AYTA’NIN APOLETLERİ

Düştük müydü annemizin rahmine, sonrası bizden bağımsız. Bize annemizi ve babamızı seçme şansı tanımayan yazgı, bizi başka şeylerle de sınadı. Bu ne ergenlikte oldu üstelik ne ilk reglide ne de sünnette. Biz o rahimden çıktık, temizlendik, sarıp sarmalandık ve kucağa verildik ya, o an, şu an yaşadığımız çoğu şey başladı işte…

Ayta Sözeri, bir oyuncu. Aynı zamanda şarkıcı da. Google’a sorarsak  ‘’Türkiye’nin ilk trans oyuncusu’’

Fakat ben Ayta’nın, ona doğuştan verilen apoletleriyle ilgilenmiyorum.

Ayta’nın ona doğuştan verilen apoletlerini çıkarışını ne alkışlıyor ne de yuhalıyorum. Bana ne ki! Bana mı düşer takdir etmek ya da etmemek.

Ayta’nın kimliğinin rengiyle ilgilenmiyorum.

Ayta’nın bana göre çok güzel gülüşüyle ve çok güzel rakı içişiyle ilgileniyorum.

Merak, haddini bildikten sonra kötü bir şey olmuyor aslında. İnsanız, meraklıyız, hemen araştırayıp, neymiş ne olmuş, ne değilmiş ne olmamış bakmak istiyoruz.

Merakını giderdikten sonra o yorum yapma kısmı var ya o yorum yapma kısmı. O çok fena. Biz o kısımda deliriyoruz.

Dijital Topuklar’ın 2018 zirvesinde kendisiyle konuşma ve oturumunu dinleme fırsatını yakalamıştım.  Oturum soru-cevap şeklinde ilerliyordu. Eminim herkes çok uzun yıllardır tanıdığımız bir arkadaşımızı dinlemeye gelmişiz rahatlığını hissetmiştir o konuşurken. Salonda gözlemdiğim yüz ifadelerinden çok rahat okuyabiliyordum bunu.

Toplumun ‘’normal’’ kabul ettiği yani cinsiyeti doğduğundan beri ‘’kadın-erkek’’ olarak kalan bireylerin yaşantısına hayranlıkla baktık. Televole çocuğuyduk. 90’ların sonunda olan tüm magazinsel olaylara dahil olduk. Sonra birden bire ‘’Tarabya’da uşaklar, Etiler’de yumuşaklar’’ bir mit olup çıkmıştı karşımıza.

Yumuşak mı?

Biri de çıkıp demedi ki ‘’peki, Tarabya’daki uşakların cinsel tercihlerinden nasıl eminsiniz?’’ Erkek formunda gözükmeleri ‘’erkek’’ olduklarını, konuşmalarındaki ve hareketlerindeki ‘’erkeklik’’ten de yumuşak olmadıklarını mı anladık?

TV şovlarında ‘’yumuşak’’ olarak nitelendirilen kişiler alttan alta ezildi. Alttan alta mı? Kibar olmayayım, düpedüz, bile isteye aşağılandılar. Burada sunucu kadar buna razı gelen ‘’yumuşak’’ları da hatalı buluyorum. Hani bir söz vardır, ‘’Sen eşek olmayı kabul edersen sana semer vuran bol olur diye, teşbihte hata olmaz, durum buydu. Demek ki dedik, demek ki doğalı buydu. En azından ben çocukken bunu böyle algıladım ve kafamda böyle oturdu. ‘’Onlar’’ bir şov malzemesi, reyting ürünüydü. Yüzlerine karşı ‘’ibne’’ diyemiyorlar; ‘’top’’ diye sesleniyorlardı.

Ayta, sahnede alkışladığımız insanı sokakta yuhalayışımızdan bahsetti bize.

Halbuki bizden bir, iki kuşak üstü Zeki Mürenler’i, Bülent Ersoylar’ı bilerek büyüdüler. Sahnedeyken devşelen bu iki ismi delicesine sevdiler ve alkışladılar.

Ya sokakta?

Halkın Zeki Bey ile Bülent Hanım’ı sokakta görüldüklerini pek sanmıyorum da işte sokakta dediğim sahne dışında.

Ya sahne dışında?

 Alkışlandıklarını düşünmüyorum. Alkışlanmalarından kastım, sahnede görülen ve sevilen sanatlarına saygı duymak, şükran sunmak. Nasıl ki kendilerini dinlediğimizde cinsel kimliklerine değil de şarkılarına odaklanıyoruz; bu durumun sahne dışında da sürdürülemediğinden bahsediyorum. Sahnedeki atmosfer ile kendinden geçen dinleyicinin sokakta biraz efemine tavırlı gördüğü Sanat Güneşi Zeki Beyler’ine alttan alta baktıklarınıı, derince süzdüklerini, hatta kibirlendiklerini düşünüyorum.

Ayta Sözeri kendisini eşcinsel zannettiğini söylüyor çocukken: “O zamanlar internet yok. Halk kütüphanesine gidip bana eşcinsellikle ilgili bir kitap verir misiniz diyemezdim herhalde. Önümde iki rol model vardı. Ya Zeki Müren’sin, ya Bülent Ersoy’sun. Yıllar içinde aslında ikisinin birbirine ne kadar benzediğini öğrendim.”

Eh, sosyal medya yok o zamanlar. Lİnç yok. İstediğini Özgür ama hadsizce söylemek yok (ya da var ama hepimiz görmüyoruz, okumuyoruz işte.), nefret söylemleri yok, kendinden olmayanı yerden yere çalmak yok ama o kahrolası kibir her zaman var. Sosyal medya olsaydı, olacağı, yazılma olasılığı yüksek olan  şeyi yazıyorum: ‘’İbne Zeki dün ne güzel söyledin!’’

Ayta Sözeri, bir oyuncu. Aynı zamanda şarkıcı da.

Ve ben Ayta’nın, ona doğuştan verilen apoletleriyle ilgilenmiyorum.

Ayta’nın ona doğuştan verilen apoletlerini çıkarışını ne alkışlıyor ne de yuhalıyorum. Bana ne ki! Bana mı düşer takdir etmek ya da etmemek.

Ayta’nın kimliğinin rengiyle ilgilenmiyorum.

Ayta’nın bana göre çok güzel gülüşüyle ve çok güzel rakı içişiyle ilgileniyorum.

İkilemede sorun yok, kopyala- yapıştır hatası yok. Bilerek iki kere yazdım. Bazı duygular sık tekrar edildikçe, yazıldıkça, konuşuldukça anlaşılıyor, kalbe yerleşiyor çünkü.

Kimse iki bacağının ortasında duran şeyden kendisine bir pay çıkartmasın. Bunu ne şans ne de şanssızlık olarak değerlendirmesin. Kadınsan çiçeksin, erkeksen yiğitsin vb. Mitler artık karın doyurmuyor zaten.

Göğsümüzün soluna yakın duran bir organımız var; adına kalp deniyor. Şahsen ben arkamdan cinsiyetimle değil, ne yürekli olduğumla ilgili konuşulmasını dilerdim.

Ve ben Ayta’nın, ona doğuştan verilen apoletleriyle ilgilenmiyorum…

Düşüp kalktın mıydı sana sunulan yolda; düşüreni de kaldıranı da unutmazsın.

Üşütüp hastalandığında  çorbanı devireni de, sen titrerken senin üstüne titreyeni de unutmazsın.

Kız hepsi senin mi?

Benim.

Ben, benim çünkü.

‘’Hadi bırak felsefeyi de gel sadede’’ mi diyorsunuz? Sadet bu işte. ‘’Ben, benim.’’

Sen, ben değilsin.

Ben de sen değilim.

Benim gözlerimle, BEN bakıyorum dünyaya, sen değil. Senin gözlerin de sana müstesna, Allah nazarlardan korusun. Ben tahtalara vurdum, sen de kıçını kaşı.

Ama bırak benim kıçım bende kalsın. Çünkü BENİM kıçım. Senin onun üzerinde hiç bir hakkın yok. Bilakis, benim onun üzerinde bir hakkım var 🙂 Tam üzerinde hem de!

Hepimiz, istisnasız HEPİMİZ, çocukken, büyürken ve yaş almaya devam ederken bir diğerimizin canını yaktık. Kasıtlıydık ya da değildik. Önemli değil. Yaptık bunu. ‘’Seni üzmek istememiştim.’’ diyerek başlayan cümleler zaten en kibirlisi. Kasıtlı yaksan canımı, bu kadar acımazdı.  Mesela;

‘’Bak şekerim, yüzün çok güzel ama biraz kiloversen?’’

‘’Saçların ne kadar beyazlamış niçin boyatmıyorsun?’’

‘’Yaşlı duruyorsun, boyatsan bence güzel olur.’’

‘’Kaşlarını yaptırsana sen de, çok inceltmişsin, yakışmamış!’’

Daha fazlasına maruz kaldık:

‘’Burnun kemerli ama sana yakışıyor.’’

‘’Burnun büyük ama zaten kafan da büyük, bence güzel.’’

‘’Göbek mi yaptın sen?! Kızım yaz geliyor ver o kiloları!’’

Yukarıdaki cümlelerin her harfinde birer kibirli tını gizli, duyabildiniz mi? Görebildiniz mi?

Canımızı hep en sevdiklerimiz yaktı aslında. Kesinlikle böyle bir niyetleri yoktu, emindik. Kızının burnunu beğenmediği için onu estetisyene götüren anneler duydum. Anne de olsan, evladının bedeninin üzerinde hiçbir hakkın yok. Acı ama gerçeğin ta kendisi bu. ‘’Anne/baba, ben burnumu beğenmiyorum. Estetik yaptırmak istiyorum’’ gibi bir talepten sonra artık aile içindeki onay mekanizması, konuşmalar vs. girer devreye. Burası bizi hiç ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren, bedenimiz hakkında bir başkasının yorum yapma serbestliğinin olmaması gerektiği.

‘’Saçlarım nasıl olmuş, beğendin mi?

‘’Aaaa, harika!’’

‘’Hımm, yani, kızım sana siyah daha çok yakışıyordu yaaa…’’

Bu konuşmada yanlış olan hiçbir şey yok. Neden? Hadi ilk bilene tavşan kanı çay. Şakirlere yok!

Bu konuşmada yanlış olan hiçbir şey yok, çünkü kişilere kendim hakkında yorum yapma haklarını onlara BEN verdim. BEN sordum. BEN kaşındım yani 🙂

Hangimiz Kadıköy’e gittiğimizde, Barlar Sokağı’nda takılan kızları şöyle bir süzmedik? Kılıklarıyla, kıyafetleriyle, saçlarıyla, başlarıyla bizden çok aykırı duran bu kızları/oğlanları eleştirmedik mi? Dışa vurmasak da içten kınamadık mı? ‘’Ulaaan, ne değişikler!’’

Bizim onlar gibi olamamamızın kıskançlığı.

Onlarin bizim gibi olamamalarının kibiri.

Ölümüne kapışırlar. Ölesiye sürecek bu dava.

Fazlası ya da azı; kilolarım beni ilgilendirir,

Instagramdaki filtrelerim ya da filtresizliğim beni ilgilendirir,

Yüzümde çıkan tabbbaaak gibi sivilcem beni ilgilendirir,

Doğum sonrası çatlaklarım beni ilgilendirir.

İnce belli, dolgun memeli, uzun bacaklı, hokka burunlu olmayı istemek de kesinlikle bir tercih. Saygılar sonsuz.

Niçin böyle olmak istediğini bilmek en önemlisi.

Çünkü:

‘’İnstagramda herkeşler böyle.’’

‘’Çünkü falanca oyuncu böyle ve ben onu çok seviyorum, idolüm o benim.’’

‘’Çünkü kocam böyle istiyor.’’

‘’Çünkü, güzel görünmeyi seviyorum.’’

İdeal beden diye bir şey YOK. İdeal güzellik diye bir şey YOK. Ben sizden fikir istemedikçe benim bedenim hakkında yorum yapmamalısınız.

Aynaya bakan benim.

Kendimi öyle ya da böyle görmek isteyen benim.

Kendimden memnun olmazsam istersem yirmi kilo veririm istersem vermem.

Saçlarımı istersem kırmızıya boyarım istersem gün be gün artan beyazlarıma aşık olurum.

Bak, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı Clarissa P. Estes şöyle der:

‘’Çok farklı güzellik türleriyle dolu olan bir dünyadan zevk almak hayattan da zevk almaktır. Sadece bir tür güzelliği desteklemek doğayı gözlemlememektir. Tek bir kuş türü, tek bir çam ağacı türü, tek bir kurt türü olamaz. Bir tür bebek, bir tür adam, bir tür kadın olamaz. Bir tür göğüs, bir tür bel, bir tür ten olamaz.”

Sevgiyle kal,

Kendin kal,

Buket Canerman Tellioğlu