‘Doğa ve kadın (…) Tasarım yaparken yaşamın bu en yalın, en basit, en ilkel halinden ilham alıyorum.’

Hayrunnisa Akar’ın Atölye Ren kurucusu Gözde Karatekin ile gerçekleştirdiği röportajın 1. bölümü2. bölümü

İlham kaynaklarınız neler? Moda ve stil. artık kişisel bir tanıtım kartının ötesinde bedenimiz üzerinden ideolojik mesajlarımızı da verdigimiz bir yöntem haline geldi. Ren tasarimlari ne gibi fikirleri temsil ediyor?

-Doğa ve kadın. Doğanın inanılmaz bir dengesi var ve yaşam sandığımızdan çok daha azı aslında : temiz, mavi, aydınlık bir gökyüzü ; bizi besleyen, büyüten sıcak bir toprak; o tüm parıltısı ve coşkusu ile berrak bir su kaynağı… Tasarım yaparken yaşamın bu en yalın, en basit, en ilkel halinden ilham alıyorum.

Öte yandan kadınların yaratıcılığı, dirayeti, üretkenlikleri, sezgileri ve hep en karmaşık düşüncelere sahip olmaları beni çok etkiliyor. Tasarladığım her bir model adını, fikirlerimi ve benliğimi şekillendirmeme yardımcı olan kadın düşünür, yazar ya da sanatçılardan alıyor. Ursula Le Guin, Clarissa Estes, Simone De Beauvoir, Sylvia Plath, Judith Butler ve niceleri.

Tasarımların hepsi minimal ve zamansız tasarımlar. Rahatlık ön planda ve bedenin hareket kabiliyetini kısıtlamayacak nitelikte. Rahat olduğu kadar, bir çok durumda giyilebilecek optimal bir şıklık da yakalamaya gayret ediyoruz. Bazı tasarımlarımızın unisex giyilebildiğini de fark ettik yakınlarda. Sanırım tasarımlarımızın en kestirme vermek istediği mesaj “özgürlük”.

‘Sana en iyi hissettiren, hep giymek istediklerini bulup, onlardan minimal bir dolap yaratmak; bu dolabı farkındalıkla ve sorumlu tüketim ilkeleriyle oluşturmak çok kıymetli bence.’

Kapsül Gardırop fikrine bakış açınız nedir? Tasarım sürecinizde ürünlerinizin birbiriyle uyum içinde olmasına dikkat ediyor musunuz?

-Sürdürülebilir ve yavaş moda kavramının, kapsül gardırop fikrinden ayrı düşünülmesi sanırım pek mümkün değil. Yıllar önce şunu fark etmiştim: en sevdiğim, dönüp dönüp hep giydiğim giysiler, içinde kendimi en kendim gibi hissettiğim giysiler. Onlar üzerimdeyken etrafıma yaydığım enerji ile aslında pek de anlaşamadığım giysiler üzerimdeyken hissettirdiklerimin, hatırladıklarımın farklı olduğunu düşündüm. Sana en iyi hissettiren, hep giymek istediklerini bulup, onlardan minimal bir dolap yaratmak; bu dolabı farkındalıkla ve sorumlu tüketim ilkeleriyle oluşturmak çok kıymetli bence.

Ren’in “Core Collection” adında sezonsuz, sade ve fonksiyonel tasarımlardan oluşan bir koleksiyonu var. Bu koleksiyona tüm yıl boyunca sipariş üzerine üretim şeklinde siteden ulaşılabilir. Koleksiyon yavaş ve minimal yaşam felsefemizi yansıtan rahat, zamansız ve minimal tasarımlardan oluşuyor. Koleksiyondaki her bir parça, bu yüzden, önceki ve sonraki tasarımlarımızla da hep uyum içinde oluyor. Bu koleksiyonda her zaman beden-kapsayıcı modeller oluyor.

(Tasarımcı Gözde Karatekin ve Ren’e modellik yapan kuzeni)

 

Popüler hızlı moda zincirleri kalıplaşmış beden algısı ve güzellik ideallerini reklam kampanyalarında hala kullanmaktalar. Beden kapsayıcı reklam kampanyaları da arka planda hala kirli bir üretim süreci olduğu için çağın ruhuna uygun satış stratejisi olmaktan öteye geçemiyor ne yazık ki.
Ren beden kabulü, beden çeşitliliği ve kapsayıcılığı gibi konulara nasıl bakıyor? Koleksiyon tanıtımlarınızda nasıl modeller kullanıyorsunuz?

-Bedenlerimiz toplumsal cinsiyet normlarının uygulandığı en işlevsel alan.

Kadın bedeni, erkek bedeninden farklı olarak bir haz nesnesi olarak konumlandırılıyor. Kadın, arzu edildiği kadar kadın oluyor. Belirlenen güzellik ideallerine uyduğu ölçüde toplum tarafından onaylanıyor.

Moda, beden üzerinde kurulan bu tahakkümün en etkili sembolik araçlarından biri bana göre.

İdealize edilmiş kadın beden ölçüleri referans alınarak üretilmiş, idealize kadın mankenler üzerinde sergilenen giysiler tasarlanmış bir hakikat yaratıyor.

 “Normal” kadın budur diye bir hakikat geliştiriyor.

Kadın, bu ideale ulaşamazsa ya da en azından ulaşmaya çabalamazsa toplum tarafından dışlanıyor. Daha az kadın sayılıyor. Sisteme göre kusurlu hallerini derhal düzeltmeyen kadın, moda dışına itiliyor; yakın çevresinin, iş arkadaşlarının ve hatta tanımadığı insanların bile zorbalıklarına maruz kalıyor.

Global moda endüstrisinin ideal güzellik standartları, kadınların beden algılarını şekillendirerek, onların özgüvenlerini olumsuz etkiliyor.

Bunlar aslında benim deneyimlerim, benim dertlerim. Küçüklüğümde okul arkadaşlarım kepçe kulaklarım, büyük burnumla dalga geçerlerdi. Beni yetersiz ve çirkin olduğuma ikna etmişlerdi. Üniversitede bir anda aldığım kilolardan sonra bu kez çalışma hayatında (söylemler daha az doğrudan olsa da) beden ölçüm ve kilolarım yüzünden yetersizdim. Şişman olduğum için giyebileceklerim vardı, giymemem gerekenler vardı. Şu beni daha zayıf gösterirdi, bu rengi giymeliydim hep.

Sanırım küçükken yeteri kadar hırpalandığım için, çok da geç kalmadan, üniversitenin ilk yıllarında bedenimle barıştım. Olduğum halimi seviyorum. Büyük ve küçük olan yerlerimi seviyorum. Yetersiz, çirkin ya da daha az kadın değilim. Bunlar beni şu an durduğum noktaya getirdi.

Bu yüzden, Ren’in varoluş nedeni, kadınların kendi bedenleri ile kurdukları ilişkiyi pozitif bir zemine taşımak.

Benliğin ifade aracı olan bedeni saran giysilerin toplumsal güzellik ideallerinin dayatılmasında sembolik bir araç olmasını reddediyoruz.

Kapsayıcı, farklı beden ölçüleri ve şekillerini dikkate alan ve bu farklılıkları kutlayan bir tasarım anlayışımız var. Beden olumlama yaklaşımımız ile kadınların daha özgüvenli, kendi ile barışık ve daha özgür olmalarını sağlamayı hedefliyoruz. Kadınların farklı ve özgün bedenlerini sevmesi ve bedenlerinden duydukları keyfi artırmak amacıyla, rahat ve fonksiyonel giysiler üretiyoruz.

Alışılmış ölçü yaklaşımlarından biraz farklı olarak, üst giyim ve elbise gibi ürünlerimizde genellikle OS beden sistemini kullanıyoruz. Bu sistemi ilk Amerika’da bulunan Elizabeth Suzann markasında keşfetmiştik. Çok faydalı ve kapsayıcı bir sistem olduğuna inandığımız için biz de kendi kalıplarımızda bu sistemi kullanıyoruz.

Bu parçalar daha rahat ve oversize silüetlere sahip oluyor. OS bir parça 36-42 arasındaki bedenler için uygun. Bunun dışında OS-(32,34) ve OS+ (44,46) iki varyasyon daha geliştirdik. İstediğiniz daha dar ya da geniş görüntüye göre normal bedeninizden bir aşağı ya da bir yukarıyı seçebilirsiniz. OS parçaların, her bedende farklı ve özgün duruşunu görmek bizi çok mutlu ediyor.

 ​

Yeni kurulmuş, küçük ölçekli bir marka olduğumuz ve küçük bir ekiple çalıştığımız için, hayal ettiğimiz her şeyi bir anda yapmamız mümkün olmuyor. Bu durum her seferinde bir konuya odaklanmayı zorunlu kılıyor. İlk senemizde daha çok üretim sürecimizi sürdürülebilir ve adil bir temelde kurgulamaya odaklandık. Fotoğraf çekimlerimizi çok hızlı şekilde yapmamız gerekiyordu ve en hızlı ulaşabileceğimiz kişiyle (kuzenim) çalışmak durumunda kalmıştık.

Ancak elimizden geldiğince, farklı farklı kadınların, bedenlerin üzerinde giysilerimizin fotoğraflarını paylaşmaya gayret ettik. Instagram hesabımızda #rensfriends olarak sabitlediğimiz hikayelerimizde bunu görebilirsiniz.

2019 yılı için ise daha fazla beden-kapsayıcı tasarımlara odaklanıyoruz. Nisan’da çıkmasını planladığımız koleksiyonumuzda ölçü aralığımızı 50-52 bedene kadar genişleteceğiz. Beden kabülü, kadınların fiziksel ve ruhsal güçlenmesi, sürdürülebilir moda konularında bütünleşik farkındalık proje fikirleri üzerinde çalışıyoruz.

Çok çeşitli beden ölçülerine sahip olan arkadaşlarımızla, modellik konusunda iletişim halindeyiz. Ancak, bu yazıyı okuyan ve yolculuğumuzda bize gönüllü olarak modellik yapmak ve kalıplarımızı geliştirmek için bize destek olmak isteyenler olursa, bizimle iletişime geçerlerse çok seviniriz.

Yavaş moda ve minimalist giyim alışverişi tercihlerinde az bilinen bir güçlük hem adil üretim sürecinden geçmiş hem zarif ve şık ama aynı zamanda beden kapsayıcı iç giyim ürünleri bulabilmek.
Beden çeşitliliği ve kapsayıcılığı gibi farkındalıklar arttıkça ‘Victoria’s Secret’ gibi iç giyim sektöründe lider firmalara da alternatifler aranmakta.
Ileride bir iç giyim koleksiyonu tasarlamayı da düşünüyor musunuz?

-Bu çok başka bir uzmanlık alanı. Şu an için kısa ve orta vadeli hedeflerimiz arasında olmadığını söyleyebilirim. Belki, her şey çok güzel gider ve iç giyim tasarımı konusunda uzmanlaşmış bir ekip arkadaşı aramıza katılır ve üretebiliriz.

Yurtdışında bir çok marka var aslında alternatif ve kapsayıcı iç giyim ürünleri üreten. Türkiye’de böyle bir marka var mı, bilmiyorum. Ben de iç giyim ihtiyaçlarımı, alternatif markalardan sağlamayı çok isterim.

Ren tasarımlarına nereden ve nasıl ulaşabiliriz?

www.atolyeren.com , Websitemiz üzerinden ve birlikte çalıştığımız, birbirinden yetenekli tasarımcılara ev sahipliği yapan mağazalardan ulaşabilirsiniz. Bu mağazaların listesine de websitemizden ulaşabilirsiniz.

Referanslar

* http://www.temizgiysi.org/wp-content/uploads/2018/09/HM-Last-Version-TR-compressed.pdf

‘Her yıl binlerce işçi iş kazasına maruz kalıyor. Merdiven altı işletmelerde, pamuk tarımında çocuk işçiler ve kadınlar, ağır şartlarda, kötü muamele görerek çalıştırılıyor.’

Hayrunnisa Akar’ın Atölye Ren kurucusu Gözde Karatekin ile gerçekleştirdiği röportajın 1. bölümü için: tıklayınız.

Türkiye popüler tekstil firmaları için ucuz üretim yapan ülkeler arasında. Türkiye’deki tekstil işçilerinin çalışma şartları ne kadar adil? Ücret politikaları, sosyal haklar, çalışma şartları konularında işçileri korumak üzere belirlenen kurallara ne kadar uygun davranılmakta? Kendi markanı yaratmadan önce bu konu hakkında araştırma yaptın mi?

-Tekstil ve Moda sektörünün tüm süreçlerini düşündüğümüzde 75 milyona yakın insan giysilerimizi üretmek için çalışıyor dünyada. Bu insanların çok küçük bir kısmı güvenceli, etik ve adil bir çalışma ortamına sahip. Tekstil, İnşaat ve Maden gibi iş kazalarının en çok yaşandığı sektörlerden.

Bu sistemin böyle kurgulanmasının en temel sebebi, firmaların üretim modellerinin odağına yalnızca kar elde etmeyi koyması. Hızlı moda daha fazla kitleye, hızla, daha fazla ürünü, daha fazla kar ile satmak istiyor.

Sektörün büyümesi ile firmalar arasındaki fiyat rekabetinin artması, maliyetlerin azaltılması için bir yarışa sebep oluyor.

Maliyeti azaltmak için ise, yetkin olmayan, güvencesiz ve bazen ise yasal olmayan iş gücü kullanılması söz konusu oluyor.  Ne yazık ki tarım sektörü gibi çocuk işçiliği tekstilde de çok yaygın.

Türkiye için de durum bundan pek farklı değil. Her yıl binlerce işçi iş kazasına maruz kalıyor. Merdiven altı işletmelerde, pamuk tarımında çocuk işçiler ve kadınlar, ağır şartlarda, kötü muamele görerek çalıştırılıyor.

İşyeri sahipleri çalışanlarının yasalarla belirlenmiş haklarını, işçilere vermekten kaçıyor. Üretimi yaptıran büyük firmalar ise yeterli denetim mekanizmasını kurmuyor. Türkiye’de merdiven altı üretim yapan birçok firmada Suriyeli çocuk işçilerin çalıştığını son zamanlarda sıklıkla duymaya başladık ne yazık ki. Saatlik işçi kavramı inşaattan sonra, tekstilde de görülmeye başladı.

Global firmaların 3.dünya ülkelerinde gerçekleştirdikleri üretimin arka planı ile ilgili detaylı bilgi için TRUE COST- GERÇEK BEDEL belgeselini herkesin izlemesini tavsiye ederiz.

Türkiye’de neler olduğu ile ilgili de http://www.temizgiysi.org/ sitesinden ve sosyal medya hesaplarından „Temiz Giysi Kampanyası“ nı herkes mutlaka takip etmeli. İşçilerin yaptığı eylemlerle ilgili destek çağrıları oluyor, bunlara katılarak hak mücadelesinde işçilere destek olabiliriz hep birlikte.

Örneğin, şu an en güncel çağrı, H&M’in vaat ettiği adil yaşam ücretini işçilere vermesi. Temiz Giysi’nin açıkladığı rapora göre, Türkiye’de H&M ürünlerini üreten işçilerin aldığı ücretin yaşam ücretine oranı %29. Bulgaristan’daki işçiler Avrupa Birliği’nin Yoksulluk Sınırının üçte ikisinden az kazanıyor.

Bu konuda, birinci derece yakınlarımın yaşadıklarını doğrudan gören biri olarak söyleyebilirim ki ; bir işçinin düşük maaşla, uzun süreler çalışması, emeğinin karşılığı olan maaşını alamaması, sigortasının yatmaması, kaza riski olan işlerde ve zor şartlarda çalışması kişide ve ailesinde büyük hasarlar bırakıyor.

‘Sormamız gereken soru öncelikle, hızlı moda markalarının fiyatlarının neden bu kadar düşük olduğu?‘

Yavaş moda ürünlerin pahalı ve erişilmesi güç olduğu yönündeki eleştiriler hakkında ne düşünüyorsun? Bu sadece bir akım mı yoksa moda ve tüketim sektörünü uzun vadeli dönüştürmek mümkün mü?

-Yavaş moda ve sürdürülebilir moda alanında konumlanan bir çok markanın ürünlerinin erişilmesi güç durduğunun ve pahalı algısı olduğunun farkındayım. Ancak burada üzerine uzun uzun konuşulması gerekiyor.

Yurtdışında hiç yaşamadığım için, Türkiye özelinde konuşacağım. Sürdürülebilir ve adil şartlarda üretim yapmak gerçekten çok maliyetli. Kullanılan kumaşlar 4-5 kat daha pahalı, ulaşılması güç. Sınırlı sayıda üretim yapıldığı için işgücü bulmak, doğru atölyelerle çalışmak daha zor. Parça başı işgücü maliyeti, hızlı modaya göre çok yüksek.

Görünürlük ve bilinirlik sağlamak, reklam yapmak için büyük bütçeler ayırmak mümkün olmadığı için, satış adetleri düşük. Bununla birlikte moda sektörünün Türkiye’de de çok geniş bir pazara sahip olmasına rağmen, sürdürülebilir/yavaş modaya gösterilen ilgi ve talep çok az. Tüketici ile alternatif moda markalarının buluşması kolay olmuyor.

Bütün bunlar maliyeti ve fiyatı etkileyen hususlar. Tasarımcının kendisine ve markasına sürdürülebilir bir gelecek sağlaması gerekiyor elbette. Fiyatı belirlerken tüm bu etmenleri göz önüne alıyor.  Bu durumda da kaçınılmaz olarak hızlı moda markalarına göre daha yüksek fiyatlı oluyor ürünler.

Bu noktada sormamız gereken soru öncelikle, hızlı moda markalarının fiyatlarının neden bu kadar düşük olduğu? Kullanılan materyal ve işçilik kalitesini kıyaslayarak bir değerlendirme yapmak doğru olur.

Moda ve tüketim sektörünü uzun vadeli değiştirmek tüketicilerin desteğiyle mümkün olabilecek bir şey.

Türkiye’de çok güzel işler yapan ve bunu çok doğru yapan hızlı moda devlerine alternatif olabilecek yavaş moda markaları var.  Biz ve bizim gibi markaların bu gayretlerinden daha kıymetli ve etkili olan ise tüketicilerin hep bir ağızdan “Giysilerimi Kim Yaptı?” ve “Giysilerim Neyi Etkiliyor?“ diye sorması.

Tüketim alışkanlıklarının farkındalıkla değişmesi gerektiğine inanıyorum öncelikle. Daha sık yeni giysiler almaktansa, ihtiyaç temelli alış-veriş yapılmalı. O zaman daha ucuz ürün arayışımız ve beklentimiz de olmayacaktır. Çünkü daha çok kaliteye ve kullanım ömrüne bakacağız.

Yerel ve bağımsız tasarımcıları destekleyerek, büyük moda markalarını bu sorularla rahatsız ederek, kendi giysilerini üreterek herkesi modadaki bu dönüşümsel hareketin bir parçası olmaya davet ediyoruz.

Benliğin ifade aracı olan bedeni saran giysilerin toplumsal güzellik ideallerinin dayatılmasında sembolik bir araç olmasını reddediyoruz.’

(Atölye Ren Röportajı, Gözde Karatekin – Hayrunnisa Akar)

Geçen haftaki yazımda hızlı modadan bahsetmiştim ve bunun bir yazı dizisi olacağını ifade etmiştim, pek sevgili okur. 2019 yılı hepimiz için daha iyileştiğimiz, güzelleşmeye ruhumuzdan başladığımız bir yıl olsun istiyorum. Daha düşünceli, daha zarif yaşayalım istiyorum. İşte bu yüzden ne yazık ki içinde yaşadığımız, doğayı, kadınları, sahici ve özgür olan her güzelliği tahakküm altına almaya çalışan bu sistemi eleştirmekle yetinmek istemiyorum.

Sana bir sürü değerli kadını  tanıtmak istiyorum. Alternatifler sunmak istiyorum. Bu hafta hızlı moda serisinin ikinci bölümünde beni çok heyecanlandıran bir “yavaş moda” girişimciliğini konuk ediyorum. Atölye Ren’in kurucusu olan sevgili Gözde Karatekin’le her cümlesi ayrı başlık niteliğinde olan bir röportaj gerçekleştirdik.

Çevreye duyarlı, minimalist, yerel zanaatkarlarla adil ticaret ilkelerine bağlı ve “kadınların öncelikle kendi bedenleri, diğer kadınlar ve yeryüzü  ile şefkatli, özen gösteren ve dayanışmacı bir ilişki kurmasını“  hedefleyen bir giyim markası Ren.

Beden Olumlama Hareketi’ne konuk olduğu, sorularımı içtenlikle yanıtladığı ve değerli bilgiler verdiği için Gözde’ye çok teşekkür ederim. Keyifli okumalar…

Bize Atölye Ren’i ve kurucusu olarak kendini biraz tanıtır mısın?

-Merhaba, ben Gözde Karatekin. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunuyum. Yaklaşık 3 sene kurumsal çalışma deneyimim oldu. Kasım 2017’de tam zamanlı olarak Ren’i kurdum.

Ren,  İstanbul’da kurulmuş minimal, rahat ve fonksiyonel giysiler üreten doğaya duyarlı,  beden-kapsayıcı (size inclusive) bir giyim markası.

Temelinde sürdürülebilirlik ve sosyal sorumluluk ilkeleri yatıyor. Amacı kadınların öncelikle kendi bedenleri, diğer kadınlar ve yeryüzü  ile şefkatli, özen gösteren ve dayanışmacı bir ilişki kurmasını sağlamak. Bütün parçalar minimal sorumlu bir giyinme pratiğini tamamlayacak şekilde özenle tasarlanıp, incelikle dikiliyor. Şu an dikim sürecimiz İstanbul’da, diğer tüm operasyonlar Edremit’teki atölyemizde gerçekleşiyor.

Temel değerlerimiz: Şefkat, özen, özgürlük, çeşitlilik ve dayanışma.

Nasil bir ekibiniz var?

Ren için tam zamanlı olarak çalışan tek kişi benim. Üretim sürecinin yanında tüm operasyonel süreçleri yönetiyorum.

Üretim sürecinde tasarımları yapıyorum, kalıpları çiziyorum ve kumaşları dikime hazırlamak için gereken kesim ve diğer bütün ön işlemleri gerçekleştiriyorum. İstanbul, Kadıköy’de yaklaşık 25 yıldır terzilik yapan Tekin Ağabey dikim sürecinde bana destek oluyor. Çok uzun yıllar hazır giyim üretiminde bir çok firmada çalışmış. 3 senedir de kendi atölyesinde çalışıyor. Onunla adil ticaret ilkelerine dayalı bir şekilde çalışıyoruz.

Üniversiteden çok yakın 2 arkadaşım da bir çok süreçte Ren’e destek oluyor. Ben takım çalışmasına çok inanan biriyim ve fikirleri tartışmayı, paylaşmayı, birlikte geliştirmeyi çok seviyorum. O yüzden Merve ve Altay ile düşünsel temelde her şeyi birlikte yapıyoruz zaten. Operasyonel olarak ise, Altay tüm dijital pazarlama süreçlerinde destek oluyor. O da Datça’da kendi dijital pazarlama ajansını kuruyor bu sıralar. Merve ise PR süreçlerinde destek oluyor. İletişime geçmek istediğimiz kişi ve kurumlarla yazışmaları gerçekleştiriyor. PR stratejimiz üzerine çalışıyor. Bir yandan da tam zamanlı olarak kurumsal bir firmada çalışıyor.

Ailem çok destek veriyor. Örgü koleksiyonumuzdaki kazakları annem örüyor mesela. Kardeşim ve kuzenim modellik yapıyor. Aslında epey kalabalığız. Herkes tüm kalbiyle Ren’i büyütmeye çalışıyor.

‘Okulda beden politikası ve iktidar üzerine okumaya başladıkça aslında tüm bu kuralların bedenim ve “kendiliğim“ üzerinde kurulan toplumsal bir tahakküm olduğunu fark ettim.’

Alternatif moda sektöründe girişimcilik fikri nasıl ortaya çıktı?

-Alternatif moda sektöründe bir iş yapmalıyım diye düşünmedim aslında başlarda.  Benim derdim giyinmekle idi. Küçüklüğümden beri nasıl giyinmem gerektiği ile ilgili koyulan kuralları kabul etmekte zorlanıyordum. Okulda üniformalarla, çalışma hayatında “dress code”larla mutsuzdum.

Bedenimin şekli ve ölçüsü üzerinden, ve bu bağlamda giydiğim giysilerin uygunsuzluğu, yanlışlığı üzerinden zorlamalara maruz kalıyordum. Kendimi en kolay, en hızlı ve en severek giysilerle ifade ediyordum oysa. Yani “dress code” lara uymayan o her bir parçayı giymemin bir anlamı vardı benim için.

Okulda beden politikası ve iktidar üzerine okumaya başladıkça aslında tüm bu kuralların bedenim ve “kendiliğim” üzerinde kurulan toplumsal bir tahakküm olduğunu fark ettim. Münferit meseleler değildi yani. Kendi giysilerimi tasarlamaya ve dikmeye başladım önce. Hep ellerimle bir şey üretmekten zevk almıştım zaten. Örneğin, bahçe işleri ile uğraşmak, seramikle çalışmak, marangozluk bunlar da ilgilendiğim diğer üretim alanları.

Kurumsal hayatın değerleri ve düzeni de bana uymuyordu. Dikiş kursuna başlamıştım o dönemler bir de. Ayşenur Arslanoğlu’nun Kuzguncuk’taki atölyesinde, Terzihane’de, dikiş öğreniyordum. Ayşenur muhteşem bir kadın. Çok güçlü, yetenekli, zeki ve duyarlı.  Onun fikirleri, onun seçtiği yol, kendisi çok büyük ilham kaynağıydı. Kendime alternatif bir yaşam kurabileceğimi onun sayesinde fark ettim. 2017 yılının sonunda “denemeliyim artık” diye düşündüm ve istifa ettim. Bir kaç ay sonra Ren’i kurdum.

Tabii, okuduğum okul gereği toplumsal ve ekolojik meselelerle epey ilgili olduğum için hızlı moda endüstrisinin tahrip eden, sömüren ve yıkıcı etkilerinden haberdardım.Ren’i üzerine inşaa ettiğim üretim yöntemleri ve süreçler bir seçim değil o yüzden.

İnanıyorum ki bundan sonra kim ne iş yaparsa ya da yapacaksa yapsın, adil, ekolojik ve iyi yapmak zorunda.

Tasarımlarınızı popüler markaların ürünlerinden ayıran temel özellikler neler? Nasıl bir tasarım ve üretim süreciniz var?

-Bir ifade aracı olarak gördüğümüz giysilerimizin içinde bulunduğumuz topluma ve dünyaya nasıl bir etkisi olduğunun farkındayız. Yavaş Moda’nın üretim ilkelerini benimsiyor ve temiz, adil ve şeffaf olmaya gayret ediyoruz. Hakkaniyetli, incitmeyen, özen gösteren ve şefkat besleyen, kapsayıcı tasarım ve üretim modelimizden detaylıca bahsedeyim isterim.

Tasarım sürecine kumaş tedariği ile model belirleme süreçlerimizi bir arada yürüterek başlıyoruz. Doğal, kaliteli ve sürdürülebilirliğe katkı sağlayacak materyaller ile çalışmak birinci önceliğimiz.

Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde, depolarda atıl kalmış ya da fabrikaların ıskartaya çıkardıkları yüksek kaliteli, doğal kumaşların arasından, o sezon için aklımızda olan renk, desen ve dokuda olanlarını seçiyoruz.

Modelleri ve onları hangi kumaşlardan dikeceğimizi belirledikten sonra ilk numuneleri üretiyoruz ve test ediyoruz.

‘Sipariş üzerine üretim yapmak, sipariş veren kişinin isteklerine göre kişiselleştirme imkanı da sunuyor.’

Doğallık, kalite, dayanıklılık, rahatlık, fonksiyonellik ve estetik olarak kriterlerimize uygun olan modellerle stoklarımızı oluşturmaya başlıyoruz. Websitesi üzerinden yapılan satışlarda sipariş üzerine üretim yapıyoruz.

Bu sayede, üretim fazlası ve bundan doğan atık riskini azaltmış oluyoruz. Kumaş atık oranını minimize edecek şekilde, kesim işlemini gerçekleştiriyoruz. 

Sipariş üzerine üretim yapmak, sipariş veren kişinin isteklerine göre kişiselleştirme imkanı da sunuyor. Özellikle ölçü ve ürünün boyu konusunda müşterilerimizden kişiselleştirme talepleri alıyoruz. Buna imkan sağlayan bir sistem kurgulamak çok keyifli.

Kestiğimiz kalıpları, beden ve modellerine göre ayırıp, terzimiz Tekin Ağabey’e götürmek üzere paketliyoruz. Buraya kadar olan süreçte ben çalışıyorum. Bu işler, Edremit’teki atölyemizde gerçekleşiyor.

‘Tekrar tekrar, farklı amaçlarla kullanılabilecek bez torbalar kullanıyoruz.
Bu torbaları ben dikiyorum.’

(Ren’in usta terzisi, Gözde‘nin Tekin Ağabey‘i)

Dikim işlemi ise Tekin Ağabey’in Kadıköy’deki atölyesinde yapılıyor. Tekin Ağabey, 25 yıldır terzilik yapıyor. Gençlik yıllarında çırak olarak tekstil atölyelerinde çalışmaya başlamış. Son 3 yıldır, kendi atölyesinde işlerini yürütüyor. Yaptığı işi çok seven, titiz ve özenli birisi. Yeniliğe, kendini daima geliştirmeye ve dürüstlüğe önem veriyor. Tüm ürünlerimiz onun elleriyle incelikle dikiliyor. Yaptığı işlerin kalitesine hayran olmamak mümkün değil. Beni teknik anlamda da çok geliştiriyor.

Özenle dikilen ürünler, ekolojik paketleme çözümlerimizle paketleniyor. Tekrar tekrar, farklı amaçlarla kullanılabilecek bez torbalar kullanıyoruz. Bu torbaları ben dikiyorum. Yaptığımız işte, olumlu çevresel ve sosyal etki yaratmaya odaklanıyoruz… 

O ‘ideal’ beden öldü yaşasın beden olumlama!

02.09.2017 tarihinde, Begüm Soydemir’in gerçekleştirdiği röportaj Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştır. 

Şişmanlar, zayıflar, lekeliler, vitiligolular, akneliler, selülitliler, engelliler, translar… Özetle bedensel özellikleri, yönelimleri veya tercihleri üzerinden tanımlananlar… Hepimize sürekli dayatılan ‘ideal’ algısına karşı çıkmanın vakti gelmedi mi? Dünya bunu tartışıyor, ‘body positivity’ kavramının peşinden koşuyor. Türkiye’de ‘beden olumlama’ hareketini yaygınlaştırmaya çalışan dört kadınla meselenin özüne indik.

◊ Nedir beden olumlama?
Berrak Tuna: Marjinalize edilmiş yani medyada temsil edilmeyen, edilse bile önyargıyla yaklaşılan bedenlerin, kendilerini toplumun algılarını umursamadan tanımlaması.
Aybala Arslantürk: Toplumun her ‘öteki’ saydığı insanın yeri var. ‘Beden nötr’ olma durumu da, şarap lekeliler de, kendini başka cinsiyete ait hissedenler de…
Sinem Dönmez: Bu kavram, bedeninle ilgili tüm dışarıdan müdahaleleri reddetme özgürlüğü veriyor. Bedenimizi algılama biçimimiz, toplumsal bakışla şekilleniyor. Kıllarım mı çıkmış, göbeğim mi var, kemiklerim mi sayılıyor, saçlarıma ak mı düşmüş; hepsini sayabiliriz.

◊ Sizin tanışmanız nasıl oldu?

Berrak T.: Ben yedi senedir yabancı yayınlarda okuyorum. Ama içselleştirmem yeni. Hep kilolu bir çocuktum. İlkokuldan lise sona kadar ailemin de dağıldığı bir dönem yaşadım. ‘Bir kilo versem her şey düzelecek’ diye düşünüyordum. İlk rejimimi yaptığımda, ilk spor salonuna yazıldığımda 9-10 yaşlarındaydım. Ama hep verip geri aldım ve lise sonda 90-95’i gördüm. Meğer kilo veremeyişimin, tüylenmemin nedeni polikistik over sendromuymuş ve hiçbir doktor bu ihtimali düşünmedi. O kiloya ulaştıktan sonra anoreksiyaya yakalandım, iki ayda 30 kilo verdim. Verdim de bir sene boyunca ne regl oldum, ne kafamda saç kaldı. Sonra kiloları geri almamak için diyete devam ettim. İki sene önce depresyona girip 10 kilo daha verdim. Herkes iltifat yağdırıyordu ama ben canımla cebelleşiyordum. Depresyondan çıkıp kilo almaya başlayınca gene çevremde kimse kalmadı. Sonunda isyan ettim. Instagram’a “Ben böyleyim, böyle iyiyim. Beni dış görünüşümle yargılamayın. Şu an sağlığım çok yerinde. Beni görür görmez kilo aldın, verdin demeyi bırakın” yazdım. Sonra da her şeyi tekrar okuyup içselleştirmeye karar verdim.
Aybala A.: Ben de bir depresyon sonrası kısa sürede 25 kilo aldım ve insanlar bunu zorla fark ettirmeye başladılar. Her zaman feminist harekete dahildim ve hayatımla ilgili şeyler için ‘size ne canım’ diyebiliyorken, iş bedene gelince kurduğum duvarların, verdiğim kararların, arkasında durduğum söylemlerin çok işlemediğini gördüm. İnsanı bedeninden vurmak çok çirkin ve şiddetin en yaygın görüldüğü alanlardan biri. Başıma gelince bu alandaki okumalarımı fazlalaştırdım.
İrem Koçak: Çocukluktan beri vücudumda ‘normal’ kabul edilmeyen her şeyi kafama takıyor, her sorunu bedensel özelliklerime bağlıyordum. Bir gün bir uyandım, kafamın dörtte birinde saç yok; saçkıran olmuşum! Beden o kadar hassas ki hemen tepki veriyor. Sonra bir doktor şuna ikna etti: “Bunu kendine sen yapıyorsun ve sadece sen önleyebilirsin!” Düşündüm ki; güzel olmak zorunda değilim, boyum uzun, bacaklarım sütun gibi olmak zorunda değil. Hareketle de o ara Berrak sayesinde tanıştım.
Sinem D.: Benim iki taraflı bir ilişkim var bu konuyla. Gazeteci olduğum için yabancı yayınları takip ediyorum. 2009’da Glamour dergisinde ayva göbekli bir model (Lizzie Miller) poz verdi, o bir çığırdı. Lena Dunham, Girls dizisinde göbeğini, poposunu açıp ‘Bak, ben buradayım ve bedenimle ilgili tasarrufum seni hiç ilgilendirmiyor’ dedi. Gerçi hareketi esasen yıllardır ‘fat shaming’e (şişmanları aşağılama) maruz kalanların sahiplenmesine de yol açtı bu. Model Iskra Lawrence’ı gördüğümde büyülendim. Sonra Fransa’da ‘anoreksik model istemiyoruz’ nidası çıktı, rötuşlu fotoğrafların belirtilmesi zorunlu hale getirildi. Bunları görerek tanıştım. Şahsi hikâyeme gelince; ben de hep kilo alıp veren bir tipim. O küçük zorbalıkları hep yaşıyorsun. Zaten birine kilo almışsın, vermişsin demeyi çok mahrem bir alana tecavüz olarak görüyorum. Bir 80 kiloya çıktım, bir 60’a indim. İçinde hep sen varsın ama bedenin sürekli deviniyor; kendimi bunu düşünürken buldum. Ve birden 80 kiloyken çok mutlu olduğumu fark ettim. Aslında bu meselenin nasıl göründüğünle değil, nasıl hissettiğinle ilgisi var.

 

59aa659d0f25441c24a90915

 Eleştirilerin yoğunlaştığı alan genelde bakımsızlık oluyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Aybala A.: Beden olumlama sadece kılları övmüyor! Bu konuda bir şey paylaşınca “Kıllar hijyenik değildir, öf kokuyorsunuz, pis feministler, medeniyetsizler” gibi tuhaf tepkilerle karşılaşıyorum.
Berrak T.: Medeniyeti kıla tüye indirgemek çok sığ bir yaklaşım.

◊ “O zaman sen de tüylerini aldırma” diyene ne diyorsunuz? 
Aybala A.: Çünkü ben böyle istiyorum ve bu benim bedenim. Ama yaptırmayana da bir şey deme hakkına sahip değilim.
Berrak T.: Bu hareketin en sevdiğim yanı, kişiye otonomi izni vermesi. Tek mülkümüz olan bedenimize istediğimizi yapabiliyor olmalıyız ve bunu açıklama mecburiyetimiz de olmamalı.

◊ Hareketin herkesi kapsadığını söylüyorsunuz ama ön planda hep kadınlar var. Neden?
Sinem D.: Kimse bir erkeğe, kadınlara olduğu kadar çok “Ne kadar göbekli” ya da “Poposu ne kadar büyük” demiyor çünkü. Kadınlar çok fazla nesneleştirildiği için de herkes onlardan öyle olmasını bekliyor. Halbuki sen, sensin!
Aybala A.: Yurtdışında beden olumlama aktivisti erkekler de var.
Berrak T.: Bizde benim bildiğim bir tek Öktem var bununla ilgilenen ve kadın olmayan (kendisini ne idüğü belirsiz olarak tanımlıyor), ‘Madır Öktiş’ diye biliniyor. Aslında erkekler üzerinde de ideal beklentisi var. Tek fark, onlara bu kadar çok ürün pazarlanmıyor. Medyada her türlü erkek bedeni görüyoruz. Kadınlar içinse bir stereotip var: Beyaz, 36-38 beden, tüysüz, çatlaksız, selülitsiz, çok yemeyen, spor yapan, hem çalışan hem de evde müthiş olan, kusursuz…

59aa65dd0f25441c24a90917

◊ Vitiligo lekelerinizin etrafını çizerek harita yaptığınız bir fotoğraf koydunuz Instagram’a. Çok dikkat çekici bir kareydi. Ne düşündünüz bunu yaparken?
İrem K.: Bunu ilk ben yapmadım aslında, vitiligo hastalarının çoğu yapıyor. Çünkü elinize, kolunuza bakıyor ve oynamak istiyorsunuz. Şunun kenarına kontur atsam, aa harita gibi oldu, takımyıldızlara benzedi derken, kendi kendine çıkıyor. Bir de insanlara bu konuyla ilgili nanik yapma ihtiyacı hissediyorsunuz. Ben çok açık tenliyim ve vitiligom çok belli olmuyor ama hem annemde hem de babaannemde vitiligo var. Onlar daha büyük problemler yaşadılar. İnsanlar “Aa, eline çamaşır suyu mu sıçradı”, “Daha esmer olsan ineğe benzerdin” gibi şeyler söylüyor. Dolayısıyla siz de tepki göstermek istiyorsunuz önce. Sonrasında da kabullenip sevmeye başlıyorsunuz. Ben galiba sevmeye başlama evresindeyim. Artık bedenimin, cildimin sürekli değişiyor olması tuhaf bir şekilde hoşuma gidiyor.

◊ Kimleri takip ediyorsunuz dünyadan? Türkiye’den de bir ünlü çıkar mı sizce?
Sinem D.: Ben kendini aşırı seks objesi haline getirmeden önce Ashley Graham’ı beğeniyordum. İngiliz Vogue’a kapak oldu ki Vogue çok önemli bir adım bu hareket için. Ama mesela o çekimde Coach hariç hiçbir marka çekime kıyafet vermek istememiş. İkiyüzlülük de var hâlâ tabii.
Berrak T.: Türkiye’den biri keşke çıksa… Ben Sibel Can’dan beklerdim bizim yaşadığımız gibi bir aydınlanma ve isyan ama olmadı.
Sinem D.: Yavaş yavaş büyüyüp kendi liderlerini çıkaracak bence. Temsil edilmeyen her şeyin temsil edileceği bir zaman gelecek.
İrem K.: Bir şeyler olacak çünkü aslında toplumun büyük kısmı, bize ideal diye sunulan bedende değil. Biz ‘normal dışı’ kabul edilen bedenler olarak çok kalabalığız.

Berrak T.: Bana en sık gelen eleştirilerden biri, bu hareketin sağlıksızlığa teşvik ettiği, obeziteyi övdüğü. Bunu söyleyen, engellilere de saygı göstermiyor demektir. Ya da morbid obezler daha az mı değerli? Zorbalık yaparak mı onu daha sağlıklı hale getireceksin? Özdeğerin bir beden skalası yok.
Sinem D.: Kilo vermek başarı olarak görülüyor. Öte yandan, bu hareketin ‘şişmanız ama okeyiz’e indirgenmesini de yanlış buluyorum.
Aybala A.: İnsan sayısı kadar ideal beden sayısı var. Bu ‘önce-sonra’ fotoğrafları var ya, eskiyi kötüleyen. Neden? O da sensin! Bu halinle mutluysan ne güzel ama öyle iyiysen öyle de kalabilirsin. Bedenlerimiz, ruhlarımızın kıyafeti. “Bu bedendeyim, senin bunu onaylaman önemli değil” diyebilmeliyiz.

Bedeninle barışmak devrim olunca: Beden Olumlama Hareketi!

 Aybala Arslantürk ile Dilara Gürcü tarafından yapılan röportaj, 27.08.2017 tarihinde T24’te yayınlanmıştır.

Feminist gündemi takip edenler son zamanlarda Beden Olumlama Hareketinden sıklıkla bahsedildiğini duymuşlardır. Sosyal medyada “normal” ya da “ideal” bedene sahip olmayan; ancak bedeniyle barışık olanların fotoğraflarını paylaştıklarını, hatta bu yüzden “obeziteyi övüyorsun” ya da “kılların hijyenik değil” gibisinden tepkilerle linç edildiklerini görmüşsünüzdür. Beden olumlamanın ne olduğu ve ne olmadığı üzerine birçok farklı fikir dolaşıyor; hem bunlara bir açıklık getirme açısından, hem hareketi tanıtmak için Türkiye’de Beden Olumlama Hareketini kuran Aybala Arslantürk ile görüştüm. Feminist aktivist Aybala, İstanbul’da yaşıyor, uzun yıllardır feminist hareketin içinde olan Aybala, aynı zamanda cinsiyetçilikle mücadele eden platform erktolia‘nın kuruluşundan bu yana içinde, birçok farklı feminist örgütlenmeyle ortak projeler yürütüyor ve yaklaşık 1.5 yıldır Beden Olumlama üzerine çalışıyor.

Beden Olumlama ne demektir? Neden böyle bir harekete ihtiyacımız var?

Hareketi; bireylerin bedenlerini ‘her haliyle’ onaylamasını, kabul etmesini ve tek bir ideal beden tipi olmadığını temel alan feminist bir hareket olarak tanımlayabiliriz. Hemen bu noktada belirtmek gerekir ki “her hâlinle güzelsin ve kendini sevmelisin” mottoları kapitalizme yenik düşen ana akımı temsil ediyorken; ideal beden olumlama hareketi kendini kabullenme ve bedenine karşı nötr de olabilme halini esas alıyor. Ötekileştirilen, bedeni ile ilgili göz ve söz hapsinde bulunan her bireyin kendini kabullenmesi, nötr olması ve hatta sevmesi için beden olumlama hareketine ihtiyacımız var. Kimse kendini bu ötekileştirme karşısında kendini yalnız hissetmemeli; birlikteyiz, hikâyelerimizi paylaşıyoruz ve güçlüyüz. Amacım bunu daha çok pekiştirmek ve bu hareket altında bedeni üzerine söz söylenmesine izin vermeyen bireylere yenilerini ekleyerek aktivizme devam etmek.

Bu hareketi Türkiye’de resmi olarak başlatma fikri aklına nasıl geldi?

Yurt dışındaki beden olumlama hareketi aktivistlerini zaten takip ediyordum, gerçekten çok güzel işler yaparak sağlam bir farkındalık çalışması yürütüyorlar. Diğer yandan Türkiye’de feminist hareket içinde konuştuğum, takip ettiğim, fikir alışverişinde bulunduğum bir çok kişi aslında söylem üretiyordu. Fakat bu içten içe oluşan kaynama ortak bir çatıda birleşmemişti. Hepimizin bir çatıda birleşmesi, sesimizin daha kuvvetli çıkması ve hareketin doğru anlatımının sağlanması düşüncesi ile başlattım. Her ötekiye kapısı açık olan hareketin kurulması hepimiz için çok kıymetli bence.

İstanbul’da yaşayan bir kadın olarak toplumun idealize ettiği ve senden sahip olmanı bekledikleri “ideal” bedeni tanımlar mısın?

Bireysel olarak bu kalıpları reddettiğimi belirterek başlayayım. Diğer yandan idealize edilen bir beden tipi var elbette, reddetmem kendimi bu kalıplara sokmak zorunda hissetmemem bunu yok etmiyor. Bu dönemde bir kadın olarak, bir çok dönemde olduğu gibi; ancak kendinizi bedeninizin dışında uğraşacak hiç ama hiçbir şeyiniz yoksa sahip olabileceğiniz bir beden tanımı var. Bu dönemde diyorum, çünkü bu tanım dönemden döneme, coğrafyadan coğrafyaya değişiyor. Şu sıralar ince belli, ince bacaklı, bununla ters orantılı olarak  da yuvarlak belirgin memeli ve popolu bedenler mükemmel sayılıyor.

Peki sen hiç kendinin toplumda dayatılan ideal beden beklentisine göre bir bedene sahip olman gerektiğini düşündün mü? Bu durum sana nasıl hissettirdi?

Düşündüğüm bir dönem demeyelim ama kanıtlamak zorunda hissettiğim bir dönem oldu. Keşke şu an sahip olduğum bilince sahip olsaydım da yaşatılanın duygusal şiddet olduğunu fark etseydim. İnsanın bedeni üzerinden ötekileştirilmesi en ağır şiddet.  Bundan 5-6 sene önce, çok kısa bir zamanda, yaklaşık 2 ayda 25 kilo almıştım, benim için kilo almış olmak sorun değildi, farkında bile değildim zaten. Benim kilo alıyor olduğumu bana etrafımdaki insanlar fark ettirdi, zorla! Sonrasında da normaldeki kiloma dönmeye çalıştım. Kilo aldığım dönemde ayrı, vermeye çalıştığım dönemde ayrı duygusal şiddete uğradım. Zor bir dönemdi.

Bu gerçek dışı beklentilere göre bir bedene sahip olamayacağını idrak edip de kendi bedeninle barışma sürecin nasıl gerçekleşti?

Benim deneyimim gerçek dışı bir beklenti üzerine değildi, ‘normal’den fazla kiloya sahip olan herkesin yaşadığı şeyleri yaşadım. Bu normalin ne olduğunun da kişiden kişiye değiştiğini söylemek lâzım. Biri diyor ki beş kilo ver, diğeri yoo çok iyisin. “Pardon? Ben kendimi nasıl iyi hissediyorsam o kiloda ve görüntüde olacağım” diyebilmem kolay olmadı. Başkalarının ne gördüğü değil, benim ne hissettiğim önemli. Bunu hayatımın başka alanlarında uygulayabiliyorken, bedenim söz konusu olduğunda neden uygulayamadığımı düşündüm. Bu süreci tamamlamak mümkün mü? İnsanız ve kırılganız, belki tam anlamı ile değilse bile çok yüksek oranda barıştığımı söyleyebilirim.

Sence bu ideal beden nasıl dayatılıyor?

İdeal bedenin her alanda dayatıldığına şahit olabiliyoruz. Medya bunun en büyük pompalayıcısı. Görsel ve yazılı medya, billboardlar, reklamlar, haberler her alan, her yer, her an bize olması gereken vücut tipi üzerinden baskı yapıyor. Toplum aynı şekilde hafızası ile beden baskılamalarını yapıyor. Gördüğü, ona doğru ve olması gereken gibi gösterilen bedenlere sahip olmayan her bireyi acımazca eleştiriyor.

Beden olumlama şişmanlık ya da illa kıllarını uzatanları övme midir?

Bu kadar basite indirgemek hakaret olacaktır. İdeal sayılan kilonun altında/üstünde olmak ve vücut tüylerini almayı reddetmek elbette harekete dahil; fakat sadece bunlar yok hareketimizin içinde. Ve zaten bu başlıklara bir övgü de yok. Yeri gelmişken bunu belirtmiş olalım. Vücut tüyleri doğaldır, hepimizde az/çok var. Kişi almak isterse alır, istemezse almaz. Bu konu bu kadar basit.  Ayrıca natrans erkek için ‘kıllı tüylü’ olmak tırnak içinde üstün erkeklik sayılıyor; bu nedenle daha çocuk yaşında yüzünde tüyler çıksın diye jiletle olmayan tüyleri alıp çıkarmaya çalışanlar var. Bu da bir dayatma.

Bu hareketin içinde erkeklere de yer var mı?

Elbette. Beden olumlama hareketi cinsiyet ve cinsel yönelimden bağımsızdır. Toplum tarafından ‘öteki’ hissettirilen herkese yer var.

Bir karşılaştırma yapmamız gerekseydi sence ideal beden beklentisi/baskısı kadınlara mı yoksa erkeklere mi daha çok zarar veriyor?

Maalesef yine kadınlar en çok zarar gören taraf ve aynı ölçüde de bu baskılamaya ses çıkaran boyun eğmeyen taraf. Kadınların kendilerini, bedenlerini, saçlarının parlaklığını, tenlerinin pürüzsüzlüğünü ve aklınıza gelecek tüm detayları kanıtlamak zorunda oldukları düşünülür. Hep böyleydi. O zihinlerindeki güzel kriterine girdiyseniz bu sefer de zekanız sorgulanıyor. Asla bitmiyor bu talepler.

Beden Olumlama Hareketi olarak hedefiniz ne? Ne gibi faaliyetler ya da eylemler yürütüyorsunuz?

Şu an işin mutfağındayız diyebilirim. İçerik ve görsel desteği ile hareketin doğru anlaşılmasını, yanlış bilinenleri kırmaya çalışıyoruz. Önceliğimiz bu. Devamında atölyeler ile hem birbirimizle güvenli alanlar kurarak deneyimlerimizi paylaşalım, hem de dayanışmayı güçlendirerek bölgesel faaliyetler de yapabilme amacındayım.

Hareketin içinde beraber çalışma yürüttüğünüz arkadaşlar kimler?

Hareketin resmi sosyal medya hesaplarını, içerik üretimlerini, blog düzenleme ve tüm paylaşımlarını şu an sadece ben yürütüyorum. İnternet sitemiz de yakın zamanda aktif olacak, blogdan siteye taşınacağız. Hareketin aktivistleri elbette var, onlarla irtibat hâlindeyim. Berrak bu noktada en çok ortak çalışma yürüttüğüm aktivist diyebilirim.

Sence dayatılan ideal beden ve genel geçer güzellik algısını yıkmak için ne yapmak gerek?

Bireysel farkındalık çok kıymetli. Fakat elbette bunun da baskılanmaması gerek. Bireysel farkındalık Beden Olumlama Hareketi gibi feminist hareketlerce kitlesel hâle getirilmeli. Her birimiz kendi bedenlerimizi kabullenmeye başladığımızda, kimin ne söylediği, bizden taleplerinin ne olduğuyla değil kendi isteğimizin ne olduğuna odaklandığımızda ortada o algılardan eser kalmayacaktır.

Hareket hakkında daha fazla bilgiye nereden ulaşabiliriz?

Twitter ve Instagram hesaplarında ve Facebook’ta Beden Olumlama Hareketi sayfalarında aktifiz. Mevcut blogumuz yakında Beden Olumlama Hareketi internet sitesine taşınacak, buradan da takip edilebiliriz.

Kendi bedeni ile barışık olmayanlara söylemek istediğin bir şeyler var mı?

Kimin ne düşündüğüne göre kendinizi şekillendirmeye çalışmayın, her birimiz biricik, eşsiziz! Bizler eril zihniyetin kurguladığı imaja, dayattığı güzellik algısına, fantezilerindeki ölçülere uymak zorunda değiliz. Bırak dünya yansın, sen kendi bedeninle varsın!

İdeal Beden mi? ‘Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!’

Sivil Sayfalar’da 29/03/2017 tarihinde yayınlanmıştır. 
İdeal beden nedir? İdeal beden var mıdır yoksa tamamen bir yanılgı mıdır? İdeal beden varsa nasıldır ve kim belirler? Üzerinde uzun tartışmalar yapılabilecek ideal beden dosyasını aktivist görüşleri ile açmak istedik.
Berrak TunaBerrak Tuna, feminist aktivist.

Yazılarını blogundan takip edebileceğiniz Berrak, -“ideal” elbette ki var fakat bu bir yanılgı, yanılgı olması maalesef gerçek olmasına engel değil- diyor.

‘İdeal beden algısı kendim de dahil olmak üzere bu konuyla ilgilenenler tarafından görmezden gelinmeye çalışılsa da maalesef hala var. Fakat bu ideal beden, tek tip değil. Farklı ülkelerde, farklı kültürlerde birbirinden ayrışıyor bu bedenler. %90’ının ortak özelliği ise, ince yapılı ve çoğunlukla beyaz olmaları. Siyahi toplumlarda ve Asya toplumlarında, cilt rengi olabilecek en açık renk, özellikle yüz vücut hatları batılı standartlara en yakın olanlar güzel bulunuyor. Bu “ideal” yüzünden, çok tehlikeli olduğu halde kullanılan kimyasal cilt rengi açma işlemleriyle ünlüler zaten. Asya’da çekik gözlerinden memnun olmayanlara daha batılı görünmek için sağlanan çift göz kapağı ameliyatı da bu konuya uygun bir örnek.

Bu önümüzdeki genel gerçek.

Bu gerçeği kabul etmeden, beden olumlama hareketini destekleyemeyiz. Ortada toplumsal olarak kabul edilen bir ideal olmasaydı, bu idealleri yıkmaya da çalışıyor olmazdık.

Bu ideallerin en büyük yaratıcısı ve destekleyicisi tabii ki ataerkil toplum, tüketim kültürü ve kapitalizm. Özellikle kadınların alım güçlerinin artmasıyla, dış görünüşe ve bedene verilen kozmetik değer artıyor, endüstri gelişiyor. Zira bu ideal aslında satın alınabilen bir şey. Cilt tonundan, renk eşitsizliğinden sivilcelere, vücudunuzdaki kıl ve tüy yoğunluğuna, aşırı zayıflıktan, şişmanlığa; diyet ve güzellik sektöründe, cinsiyetiniz fark etmeksizin, satın alıp kendinizi bu “ideal” e yaklaştırabilmeniz için her şey mevcut. İşin sıkıntılı tarafı, size “ideal olmak ister misiniz?” diye sorulmuyor. Siz zaten farkında olmadan toplumda var olabilmek, zorbalığa maruz kalmamak, başkalarından ayrıştırılmamak ve en üzücüsü de onaylanmak, bu ideale yaklaşmak için tüm paranızı, enerjinizi harcıyorsunuz. Zira medyada nereye baksanız o “aslında olmanız gereken” ideal bedenler var.

Bu “ideal” elbette ki var fakat bu bir yanılgı, yanılgı olması maalesef gerçek olmasına engel değil. Savaşması zor olan ise, bu idealin sürekli şekil değiştirmesi. 90’larda “heroin chic” adıyla moda olan ince ve soluk görünüş, yerini “beach body”’e bıraktı. Bronz, popolu fakat gıdısız ve düz karınlı olmak şimdilerde çok önemli. İnsanları yıllarca diyet kültürüyle beslenme bozukluklarına ve psikolojik hastalıklara sürükleyen bu ince beden ideali, şimdilerde sağlıklı beslenme adı altında aksiyona devam ediyor. Sağlıklı beslenmiyorsanız, ana akım medya tarafından desteklenen bu beslenme ve egzersiz programlarına dahil değilseniz (ki bu beslenme ve egzersiz programları ne derece sağlıklı, herkes için uygun mu o da tartışma konusu), sağlıksız ve sorumsuz ilan edilebiliyorsunuz. Artık ölçümleriniz ne olursa olsun obez sayılıyorsunuz. Obez, şişman, kilolu demek yerine sağlıksız deniyor. Politik doğruculuk gibi yani, aslında altta yatan anlam aynı. “Şişman ve çirkinsin”.

Bu ideal beden baskısı otonomiyi elinizden alır. Sürekli değişmesiyle kafanızı karıştırır. Bir süre sonra kendinizden, özellikle toplum ve toplumun tükettiği medya tarafından bedeninizde “problemli” ilan edilen yerlerinizden başka bir şey düşünemez olursunuz. Durmadan size ne yapmanız gerektiğini, nasıl yaşamanız gerektiğini, neye önem vermeniz gerektiğini dikte eder. Motivasyona ihtiyacınız olduğunu düşünmenizi sağlar, “güç içinizde, isterseniz siz de böyle olabilirsiniz” der, hiç aklınızda yokken kendinizi başkalarıyla kıyaslamanızı sağlar. Beden ve dış görünüşe verilen bu sahte değer ve önem, kişiyi biblolaştırıp sistematik bir şekilde vasıfsızlaştırmaya sebep olur. Bir bakarsınız görünüşünüzden daha önemli bir şey kalmamış, sesiniz, işiniz, düşündükleriniz, fikirleriniz geri plana atılmış.

İşte bu yüzden amacımız idealleri yıkmak değil, bu ideallere verilen önemi azaltmak, gücümüzü elimize almak olmalı.’

Berrak instagram hesabından yaptığı paylaşımlarla Beden Olumlama Hareketi’ne göz kırpıyor.

Dilâra Gürcü

Dilâra Gürcü, feminist yazar.

Uzun yıllardır feminist hareket içinde aktif yer alan Dilâra’nın yazılarını T24’ten takip edebilirsiniz.

‘Bu benim hem bir kadın olarak hem de feminist olarak çok uzun süredir sorguladığım bir konu. Dönemsel ve kültürel olarak kadın bedenine atfedilen ideal bir güzellik algısı olduğunu düşünüyorum. Bu coğrafyadan coğrafyaya, dönemden döneme değişiyor. Örneğin şu an Batı’da “balık etli” tabiriyle tanımlanan kadın bedeni, rönesans Avrupası için oldukça zayıf kalıyor ve arzu nesnesi olarak algılanmıyordu. Ya da bazı coğrafyalarda geniş kalçalı kadınlar bir cinsellik simgesiyken, bazılarında ise genel standartlara göre “kilolu” olarak algılanıyorlar. Kilo dışında ten rengi, saç rengi, vücut kıllarının nerede olması ve olmaması gerektiği gibi belirleyici faktörler var.

Aslında oldukça öznel olan “güzellik” algısı nasıl bu kadar objektif temeller üzerinde şekilleniyor sorusuna verebileceğim tek bir cevap var sanırım: o da toplumdaki normlar doğrultusunda oluşan ve yaygınlaşan kültür. Objeleştirilen kadın bedeni ve kadının mütemâdîyen erkeğe görsel haz oluşturma tahakkümü ile kadınlar her zaman daha estetik varlıklar olmalılar algısı oluşuyor. Bunda elbette heteronormativitenin ve evrimsel olarak üreme refleksinin etkisi büyük. Bu algı da medya ve moda sektörü sayesinde yaygınlaşıyor. Televizyona erişimi olmayan bazı ülkelerde televizyonun yaygınlaşmasından sonra, öncesi ve sonrası olarak bilhassa kız çocukları üzerinde yapılan araştırmalar medyanın bu konudaki etkisini kanıtlıyor. Medyada dayatılan algı ile yeme bozukluğu geliştiren, bedenleri ile barışamayan kız çocuklarının sayısı artıyor.

“İdeal beden” dediğimiz zaman, çok dallı budaklı, birçok etken ile oluşan ve bozulabilen bir algıdan bahsediyoruz. Benim şahsi görüşüm bunun bir yanılsama olduğu üzerine, ancak bunun bir yanılsama olması, gerçekliğini ve bir tahakküm biçimi olduğunu değiştirmiyor.’

Selime Büyükgöze

Selime Büyükgöze, feminist.

‘Her adımımızda feminist mücadeleye, feminist söze ihtiyacımız var’ şiarıyla yola çıkan Çatlak Zemin’de yazılarını takip edebilirsiniz.

İdeal beden denildiğinde akla gelen, erkek egemen sistemin dayattığı güzellik algısı ile örtüşüyor ve kadınların bedeninin nasıl olması gerektiği erkekler tarafından tarif ediliyor. Bu beden ince, narin, her daim güzel. Kırışıksız, selülitsiz, yağsız, kılsız yani neredeyse hiçbir kadının sahip olmadığı ama sahip olmak için her daim çaba göstermesi gereken bir beden. Ulaşılamayan bu ideallikten geriye kadınlara utanç ve kendini sevmeme kalıyor. Kadınlara dayatılan ideal beden tartışıldığında daha az akla gelen ise bu bedenin aynı zamanda hareketsiz olması. “Oturmasını kalkmasını bilmesi gereken” kadın bedeni koşmamalı, atlamamalı, zıplamamalı. Hatta sokaklarda başı boş yürümemeli.

İdeal beden nasıl gerçekten ideal olur diye düşünmem gerektiğinde her kadının kendi bedenini sevdiği, dilediğince atlayıp zıpladığı bir ideallik tahayyül ediyorum.

8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nden bir döviz özetliyor: Bir kadının kendini sevmesi devrimdir!

AYBALA ARSLANTÜRK

İSTANBUL, MART 2017