Kız hepsi senin mi?

Benim.

Ben, benim çünkü.

‘’Hadi bırak felsefeyi de gel sadede’’ mi diyorsunuz? Sadet bu işte. ‘’Ben, benim.’’

Sen, ben değilsin.

Ben de sen değilim.

Benim gözlerimle, BEN bakıyorum dünyaya, sen değil. Senin gözlerin de sana müstesna, Allah nazarlardan korusun. Ben tahtalara vurdum, sen de kıçını kaşı.

Ama bırak benim kıçım bende kalsın. Çünkü BENİM kıçım. Senin onun üzerinde hiç bir hakkın yok. Bilakis, benim onun üzerinde bir hakkım var 🙂 Tam üzerinde hem de!

Hepimiz, istisnasız HEPİMİZ, çocukken, büyürken ve yaş almaya devam ederken bir diğerimizin canını yaktık. Kasıtlıydık ya da değildik. Önemli değil. Yaptık bunu. ‘’Seni üzmek istememiştim.’’ diyerek başlayan cümleler zaten en kibirlisi. Kasıtlı yaksan canımı, bu kadar acımazdı.  Mesela;

‘’Bak şekerim, yüzün çok güzel ama biraz kiloversen?’’

‘’Saçların ne kadar beyazlamış niçin boyatmıyorsun?’’

‘’Yaşlı duruyorsun, boyatsan bence güzel olur.’’

‘’Kaşlarını yaptırsana sen de, çok inceltmişsin, yakışmamış!’’

Daha fazlasına maruz kaldık:

‘’Burnun kemerli ama sana yakışıyor.’’

‘’Burnun büyük ama zaten kafan da büyük, bence güzel.’’

‘’Göbek mi yaptın sen?! Kızım yaz geliyor ver o kiloları!’’

Yukarıdaki cümlelerin her harfinde birer kibirli tını gizli, duyabildiniz mi? Görebildiniz mi?

Canımızı hep en sevdiklerimiz yaktı aslında. Kesinlikle böyle bir niyetleri yoktu, emindik. Kızının burnunu beğenmediği için onu estetisyene götüren anneler duydum. Anne de olsan, evladının bedeninin üzerinde hiçbir hakkın yok. Acı ama gerçeğin ta kendisi bu. ‘’Anne/baba, ben burnumu beğenmiyorum. Estetik yaptırmak istiyorum’’ gibi bir talepten sonra artık aile içindeki onay mekanizması, konuşmalar vs. girer devreye. Burası bizi hiç ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren, bedenimiz hakkında bir başkasının yorum yapma serbestliğinin olmaması gerektiği.

‘’Saçlarım nasıl olmuş, beğendin mi?

‘’Aaaa, harika!’’

‘’Hımm, yani, kızım sana siyah daha çok yakışıyordu yaaa…’’

Bu konuşmada yanlış olan hiçbir şey yok. Neden? Hadi ilk bilene tavşan kanı çay. Şakirlere yok!

Bu konuşmada yanlış olan hiçbir şey yok, çünkü kişilere kendim hakkında yorum yapma haklarını onlara BEN verdim. BEN sordum. BEN kaşındım yani 🙂

Hangimiz Kadıköy’e gittiğimizde, Barlar Sokağı’nda takılan kızları şöyle bir süzmedik? Kılıklarıyla, kıyafetleriyle, saçlarıyla, başlarıyla bizden çok aykırı duran bu kızları/oğlanları eleştirmedik mi? Dışa vurmasak da içten kınamadık mı? ‘’Ulaaan, ne değişikler!’’

Bizim onlar gibi olamamamızın kıskançlığı.

Onlarin bizim gibi olamamalarının kibiri.

Ölümüne kapışırlar. Ölesiye sürecek bu dava.

Fazlası ya da azı; kilolarım beni ilgilendirir,

Instagramdaki filtrelerim ya da filtresizliğim beni ilgilendirir,

Yüzümde çıkan tabbbaaak gibi sivilcem beni ilgilendirir,

Doğum sonrası çatlaklarım beni ilgilendirir.

İnce belli, dolgun memeli, uzun bacaklı, hokka burunlu olmayı istemek de kesinlikle bir tercih. Saygılar sonsuz.

Niçin böyle olmak istediğini bilmek en önemlisi.

Çünkü:

‘’İnstagramda herkeşler böyle.’’

‘’Çünkü falanca oyuncu böyle ve ben onu çok seviyorum, idolüm o benim.’’

‘’Çünkü kocam böyle istiyor.’’

‘’Çünkü, güzel görünmeyi seviyorum.’’

İdeal beden diye bir şey YOK. İdeal güzellik diye bir şey YOK. Ben sizden fikir istemedikçe benim bedenim hakkında yorum yapmamalısınız.

Aynaya bakan benim.

Kendimi öyle ya da böyle görmek isteyen benim.

Kendimden memnun olmazsam istersem yirmi kilo veririm istersem vermem.

Saçlarımı istersem kırmızıya boyarım istersem gün be gün artan beyazlarıma aşık olurum.

Bak, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı Clarissa P. Estes şöyle der:

‘’Çok farklı güzellik türleriyle dolu olan bir dünyadan zevk almak hayattan da zevk almaktır. Sadece bir tür güzelliği desteklemek doğayı gözlemlememektir. Tek bir kuş türü, tek bir çam ağacı türü, tek bir kurt türü olamaz. Bir tür bebek, bir tür adam, bir tür kadın olamaz. Bir tür göğüs, bir tür bel, bir tür ten olamaz.”

Sevgiyle kal,

Kendin kal,

Buket Canerman Tellioğlu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aynadaki Sen

Bir ayna var karşımda ve o ayna-tabii ki-beni gösteriyor… Kendi bedenim ile ben. İnsanların ötekileştirmekten bıkmadığı bedenim ve ben… Neden bunu yapıyorlar inanın bende bilmiyorum. Bilmek isteyeceğimi de pek sanmıyorum. Şu an tek istediğim bir yolculuk… Zor bir yol gibi gözüküyor ama üstesinden gelebileceğime inanıyorum…

Valizim hazır… Ötekileştirilen bedenime rağmen giydiğim şortlarım, elbiselerim, bikinim vs. Çünkü ben ötekileştirilmeyi reddediyorum. Çünkü ben öteki değilim! Ben, benim!

Herkesin bedeni kendisine ait ve o kadar ‘güzel’ ki… Kendimizken o kadar ‘güzel’iz ki… Kimi zaman bunu fark edemiyor olabiliriz ya da şu an sahip olduğumuz bedeni sevmiyor da olabiliriz. Bunlar en az nefes almak kadar normal!

Kendimize ait olan bedenlerin üzerinde kimsenin söz hakkı da yok biliyor musunuz? Yani bütün sorumluluk ve alınan kararlar bize ait! Sevip sevmemek, değiştirip değiştirmemek, kabullenmek kabullenmemek, olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu! Şaka bir yana gerçekten bu! Beden kendi bedeniniz ve bütün kararlar, seçimler hepsi size ait! Yeter ki hiçbir kalıbın sizin artınız ya da eksiniz olmadığını kabullenin, nötr olduğunuzu fark edin! Öteki olmayı reddediyorsak gelin bide kalıpları reddedelim! Birlikte…

Ben bugün bir karar alıyorum ve bir yolculuğa çıkıyorum… Yolculuğumun nihai hedefi ise bedenimi nötrleyebilmek. Kendime inanmakla başladığım bu yolculukta her ruh haline bürünebileceğimi ve yeri geldiğinde ümidimi kaybedip rotamdan saptığımda geri dönmem gerektiğini biliyorum. Her zorluğa hazır ve nazır bir şekilde yola çıktım ama peki ya sonra… İnsanların bakışları, bana bakarak fısır fısır konuştukları…

Aslında ne var biliyor musunuz? Bu karakterdeki insanlara bir çift lafım var; SANA NE?!

‘What does it mean? Do you know ‘’SANA NE’’?  Bence sen bir an önce bu kelimeyi ‘know’ yoksa toplum kargaşası çıkar ve buna hiç gerek yok değil mi seni gidi hınzır… Her insanın kendi hayatı kendi bedeni değil mi tatlış…’ Gibisinden hoş bir sohbet kurmam da olasılıklar arasında tabii…

Yine mi anlaşılamadım? O zamaaan alıyoruz elimize sopamızı eşek sudan gelinceye… mi? Değil tabii! Elit çizgimizden çıkmadan sakince devam ediyoruz çünkü bu rotada böyle engeller çıktığı anda (şu kadere kısmete bakınız ki…) geçici bir sağırlık durumu görülebiliyor… Ama sorun yok! Acısız ve kısa süreli bir durum. Virüs koruma programımız aktif hale geliyor diyebiliriz bu duruma. Ne zaman ki rotadan sapmadan devam ettik ve bu virüs bizi rahat bıraktı işte o zaman canım kulaklarım ve canım duyma yetim diyerek normal hayatımıza devam ediyoruz…

Yani arkadaşım metnin ana fikri rotadan sapmamak! Engeller çıkacak, hem de çok… Önemli olan o engellere dayanabilmek. Çünkü yolculuğun değeri o zorluklar olmasaydı asla bilinmezdi.

Yol uzun ve yalnızlık kimi zaman sıkıcı olabiliyor. Senin dostluğuna ihtiyacım var. Aynanı al ve benimle bu yolculuğa çık! Çünkü amaç güzel, yolculuk kimi zaman keyifli kimi zaman zor. Değişmeyen tek bir şey var…

Elindeki ya da karşındaki aynaya bir bak. Sen olduğun gibisin, bu SENSİN! İşte tek değişmeyen bu…

İrem Asya Şallı*

Instagram – İrem Asya Şallı

Görsel – PbTeen Pinterest

*Konuk yazar

 

 

Şişman Kadınlar Güzel Midir?

You are the kindestAslı Karataş’ın yazısı ilk olarak necibe.com sitesinde 19.03.2018 tarihinde yayınlanmıştır.

Cevap tabi ki malum.

Güzellik göreceli ve subjektif bir kavramdır. Fakat bu cümleden kasıt şişmanlar güzel de olabilir çirkin de kadar basit anlaşılmamalı. İtirazımız şişman kadının zaten güzel olamayacağına dair ön kabule. Şişman, zayıf, çilli, büyük burunlu, sivilceli, selülitli, kıllı; insanın tabiatına hiç de aykırı olmayan birçok bedensel özelliğin “kusur” addedilmesi zihniyetine itirazımız var. Üstelik bunun da bir adı var: beden olumlama hareketi!
Beden olumlama hareketi özellikle medyanın ortaya attığı kimi “güzellik standartları” üzerinden eleştirilen bedenlerimizin esasen tüm bu standartlardan bağımsız olduğu, önemsenmesi gereken suni şekilde yaratılmış güzellik algısının değil insan bedeninin sağlık ve refahı olduğu üzerine bir felsefedir. Bedenlerimizin (çoğunlukla kadın bedeninin) yıllardır çeşitli kalıplara hapsedilmeye çalışılması, kadınların bu kalıplara uyabilmek adına insanüstü çaba göstererek maddi ve manevi açıdan yıpranmaları sonucu ortaya çıkmış, ülkemizde de epey destekçi toplamış bir harekettir.

Yazının başlığını şişmanlık üzerinden seçtim çünkü en yaygın yapılan bedensel müdahale maalesef bu konu üzerinde toplanmış durumdadır. Düşünün birçok insan kilo alan insana bunu ilk fark ettiğinde derhal söyler: “kilo almışsın”. Bu yersiz bir bilgilendirmedir. Kilo alan kişi bunun zaten farkındadır. Bu cümlenin altında çoğu zaman “kilo almışsın, onları ver” mesajı yatar. Kilolu olduğu düşünülen insana verilen bu hadsiz tavsiye çoğu zaman “ama onun sağlığı için” bahanesiyle örtbas edilmeye çalışılır. Fakat bu tespit muhakkak ki tamamen afaki, hiçbir bilimsel veriye dayanmayan bir bahanedir. Tanıdığınız herhangi birinden yakınınız olsun olmasın bu sağlık argümanı üzerinden kiloluluk uyarısına maruz kalmış olabilirsiniz. Fakat düşünün ki sigara içiyorsunuz, sağlığa zararı her şartta sabit olan bu gerçek, çok yakınınız olmayan hiç kimse tarafından “sigara içiyorsun, sağlığın için iyi değil” üzerinden yüzünüze vurulmaz. Sağlık argümanı ikiyüzlüdür ve hadsizliğin kılıfıdır.

Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı

Beden olumlama hareketinin “olumlu”luk ifadesinin çıkış noktası bedenlerimizin bunca zaman olumsuzlanması üzerinde toplanıyor. Belirlenen bir güzellik tanımı var; 1.70 m boy, 55 kilo, 90-60-90 beden ölçüleri, lekesiz cilt, gür saç, böyle uzayıp giden bir liste. Kaşların gürlüğü bile bir eleştiri noktası ki günümüzün modası kıl gibi görünen dövmeler yaptırmak. Kadının kaşından, tırnağına, hiçbir yerine rahat yok. Bu “moda”ların yarattığı tüketim potansiyelinin kapitalist izdüşümleri bir kenara, beden olumlama hareketinin esas üzerinde durduğu kısım standart güzellik emarelerine sahip olmayanları içine düştükleri nevrotik ruh halinden çekip çıkarabilmek. Bu da ancak devamlı yazmak, devamlı konuşmak, devamlı anlatmakla mümkün. Yer yer başarılı sonuçlar da elde ediliyor.

Bugün “femvertising” denen bir kavram var; feminizmin kurumsal şirketlerce reklam malzemesi yapılması. Bu durum feminist ideolojinin içini boşaltması saikiyle hayli eleştiriliyor. Bence beden olumlama hareketi açısından kimi faydalı etkileri oldu. Örneğin Barbie bebeklerin gerçek üstülüğü, uzun bacakları, iri gözleri, incecik beli ve tüm o mükemmelliğin kız çocukları üzerinde bıraktığı yıkıcı etkisi üzerine beden olumlama hareketi üzerinden yazılıp çizildi. Femvertising’in ekmeğini yemek isteyen firmalar şimdi oyuncak bebeklerin çeşitlendirilmesi (şişman, kısa, büyük burunlu vs. olabilmesi) üzerine çalışıyor. Bu gerçekten önemli bir gelişmedir ve arkasında durulması gerekir.

Güzellik görecelidir, özneldir, kalıplara sığmaz. Tüm bu şişirilmiş güzellik ön kabullerinden sıyrılabilmiş kadın enerjisini esasen faydalı olan birçok alana yöneltip harikalar yaratabilir. Sanırım en çok korkulan da bu. Hepimize kolay gelsin.

Aslı Karataş

Asli Karatas_Instagram

HAYIR, OBEZİTEYİ ÖVMÜYORUZ!

Çocukluğumuzdan başlayarak çizgi filmler, oyuncak bebekler, filmler, posterler, kıyafet markaları, reklamlar ve daha nicesi tarafından empoze edilen ve birçoğumuzun farkında bile olmadan kabullendiği standart güzellik anlayışımız sizce ne kadar standart? Herkes aynı mı olmalı? Ya da belirtilen standartlara (!) uygun değilse, güzel değil midir? Beden olumlama hareketi bunun kararını vermez. Beden olumlama kısa, uzun, kilolu, zayıf, açık tenli, esmer, sarışın farketmeksizin herkesin önce kendini olduğu şekilde sevmesini ve kişilerin bu tip bedensel özelliklere bakmaksızın diğerlerine eşit davranmasını amaçlar.
Beden olumlama boyunuzu, kilonuzu, varsa yara izlerinizi, çillerinizi ve vücudunuzun daha birçok bölgesini olduğu gibi kabullenmek veya nötr olmaktır. Bedeni nasıl görünürse görünsün, aslında hepimizin “insan” olduğunu hatırlamaktır.
Peki beden olumlama hareketi “ben kilomu da kabullenebilirim” derken obeziteyi normalleştiriyor mu? Hayır!

HAYIR, OBEZİTEYİ ÖVMÜYORUZ

Beden olumlama, insanları sağlıksız olmaları için cesaretlendiren bir hareket değil. Beden olumlamayı destekleyenler de kilo vermeye çalışıyor olabilir; hatta bu gayet normal ve insani bir durum. Dikkat çekmeye çalışılan nokta: dünyada kilo, cinsiyet, cilt ve daha birçok özelliğin standardize edilmesi, bunun sürekli olarak bizlere empoze edilmesi ve bu sözde standardın içinde değilsen güzel değilsin algısı yaratılması. Aslında sorun: insan özellikle de kadın vücudunun insan olmaktan çıkarılıp nesneleştirilmesi…
Evet, fazla kilonun sağlık problemlerine yol açabileceğini herkes biliyor. Fakat toplumda kilolu olarak damgalanmak, tıbbi açıdan sağlıksız olma durumunu biraz aşıyor. Günümüzde ne yazık ki kilolu ya da obez insanları daha sağlıklı yapmak adına değil de adeta asimile etmeyi öngören bir kültür var. Fazla kilo insanın değerini düşürmez. Baskül üzerinde fazla kilomuz göründüğü için ikinci sınıf vatandaş olmayız. Bu durum hayatımızın değerini ve hayata katabileceklerimizi etkilemez. Hepimiz aynı derecede saygıyı, sevgiyi, nezaketi hak etmiyor muyuz? En azından bu bedenimizin şekline göre olmamalı…
Beden olumlama kiloyu değil değişimi destekler: kültürel değişimi! Belirlenen güzellik standardının çevresinde büyük endüstriyel sistemler kuruludur ve kendimizi ‘çirkin’ zannettiren bu sistemlerden, kendi özgüvenimizi geri almak için insanları cesaretlendirmek, yerleşen bu önyargıları kırmak için yola çıkar “beden olumlama destekçileri”. Başkalarına davranış şeklimiz, kilo hakkında düşüncelerimiz, medyada ve gündelik hayatımızda kadın vücudunu nesnelleştirmemiz… Bütün bunlar artık değişmesi gereken tabular. Fiziksel sağlığımız için en önemli şeyin akıl sağlığımız ve psikolojik durumumuz olduğu da bilinen bir gerçek iken, bedenimizi dolayısıyla kendimizi kabullenmek çok önemli.
Başta da dediğimiz gibi hayır! Obeziteyi ya da sağlıklı olmayan hiçbir şeyi cesaretlendirmiyoruz. Aslında tam da tersini yapıyoruz. Herkesin ve her bedenin olduğu hali ile olduğunu ve herkesin kendi bedenleri içinde öz kabulde hissetmesi gerektiğini anlatıyoruz. Önyargılarımızı ve modern dünyanın kendi sistemini yürütmek adına sunduğu güzellik anlayışının anlamını tekrar gözden geçirmenin vakti gelmedi mi? Bedenlerimizi değiştireceğimize fikirlerimizi değiştirsek mi?

Beyza Töreci

Beyza Usak _ Instagram

Beyza Usak _ Twitter

Harika Değilsin!

               İnsanın bedeni ile olan ilişkisi uzun ve sancılı bir süreç, hayır durun henüz sevgili olma aşamasına geçemedik. Birbirimizi tanıyoruz şu sıralar,ağırdan alıyoruz,her şey bizim için çok yeni,biz derken ben ve bedenim. Bedenim,içinde yaşadığım ,tabiri caizse, kılıf.Kitabı,kılıfına göre değerlendirmeyin deriz ya. Öyle olmadı işte, ben kendimi hep kılıfıma göre değerlendirdim.Gerçi yalnız değildim ,sağ olsun! herkesin beni sokmak istediği bir kılıf ve fikir vardı. Hiçbirine uyum sağlayamadım. Peki uyum sağlayamadığım her kılıf bana nasıl hissettirdi dersiniz? Evet,doğru bildiniz. Yetersiz ve değersiz. Peki, ben gerçekten bu muydum? İnsanlar okumaya üşeniyor  veya istemiyor diye okunmaya değmez miydim? Çoğunluk  hep haklı mıydı? Ben mi uyumsuzdum? Bunun ortası yok  muydu? Yumuşak bir kek için 3 yumurta mı kırılıyordu? Babam böyle pasta yapmayı nereden biliyordu? Hep insanları dinledim, kendimle hiç konuşmadım. Garibim bir başlasa 21 yılın acısını çıkaracak zaten, çıksın be canım kendim. Neyse, ne zaman insanları susturdum, kendi şarkımı söylemeye başladım. Ve ,evet sesim kötüdür zaten içimden söylüyorum,siz duyamazsınız belki. Kalbin şarkısı bu. Ne kadar çok dinlersen o kadar güçleniyor şarkısı, tavsiye ederim, dinleyin, dinlettirin. İçinizin pası silinsin. Kalbim söyledi zaten buralara gelmemi. Biraz da kırgındı hani, sana en yakın ve seni en çok bilen benken neden bana kulak asmadın diye. Haklı, üzgünüm. Kendi şarkımı dinlemeye başladığımda başkalarının bana uymayan kılıflarından sıyrıldım yavaşça. Çıplak kaldım bir süre. Ardıma baktım, yıllarca üst üste birikmiş kılıflardı bunlar nefesimi daraltan. Bıraktım ki nefes alsın kendim. Kendime ait olanı bulunca, yıllar önce ergenlik başlangıcında bırakmıştım onu, giydim. Tam bana göreydi ben olmak. Ben olabilecek tek kişi bendim. Ben olmayı da yine ben anlardım. Hala anlamaya çalışıyorum. İnsanı çözmek zor fakat sıra dışı bir süreç.Yanlış anlaşılmasın ,kimlik arayışında değilim. Parçalarımı topluyorum. Toplumun her beklentisi ile benden uzağa savrulan benliğimin parçaları. Önemsenmemiş, değeri anlaşılmamış nadide parçalar. Eşsizler,çünkü bana aitler. Sen de eşsizsin. Kendinize tapın diye pembe yalanlar atmıyorum, inanın benlik değil. Bak bi etrafına, lütfen kaldır telefondan başını biraz. Senden bir tane daha görüyor musun? İkizi olanlar,içlerine baksın. (üzgünüm,zaten en büyük farklılıklarını biliyorlar onlar. Bunu düşünen, benim gibi üşenmezler için dip not. Konuya dönelim hadi, gel). Göremezsin. Harika olduğunu söylemiyorum sana. EŞSİZ VE BİRİCİK OLDUĞUNU SÖYLÜYORUM. Değerin, kendini bildikçe artacak. Yerin altından çıkarılmadan hiçbir madenin değeri bilinemezdi, değil mi? Kendi değerini sadece sen belirlersin, bu sadece senin işin. Başkalarının işi hiç değil. Yok ,işi olduğunu düşünenler çıkarsa, sessize al bırak çalsın. Veya ver telesekretere şu sesi duysunlar ‘aradığınız kişiye, sizle işi olmadığı için ulaşamıyorsunuz. Tekrar denemeyin, lütfen işinize bakın’ Herkesin hayatına kimse karışamaz. Nokta. Yazıyla. Son. The end yani. Değerlisin sen, gerçekten öylesin. Belki henüz fark edemedin ama keşfedeceksin yeter ki iste. Kim olduğunu bilmiyorum. Sen de benim kim olduğumu bilmiyorsun. Çünkü önemli değil. Kim olduğun, olduğumuz. Kılıflara bakmıyorum artık. Sen de bakma. Bana ne 150 veya 40 kilo isen, yüzündeki hiçbir leke ilgimi çekmiyor, kalbinde olursa üzülürüm ama. Boyunu pek umursamıyorum, kolların bedenine sarılabilse yeter. Sarılmak önemli çünkü. Dişlerin ayrık mı? Gülümse, çekiyorum. Kaşların birleşik mi? Çatma onları hiç. Eğer bana yürüyebilecek bacakların yoksa sana koşacağım.Ve sarılacağız.Tam bir koalayımdır, sarılın bana. Üzmeyin kendinizi. Size geçirilmeye çalışılan kılıfları birbirine düğümleyip bir kırmızı balona bağlayın. Uçup gitsin,bırakın. Çok mu edebiyat yaptım? Fakat okuyucu, bu derin bir tutku; kendini kabullenmek ve kendi şarkını söylemek. Sen, her sayfasını okumaya değer bir kitapsın. Hikayeni kendin yaz, kendi kararlarını sen ver. Kusursuz ve mükemmel olma çabanı anlıyorum. Fakat yapma. Kusur dediğin her küçük ayrıntıdan nefret etme, takılma onlara. Zor,biliyorum. Pratik gerektiriyor, mesela şu an bu metni silip baştan yazmaya girişmeden kaydetmeliyim. Kusurları  olabilir ama başka insanların kalplerine dokunacağı umudu ile bu isteğimi bastırıyorum. Dediğim gibi, pratik. İnsanın kendini kabullenmesi hatta ileride sevmesi pratik gerektiriyor. Zaman alacak  ve değecek. Değmezse paranız iade, size yeni bir beden vereceğiz. Ah üzgünüz elimde size göre kalmamış beden, tek üretim kendisi ve zaten sizdeymiş o. Ne yapalım bizde elimizdeki ile idare ederiz o zaman. İdare etme arkadaşım. O kadar sene her şeyine katlanmış,her yere senle gelmiş, vefalı dostun, sevgilin, bedenin. Önce birbiriniz tanıyın sonra ilerler bir şekilde bu şekilde.”-Efenim, çocuklar birbirini geç tanımış, tanışmış, kabullenmiş. ”Eee,ne yapsak şimdi”           “-Diyorum ki hazır hep birlikte vakit geçirip artık birbirlerinden ayrılamayıp, benimsemişken şey yapalım (Heyecanla nefes alır ve bombayı patlatır.) Olumlayalım artık birbirlerine.”  “OLUMLADIM GİTTİ BE! ne zamandır bu anı bekliyorum hiç gelmeyecek sandım şapşal çocuklar, mutlu mesut yaşayın, canınızı yerim, verirseniz bir kahvenizi de içerim artık” Ben de artık kahvemi içeyim, soğudu kendisi. İyi okumalar efenim,tatlı olumlamalar.

İçerik: Bet – Betül Gönendik

Görsel: Hafize Uslu

Ben hep bilmiyordum!

İlk olarak Kaosgl’ de yayınlanmıştır.

Bundan 20 küsür sene önce Tekirdağ’da doğdum. Hatırladığım çocukluk zamanlarında hep bebeklerle oynuyor, elbise giyiyor, ailem pantalon gömlek giydirmek istediğinde üzerimden atıyordum. Çocukluk yaşlarımda hep kız çocuklarıyla oynar, pembe renkli şeyleri sever ve saçlarımı uzatmaya bayılırdım. Hatta ailem bir gün daha gür uzasın diye saçlarımı kestirmek istediğinde ortalığı ayağa kaldırmıştım. Ortaokul-lise zamanlarıma geldiğimizde ise okula etekle gitmek istiyordum, bazen hevesle makyaj yaptığım da oldu. Hayır! Yanıldınız, ben atanmış bir erkek olarak doğmadım, ben trans bir kadın değilim. Ben geçen sene sonbaharında kendisine Atlas ismini koymuş bir trans erkeğim.

Kendime açılma sürecimde ve sonrasında birçok hikayeye kulak misafiri oldum, herkes hep biliyormuş, ben ne yaşadımsa herkes tersini yaşamış. Eminim ki bunların bir kısmı doğru olsa da bir kısmı da; toplumun bize öğrettiğini fazlaca işittiğimizden ve gelecek tepkilerin bizi inciteceğinden korktuğumuzdan, ürettiğimiz hikayeler oluyor. Bence bu hikayeler kalıplaşıp yerleştiğinde de cinsiyetçiliği yeniden üretiyor; sanki bebeklerle oynadığımızda trans bir erkek değilmişiz, arabalarla oynadığımızda asla trans bir kadın olarak açılamazmışız algısını yaratıyor.

Birçok kez ben de aynı hikayelere kapılıp çocukluğumu sorguladım, birkaç hikayem dışında hiç de öyle göze çarpar şekilde cinsiyet kimliğimden şikayetçi olduğumu bildirir bir sıkıntı yoktu. Doktorlara gittim “Ben hep biliyordum!” dedim, başka doktorlara gittim “Ben daha annemin karnında arabalarla oynuyordum, doğduğumda beni sardıkları kundak pembe diye çok ağlamışım!” dedim.

Sonra bunlar öyle yük olmaya başladı ki, “Toplumu ikna etmek için kendi gerçekliğimden uzaklaşmaya gerek yok ben ne olduğumun farkındayım” dedim. İnsanlarla paylaştım hikayemi, belli bir yaşa kadar “kız çocukluğunun” getirilerinden memnun olduğumu sonradan fark ettiğimi, en başından beri bilmemiz gerekmediğini söyledikçe insanlar da içlerini açtılar ve katıldılar bana. Öyle hafiflemiştik ki.

Ben kendimi çok sorguladım, “herkes aynı çizgide ilerlemek zorundadır ve ben ortaokulda saçlarımı gizlice kesmediğim için trans erkek değilim o zaman” diye düşündüm. Sonra yanıldığımı fark ettim, ben hep bilmiyordum! Ne zaman bilirseniz bilin, kendinizi ne hissettiğiniz esastır. Sonradan söylediğiniz, kurduğunuz ne kadar hikaye varsa şimdi atın hepsini bir kenara ve paylaşmak isterseniz bana ulaşın. İnanın, insan rahatlıyor! 🙂

Atlas Boysan Oğuz

‘Ölmeyecek kadar beslenmek’ ve ‘sağlıksızlık’ üzerine

Her şey 2-3 sene önce başlamıştı. ‘Panik atak’ olduğumu öğrendikten bir süre sonra yemeklerle anksiyöz bir ilişki kurmaya başlamıştım. Çünkü kafamda belli şablonlar vardı. (Yemek yedikten sonra karnım ağrıyacak, karnım ağrıdığı için panik atak geçireceğim gibi) Bu şablonlar da benim ‘ölmeyecek kadar beslenmeme’ neden oldu. Koskoca bir günü yarım poğaçayla idare ettiğim oluyordu, iştahım da yoktu. Hayatım boyunca her zaman çok zayıf bir insan olmuştum zaten, sadece üniversiteye geldiğim ve panik atak hastası olmadan önce kilo almıştım o kadar.
Benim kilo verişim ailem ve arkadaşlarım arasında ciddi gündem oldu, ailem Istanbul’dan kalkıp yanıma geldi. Birkaç günümüz hastanelerde tahlillerle falan geçti; kan şekerime, değerlerime falan baktırdık. Doktorun “Gayet sağlıklı, sonuçlar da hiçbir şey yok” demesi kimseyi tatmin etmedi. Çünkü zayıf bir insanın muhakkak ama muhakkak sağlıksız olması lazımdı.

Bu sefer psikolog ve psikiyatrların yolunu tutmaya başladık. 5 dakikalık bir konuşma içerisinde sadece “58 kilodan 42 kiloya düştüm” dediğim için doktor annemi odaya alıp “Kızınız anoreksiya olabilir, adetten kesilirse çok ciddi sonuçları var. Kızınızın yemesine içmesine dikkat edin” dedi. Oysa hiçbir test, analiz, terapiden geçmemiştim. Sadece fazla kilo vermiş olmam beni anoreksiya yapmazdı ki beden algı bütünlüğümde bir bozukluk kesinlikle yoktu. Nötrdüm yani bedenime, ilgilenmiyordum çok. O psikiyatrın o cümlesi annemin yoktan yere günlerce ağlamasına sebep oldu ve benim uzunca bir müddet kendimi kötü hissetmeme..

Aradan 1 yıl geçti. Şu an 45 kiloyum. Yemeklerle anksiyöz ilişkim hala devam ediyor mu? Evet. Sağlıksız mı besleniyorum? Hayır. Zaten dediğim gibi hayatım boyunca hep çok zayıftım zaten. 58 kilo olduğum zaman sağlıksız besleniyordum asıl, çünkü bütün gün fast-food yiyordum sadece.

1 yıl boyunca ailemle her telefon görüşmemiz “Yemek yiyor musun? Kilo aldım mı? Bu aralar tartıldın mı?” gibi sorularla cebelleşmemle geçti. Özellikle yaz aylarında çoğu arkadaşımın bana acıyarak, korkarak bakıp “Sen çok zayıfsın, lütfen biraz kilo al” demesiyle geçti. Geçtiğimiz yaz bir süre sadece evde oturup ağladım; çünkü dışarı çıktığımda hasta muamelesi görüyordum. “Şekerine baktırdın mı sen hiç?” , “Metabolizman mı hızlı çalışıyor acaba?” , “Kendini kusturuyorsan lütfen söyle” , “Doktora git bi değerlerine baktır”, “Sen diyet yapıyorsun da bize söylemiyorsun galiba” en çok maruz kaldığım sorulardı. Herkesle sohbetimizin bir bölümü muhakkak benim sağlıksız olduğum, anoreksiyalara benzediğim üzerineydi. Bir ara cidden tahlil sonuçlarımla gezmeyi düşünüyordum. Ağzını açan olursa “Bak işte, sağlıksız falan değilim. Her zayıf olana sağlıksız muamelesi yapamazsın” demek ne rahatlatırdı ama beni.

Uzaktan bakınca, niyet okuyunca ‘çok masumane’ görünen bu diyaloglar, alakalar bir insanın sosyal fobi geliştirmesine, depresyona girmesine sebep olabilir. Ben bunların kıyısından döndüm. Hala yaşıyorum. Birkaç gün önce kordonda keyifli keyifli otururken durup dururken “Sende kan yok kan” diye avcuma bastırıldı. Başkasının bedeniyle de bedeninden doğru çıkarsadığımız sağlığıyla da bu kadar alakadar olmadığımız zamanlara kadar, Beden Olumlama Hareketi iyi ki var! “Şişmanlığı güzelliyolar” diyenlere inat; sizin ölçülerinizce zayıfım, buradayım!

Konuk yazar: E. Sultan Keleş – Twitter’dan Takip Etmek İçin