ırgalamadı tabii ki binlerce çocuğun ve yetişkinin yaşamını yitirmesi.  

Bu kadar veriyi öncelikle hazmetmek lazım. Gelecek haftaki yazımda “fast fashion” yani hızlı moda çıkmazından nasıl  çıkabileceğimizi yazacağım. 

Hayrunnisa Akar

Kadınlar Ne İstiyor: Özgürlük!

Herkese merhaba sevgili dostlarım. Beden Olumlama’daki ikinci yazımın girizgahını “kız kardeşlerim” diyerek yapmak isterdim fakat biliyorum ki içimizde erkekler de var. Çünkü ne feminizm ne de beden olumlama yalnızca kadınları kapsamıyor; toplumun cinsiyet, sosyoekonomik, sosyokültürel vs. konumları fark etmeksizin tüm kesimlerini içine alıyor.

İlk yazım olan “Kadınlar Yürüyor: Ne İstiyoruz”, yazmayı hedeflediğim seriye giriş minvalinde idi. Devamında kadınların ne istediği üzerinden çeşitli başlıklarla, düzenli olarak bu konuları konuşuyor olacağız. Eğer özellikle değinmemi istediğiniz, bunları konuşalım dediğiniz konular varsa bunları sosyal medya hesaplarım aracılığıyla bana mutlaka bildirmeyi unutmayın!

Bugün kadınların ne istediğini “özgürlük” kapsamında değerlendirelim istedim. Evet, hepimiz özgürlüğümüzü istiyoruz gayet tabii bir dürtü olarak fakat özgürlükten kastımız ne ve bu özgürlük nasıl sağlanabilir?

Ortalama bir Türkiyeli aile yapısında kız çocukları daha “edepli”, ağırbaşlı olmak üzere yetiştirilir. Eve giriş çıkış saatlerimiz, giyebileceklerimiz, aile içi sorumluluklarımız, geleceğe dair planlarımız hep bellidir ve sınırları çizilmiştir. Aile yapılarımız farklı farklı olsa da, yaşadığımız toplumun genel kabul görmüş normları içerisinde bu sınırların etkisini iyi kötü hepimiz, bütün kadınlar olarak hissederiz. Ben kendimi bir kadın olarak tek başıma var edebilmem için kendi imkanları dahilinde bana bütün olanakları sunan bir ailede yaşadığım için sanırım “şanslı” kesime dahilim. Şanslı diyorum çünkü kadınlığa her açıdan bu kadar çok ket vurulan bir toplum yapısında buna sahip olabilmek pek çok açıdan önünüzün açılmasını sağlar. Tabii ki bu kesime dahil olan çok fazla kadın var ama bunun tam tersi durumu kapsayan “şanssız”lar grubu oran olarak o kadar fazla ki, bununla mücadele edebilmek ve her kadına eşit hak sağlayabilmek için hepimize çok büyük görev ve sorumluluk düşüyor.

Aslında özgürlük diye bahsettiğimiz olgunun, temelde bütün toplum bazında ele alınması gerek. Belirli bir sistemin çarklarını oluşturuyoruz. Nikos Kazancakis diyor ki: “Özgür değilsin, yalnızca senin bağlı bulunduğun ip diğerlerininkinden daha uzun.” Yani aslında hepimiz, sistemin bize sunduğu çerçeveler dahilinde bir özgürlüğe sahibiz. Akşam yiyeceğin yemeği seçmekte özgürsün ama o yemeği hazırladığın gıdaların geldiği süreci, geçirdiği kimyasal işlemleri düzeltme, değiştirme, seçme özgürlüğüne sahip değilsin. Çok basit ve temel bir örnekti.

Bu bağlam içerisinde, özgür olmayan bir dünyada özgür olmayan bireylerin durumunu sorgularken kadının yerini ele almaya çalışmak, kadına sanki ayrıcaymışçasına bir özgürlük alanı yaratmaya çalışmak, Camus’nun Sisifosunun çabaları gibi zor ve anlamsız görünüyor. Oysaki komplike görünen ve dolaylı olarak anlatmaya çalıştığım; zaten özgürlüklerimizin kısıtlanmış ve engellenmiş olduğu bir dünyada, topyekün bir kurtuluşu sağlayabilmek için öncelikle kadınlar özgür kılınmalıdır. Ancak kadına temel hak ve özgürlüklerin tanındığı bir dünyada gelişme ve ilerleme söz konusu olabilir. Bunun yolunun aileden geçtiğine inanıyorum. Kız çocukları ne kadar özgüven sahibi, eğitimli, ahlaklı, kültürlü, merhametli yetiştirilirse o kadar kalkınma sağlanabilir. Aynı şekilde erkek çocukları da ne kadar aynı özelliklere sahip olarak yetiştirilirse kadının öneminin farkına varacak bilince sahip olur ve önümüz o kadar açılır.

Sanattan bilime, kültüre, felsefeye varana kadar kadınlar olarak kendimizi bütün bu alanlarda var etmemiz gerekir. Tabii bunun için de en başta öldürülmememiz gerekir. Hukuk sistemi ne kadar adaletli işlerse o kadar güvenlik sağlanır. Erkekler aileden ne kadar düzgün yetiştirilirse bu güvenlik ihtiyacı da bir o kadar azalır. Ailede başlayan özgürleşme ve özsaygı bilinci, hukuğun kadını tanımasıyla birlikte bizi kadının her alanda etki gösterdiği, adil bir toplum düzenine götürür.

Kadınların özgürlüğü hiçbir bireyin ya da topluluğun vicdanına bırakılmamıştır. Dolayısıyla kadınlara özgürlük verilmesi bahsi, hiç kimseden gece yarısı eve dönebilme izni alabilmek gibi bir şey değildir; toplum normlarını kadının var olduğuna, erkek bireylerle eşit haklara sahip olduğuna, kendini birey olarak var etmesi gerektiğine evriltme meselesidir.

Bütün kadınların acıları, aşkları, kahkahalarıyla var olduğu ışık dolu günlere!

Sevgiyle…

Dilan Yılmaz

The Man!

Tanımayanımız yoktur sanırım Brando’yu. 1950 Sineması‘nın ikonu Marlon Brando 1924 yılında dünyaya gelmiştir. Bazı sinemacılara göre bir efsane iken, bazılarına göre de neden efsane oldu hala tartışılmalıdır, 2004’de vefat etmesine rağmen. Ailevi problemleri olan, oğlu ve kızından yana bahtsız olan Marlon Brando çok az replik kullanarak ” ikon” olabilmiş nadir artistlerdendir. Beyaz fanilası ile ekranda belirmiş Brando sonraları karşımıza Sicilyalı görmüş geçirmiş mafya babası  babamız, olarak çıkınca zaten daha fazla konuşmasına gerek kalmamıştır. Annesi ve kız kardeşleri oyuncu olan Marlon Brando’nun ailevi bir farkındalık ve yatkınlık sebebiyle kendini Beyazperdede bulmasının hem kader hem de şansı tabi ki… Brando hiçbir yere sahip hiçbir şeye sahip olmayabilir belki belleğimizde ama o method yönteminin en iyi uygulayıcısıdır. Tabi bunda Stella Adler den öğrenmesini de büyük rolü olduğu yadsınamaz. 1947’de “Arzu tramvayı” tiyatro oyunu ile başladığı serüveni hepimizin Aşina olduğu “the men, a Streetcar named Desire, Vira Zapata, The Wild One, on The waterfront, Guys and Dolls geldi sırayla…

On the waterfront – Rıhtımlar Üzerinde ile Oscar dahil almadığı ödül kalmadı ve 1950’lerde sinemada” The Man – adam” oluverdi… Hepimiz aşinayızdır onun James Dean ile fotolarına. Ezilmişin ve azınlığın hep yanında olan Brando’nun 55 ten sonra çektiği filmler seyirci üzerinde aynı etkiyi yaratmıştır. Bu arada bir Yönetmenlik tecrübesi, iki de evlilik tecrübesi olmuştur. Kızılderililerden eşcinsellere kadar herkesin sesi olmaya çalıştı Hollywood’da. Fakat onun için her şey yolunda gitmiyordu Hong Kong’lu Kontes komedi filminde oynasa da The Chase’de sağlam dayak yese de efsane bitiyor dedikoduları peşini  bırakmıyordu. Derken ” The Godfather—Baba” geldi ve taşlar yerine oturdu; ikinci Oscar geldi, hani şu reddettiği Kızılderili haklarının ülkesinde temsil edilmesini protesto ederek almadığı… Sonra vazgeçtiğini ve ödülünü istediğini de beyan etmiştir ama…

Komik…

Kazandığı parayı ailesinde yoluna gitmeyen durumlar için harcamak zorunda kalan Brando, konuk oyunculuk döneminin ardından devlet yardımı ile yaşadığı bir dönemin sonunda 2004’te vefat etmiştir.

Niye anlattık bu kadar Brando yu?

1972’de Bernardo Bertolucci imzalı Paris’te Son Tango filminde oyuncu arkadaşı Maria Schneider’ e tecavüz sahnesinde haber vermeden gerçekten tecavüz etmiştir Brando. Yönetmen de gayet her şeyin farkındadır. Doğaçlama gelişen bu olay, kahvaltıda gündeme gelir çekimden önce ve kadın oyuncuya o anda haber verir. Hatta iğrenç bir tereyağ de ayrıntısı var da var söz etmek istemiyorum. Ölmeden önce yönetmen itiraf eder bu durumu oyuncunun reaksiyonu gerçek olsun diye yaptığını söyler ve kendini savunur. Lakin Maria Schneider için sonrasında işler hiç istenildiği gibi gitmez, psikolojisi bozulur, hastanede yatar. Ağır psikolojik tedaviler görür. Bunun ikinci sebebi de pornografik rollerinin teklif edilmesi olmuştur tabiki… Maria’ nın tecavüz sahnesinden haberdar olduğunu, bilmediği tek şeyin tereyağ detayı olduğu sonrasında yönetmen ve filmin görüntü yönetmeni tarafından dile getirilmesine rağmen Maria orijinal senaryoda olmadığını ve çekim öncesinde bahsedildiğini üstüne basa basa belirtmiştir…

Neyse…

Eninde sonunda bu sahne kadın oyuncunun ruhsal sorunlar yaşamasına, psikolojik tedaviler görmesine  intihara meyletmesine ve en sonunda kanser sebebiyle ölmesi yol açmamış diyebilir miyiz?

Kimin hakkı var buna?

Kızılderililerin düşğü durum falan diyerek Oscar’ı reddeden  erdemli adam nerede?

Bir kadının ya da bir erkeğin vücudu üzerinde film çekiyoruz, gerçekçi vesaire olalım mantıyla bu pervasız ve ahlaksız tutumu nasıl sergiler siniz???!!!!!

19 yaşında genç bir kadın….

Yazık yazık…

Ve sonrasında kendisine porno film tekliflerinin gelmesi…

İnsanoğlu çok çirkinsin. çok çirkin…

Film sattı, çok konuşuldu, çok seyredildi yönetmen ölmeden önce itiraf etti bu durumu. Bir nevi günah çıkardı bize ama Brando benim gözümde tüm  babalığını yitirdi. tüm yaşamını her türlü insan haklarına saygılı olduğunu göstere göstere yaşayan, kızılderililere ülkesinde yapılanları protesto etmek için Oscar’ı reddeden adamın yapacağı iş mi bu?

Hani  saygılıydık insana ve insan haklarına?

Yakışmadı

Devletin tahsis ettiği bungalov evde yalnız başına ölmesinin pek çok sebebi olabilir, belki de olmayabilir de  başrol oynadığı bir bu çirkinlik benim için, sinema seyircisi için büyük bir hayal kırıklığıdır.

Hiç kimsenin bir başka kişinin vücudu Üzerinde şu veya bu sebeple, hiç bir sebeple, hiç bir şart altında tasarruf yapma hakkı, o bedeni kullanma hakkı yoktur….

Olamaz, olmayacaktır…

Anladığın kadar özgürsün…

Melike Pehlivan İşler

Anne, Kadına Bak!

Hastalık özünde zor bir kavramdır. Hasta olmak ise kavramdan öte hasta için bir gerçektir… Her yere seninle gelen, yanından ayrılmayan, sevilmeyen, pek de istenmeyen bir akraba gibidir tabiri caizse… Atamazsın da satamazsın da hastalığını ve emarelerini…

Ben Sedef hastasıyım. Baba dan miras bu bana… Saçım, tırnağım her türlü tutulumum tamam…. Tedavisi çok meşakkatli bir hastalık da zaten tedavisi var demek en hafifinden kandırmaca…
Yok aslında, hele genetik kodunuzda varsa hastalık hep bir yerinizden hortlar…

Tabi Sedef hastalığı fiziksel görüntüyü muazzam derecede değiştiren bir hastalık hepinizin malumu… Gören herkesin bu konuda bilgisi olduğu bizim ülkemizde eğitim ve futbol gibi muamele gören bir hastalık Sedef…
Herkes ucundan kıyısından “kaynımda da var” tadında Sedef hastalığına hakim, tedavi konusunda bilgi sahibi, falancasında varmış, sarımsakla zencefilli ezmiş karıştırmış sabah akşam sürmüş hiç kalmamış tadında reçeteleri hemen oracıkta vermeye teşne iyi niyetli yurdum insanı benim yıllarca sabrımı denedi…. 
Asansörde, telefonda, hastanede iğne yaparken, okulda, toplantıda dahi…. Kolunuzdaki nedir hocam diye sorulur mu veli toplantısında? 
Soruldu bana… Tabi sonra gelsin reçeteler….. 
Her yerinizde kabuklu ve pul döken lezyonların olması zaten sıkıntılı ve depresifken  bu fahri cildiyeciler yetmiyormuş gibi bir de merakına yenik düşen şaşkınlar hayatı zorlaştırır.

Mayo, bikini…. 
En zoru olabilir bir Sedef hastası için…. 
Babam hiç girmedi denize, bence bu yüzden…. 
Beni eliyle gösterip “Anne teyzeye ne olmuş?” diye bağıran çocuğa annesinin kızışını hiç unutmam…. 
Evet, bu eğitim evde başlıyor. “Hiç kimsenin fiziksel durumu, eksikliği, fazlalığı, varlığı, yokluğu ile ilgilenmememiz gerektiği” eğitimi ile birlikte “kendini kabul etme ve sevme” eğitimi….

Ben Sedef hastalarının bulunduğu bir evde büyüdüğüm için kabul mekanizma kolay çalıştı, ama bu benlik bir durum inanın…. Sedef hastalığı hastalarının depresyon oranı çok fazla  çünkü hepiniz konuşuyorsunuz…. 
Şunu sürsene, akşamları sürecekmişsin, bi ilaç çıkmış Amerika’ da, onu ve bunu karıştır, kaynat her sabah iç aç karnına, bi hoca varmış nefesi kuvvetli seni götürelim de bi okusun…..

Yatarken dişini fırçalamaya üşenen birinin bana her akşam vücudumun zaman zaman yüzde kırkına rutin olarak merhem sürmemi salık vermesi bana hep gülünç gelmişti bu arada….

Ağızdan alınan ilaçları etkili ve baskılı ilaçlar olmasına rağmen uzun süre kullanılmaz, geçici rahatlama sonrası başa dönersiniz. Çoğu da kanser tedavisi sırasında tesadüfen bulunup geliştirilmiş ilaçlar olduğundan ağır ilaçlardır… Öyle doktor tavsiyesi ve tahlil yapılmadan kullanılmaz…

Hastalığın kolayı, rahatı, sevilen hiç yok bilirim. Ama insanların dış görünüşleri ile ilgili soru sorma ve tavsiye verme hakkımı nereden edindiğimizi bilmiyorum…. Böyle bir hakkımız yok, sistem hastalıkları görünür etkiler bırakır özellikle ciltte, saçta;bu kaçınılmaz bir durum….
Biz hastalar olarak bununla yaşamayı öğrendik ki ben şahsen çok başarılıyım. Hayatlarını kendilerine zindan edenler var….
Yapmayın…..
Sizin de bir ömrünüz var….
Lütfen kendinizle barışın….
Vücudunuzu ve hastalığınız kabul edin….
Hasta olmadığı için kendini şanslı sayan insanlara da tavsiyem, lütfen “yüzüne ne oldu?” diye pat diye sormayın asansörde….. “Yüzün hep mi kırmızı?” diye sormayın….
Sormayın…. 
Kırmızı başlıklı kızın masalındaki kurt çıkıvericek içimizden maazallah, senin yüzün, ağzın falan derken… 
Hafazanallah.. 

Anladığın kadar özgürsün….

Melike Pehlivan İşler

Yeni Yıl İçin Üç Niyet

2019’ a girmemize bir hafta kaldı. İster yeni yılı şaşaalı bir kutlamayla karşıla, ister evinde sevdiklerinle, ya da en çok sevmen gereken kendinle gir 2019’ a. Geçen yıl belki zorluklarla geçmiş olabilir. Belki kalbin kırılmış olabilir. Seni üzen ve ruhuna acı veren şeyler yaşamış  olabilirsin. Pek çok defa yeniden başlayıp yari yolda kalmış olabilirsin. Hayatınla ilgili vermen gereken kararları, yapacağın planları ben veremem elbet. Süslü püslü laflar edip boş vaadler veremem. Ama hepimizin ruhuna iyi geleceğine inandığım  küçük tavsiyelerim var bizim için.

1- Başkalarının olumsuz düşüncelerinin/ davranışlarının bizi aşağıya çekmesine izin vermeyelim

Psikolojik şiddet günümüzde hala küçümsenen fakat çok yaygın maruz kalınan bir şiddet türü. Özellikle  kadınlar için ebeveynler ve aile büyükleri psikolojik şiddetin ana kaynağı olabiliyor. Bizi koşulsuz sevdiklerini iddia etseler de sadece kendi dünya görüşlerine uygun davrandığımızda bize gerçekten yakınlık gösterdiklerini sıkça görürüz ne yazık ki. Küçük iğnelemeler, laf sokuşturmalar, ya da hayatımızla ilgili verdiğimiz kararlara saygı duymamaları ve ciddiye almamaları aile içi gündelik hayatın sinir bozucu birer parçası. Sana kendi arafımla ilgili bir sürü hikaye anlatabilirim, sevgili okur. Bir tarafı muhafazakar diğer tarafı bunun tam aksi olan iki ailenin, biraz Alman biraz Türk çocuğuyum. Kısmen tasvip edilirken kısmen asla onaylanmıyor fikirlerim ve inançlarım. Eminim senin de çok aşina olduğun bir durumdur bu.

Bu yüzden ilk yeni  yıl tavsiyem sırf siyasi, dini, ideolojik olarak ya da adı her neyse  ayni taraftan bakamadığımız için bizi dışlayan ve baştan sona koşullu seven ebeveynlerin, ebeveyn konumundaki aile büyüklerinin koşullu sevgisine inat kendimizi koşulsuz sevmemiz gerektiği. Etik ölçülerde iyi bir insansak koşulsuz sevilmeye hakkımız var. Arsızların, kadınlara hayatı cehennem edenlerin, katillerin, hırsızların kabul gördüğü bu ahlakçılık çukurunda eşitliğe, iyiliğe, güzelliğe inanan insanlar olarak haybeden kabul göreceğimizi sanmamız büyük ahmaklık zaten. Sebepsiz yere ailemizin gösterdiği soğuklukları, mesafeli tavırları ve hayatımızdan esirgedikleri saygıyı asla kendi eksikliklerimizden kaynaklı sanmamamız lazım. Büyüklerin değil çocukların koşulsuz sevdiğine inanan biri olarak kendi içimizdeki çocuğun da, ruh sağlığımızın da kendi kendimizi kucakladığımızda şifa bulacağını düşünüyorum.

Vesveseye kulak vermeyelim. Kendi yaşamın için çalış, çabala, üret, yap, yakıştır ve düzelt.

2- Dedikodu yapmayalım

Gıybet, kadınlığın doğal bir parçası gibi kabul edilip hoş görülüyor kadınlar arasında. Eril toplumun kadınlara karşı kullandığı çok güçlü bir koz dedikodu meselesi. “Kadın programı” denilen şey bile dedikodu üzerine kurulu. Magazin programlarından en ücra köylerin pembe dizi ve mafya dizisi karşımı polisiye olaylarının “çözümlendiği” programlara ve hatta neredeyse tüm Türk dizilerine kadar dedikodu temel yapı taşı.

Dedikodu, kadınların başka kadınlar hakkında ahlakçılık yapmak suretiyle ahkam kesmesine yol açıyor en nihayetinde. Bunu yapmayalım.

3- Ahlakçılık yapmayalım

Ahlakçılık iki yüzlülüğün bir diğer adı. İnsanlar kendi kusurlarını unutmak için ya başkalarının dedikodusunu yaparlar, ya da kendi eksiklerini kapatmak için başka insanlara ahlakçılık taslarlar.

Kadını kadına kırdıran eril sistem ahlakçılıktan ve dedikodudan beslenir çünkü. Kadını kadına düşman eder, kadını kadınla mukayese eder, kadını kadına kıskandırır, haset tohumları eker. Ektirmeyelim.

Yeni yılda bu kadar katı olmayalım insanlara karşı. Sırf poposuna uygun kot giymediğini düşündüğümüz için dalga geçmeyelim mesela. Ya da bizde de olmasını çok istediğimiz özellikleri başkalarında görünce inkar etmek yerine samimiyetle takdir edelim. Atarlı giderli nispetler yapmaya çalışmayalım, bayatladı biraz o şekiller.

Belki çok iyimser olabilirim. Ama her bir yılı geride bırakırken, zaman hızla akıp geçerken; renkli ve cafcaflı görünürlük merakının  aksine biraz da görünmeyen ama bizi içten içe bir çınar gibi güçlendiren ruhumuza yatırım yapalım.

Çünkü ne verilen kilolar, ne alınan yeni eşyalar ruhumuzu bu yıl da onarmayacak. Şimdiden hepimize bol bol olumlamalı, bol bol gülümsemeli bir 2019 dilerim. Bir de lütfen hayvan sahiplenin, sokak hayvanlarını besleyin, okşayın ve sevin. Su an ben bu yazıyı yazarken minik dostum karşımda yatağına sokulmuş horluyor. Bence dünyanın en huzur verici seslerinden biri bu.

Hayrunnisa Akar