KADERİMİZSE SİLERİZ!

Merhaba çok sevgili www.bedenolumlamahareketi.com okurları!

Bugün bedenimizi olumlamak üzerine değil, “yaşamak” üzerine konuşmak istiyorum müsaadenizle.

Aslında ta İsa’dan öncesinden başlayıp, ana ve atalarımız olan homosapiensleri alarak günümüze kadar olan süreci kapsayan tüm insanlık tarihi verilerini kapasitem dahilinde işleyerek kadın ve erkeğin neden eşit haklara sahip olduğunu, birbirimize kadın – erkek diye cinsiyet ayrımı üzerinden değil bir tür bağlamında “insan” olarak bakmamız gerektiğini, toplumsal cinsiyetin ne olduğunu, nerede başladığını ve evrim sürecini vs. çok uzunca anlatabilirim ve karşılıklı olarak da uzay – zamanda sonsuza dek bunu tartışabiliriz. Fakat bugün daha temel bir mesele olan “yaşama hakkı”na değinelim.

“Yaşamak” sözcüğünü Türkçe, hukuk, felsefe, tıp gibi disiplinler görece farklı yorumlarla anlamlandırsa da biliriz ki yaşamak her şeyden önce bu en temel hakkımızın elimizden türlü zorbalıklar yoluyla alınmaması ve hukuk ile anayasa nezdinde can güvenliğimizin sağlanması ile gerçekleşir. Aramızdan henüz ayrılan Emine Bulut kardeşimiz de tıpkı Özgecan Aslan, Münevver Karabulut ve daha birçok kadın arkadaşımız gibi kadının toplumsal cinsiyet rolü ve Türkiye toplumundaki yeri bağlamında bir simge hâline geldi. Ne yazık ki birçok kadın sözlü, psikolojik, fiziksel şiddet türüne düzenli olarak maruz kalıyor. Kadın cinayetlerini, tecavüz ve istismar olaylarını anlatırken bile kadını aşağılayıcı bir dil kullanmanın da yarardan çok zararı dokunuyor maalesef. Önce bu kafa yapısı değişmeli.

Toplumsal olarak neredeyse her gün yeni bir travma yaşıyoruz. Kadına, hayvana, doğaya uygulanan şiddet öylesine hadsiz hudutsuz bir noktaya geldi ki artık olaylara şaşırma ve üzülme gibi duyularımızı neredeyse  yitirdik. Aslında yitirmedik, yitirdiğimizi sanıyoruz. Şöyle açıklayayım: Bilinç düzeyimizde “üzülüp geçtiğimizi” sandığımız bütün bu uç derecedeki travmatik ve trajik olaylar, gündelik yaşantımızı sürdürebilmemiz için bilinç düzeyimizden sıyrılarak bilinçaltımıza sığınıyor. Bilinçaltımızdaki karadelikte kendine yer bulan ve iç içe geçen bütün bu travmaların bilinç yüzeyine çıkışı ise korku, depresyon, panik atak, endişe, aksiyete, güvensizlik duyguları oluyor. Toplum içindeyken fark etmişsinizdir ki hepimiz birbirimize güvensiz, her an saldırmaya hazır gözlerle bakıyoruz. O gün kendimiz ya da sevdiklerimiz eve sağ salim ulaşabildiysek/ulaşabildiyse içimiz rahatlıyor ve “bugünü de kurtardık” duygusuna kapılıyoruz. Öylesine insanca olmayan şartlar altında yaşıyoruz ki her ne kadar kendimizi geliştirmiş, nezih arkadaş ortamlarında yetişmiş bireyler olsak da ya da olmasak da insan muamelesi gördüğümüzde afallamadan edemiyoruz. Çünkü alışkın değiliz.

“Kader” kavramına pek itibar etmem. Açıkçası kader, şükür, biat, itaat gibi kavramların Ortadoğu halkları gibi gelişmemiş toplumları uyutmanın en güzel yolu olduğunu düşünüyorum. Çünkü inanmak beraberinde sorgusuz sualsiz kabul etmeyi getirir. Üstelik inanç öylesine güçlü bir dürtüdür ki, eğer yeterince körkütük inanmış hâldeysek bize gerçek olanı gösteren herkese ve her şeye düşman kesiliriz. İşte size Ortadoğu’nun kısa bir özeti.

Bu coğrafyada malumunuz, kadının adı pek yok. O kadar içler acısı bir durum ki; akademik anlamda birçok başarıya imza atmış, tabiri caiz ise “okumuş etmiş” insanlara bile hâlâ feminizmin ve cinsiyetçilik karşıtı mücadelenin kötü bir şey olmadığı, kadının en temel haklarının savunulmasının insanca olduğunu, kadınların da insan olduğunu, kendileri o küfrü “o anlamda” söylememiş bile olsa şu an içinde bulunduğumuz bu bataklıktan farksız toplum bilincinin bütün o sözümona masum küfürlerden, gelenek ve göreneklerden temellendiğini anlatmaya çalışıyoruz ve daha da kötüsü anlatamıyoruz da.

Erkek çocuklarının anneleri tarafından gereksizce övülüp babaları tarafından gereksizce yerilmesinin yanlış olduğunu, sevgisiz ebeveynlerin sevgisiz bir toplum yarattığını, artık bütün bu olanlara “DUR!” demek gerektiğini söylemeyeceğim. Çünkü söylemek hiç anlamlı gelmiyor. Gözlerimizin önünde her gün kadınlar “Ölmek istemiyorum” diye çığlıklar atarak öldürülüyor. Zikretmeye bile insan olanın yüreğinin elvermediği birçok olay ciddi ciddi yaşanıyor. Öldürmeyin, tecavüz etmeyin, ses çıkarın falan demeyeceğim çünkü bunların yaşanmaması için söylenmesi gerekmesi bile o kadar tuhaf ve nitelenemez şekilde saçma ki. Bir insanın gözler önünde öldürülmesinin ve buna bir tepki verilmemesinin bir sorun olduğu kafaya vura vura anlatılması gereken bir şeyse eğer, o zaman Av Mevsimi’ndeki Cem Yılmaz bize “bakış açınızı değiştirin” diyor demektir. Demek ki çok yanlış yere bakıyoruz aslında.

Şimdiye kadar olan yazımda umutsuz bir tablo çiziyor gibi görünmeme aldanmayın; “kader”in aksine “umut” ve “onur” kavramlarına bayağı bir itibar ediyorum. Yaşar Kemal’in topraklarındanız sonuçta! Fakat umutluyuz, motorları maviliklere süreceğiz diye yazıp story paylaşmakla hiçbir şey değişmiyor. Değişse keşke ama değişmiyor. İnsanca koşullar altında yaşamak, sonradan edinmemiz gereken bir şey değil. Bu bizim doğal hakkımız. Korkmadan, çekinmeden, sürekli panik olmadan, barbarlığa maruz bırakılmadan yaşamak hakkımız ve başka bir dünya mümkün. Bunun farkına varın. Kader diye bir şey yok ve hiç olmadı da. Evet, bu çürümüş ve kokuşmuş bir lağım çukuru zihniyetine sahip coğrafyayı bile değiştirebilmek mümkün.

İnanmak istemiyorum, bilmek istiyorum. -Carl Sagan

Dilan Yılmaz

Aşktan Ne Anlıyoruz?

Herkese selamlar! Nasılsınız? Ben bu yazıyı yazarken günlerden 14 Şubat yani Sevgililer Günü. Kimi çiftler bu günü kırmızı kalpler, mumlar, balonlar vs. eşliğinde coşkuyla ve romantizmle kutlarken kimileri de Sevgililer Günü denen olayı saçma ve “kapitalizmin bir oyunu” olarak görüp sessizce yaşantısına devam etmeyi tercih etti. İkisi de görüştür, saygıyı hak eder.  Tabii ki sevgiyi göstermenin belirli bir günü olmaz, insan sevdiğine sadece bir gün için iyilik güzellik göstermez, göstermemeli. Bu konuda hemfikiriz. Peki bizim ilişkiden, sevgililikten, evlilikten anladığımız nedir, ne değildir; biraz bunu irdeleyelim mi?

İyi ya da kötü, az ya da çok hepimiz hayatımız boyunca birilerine ilgi duymuş ve sevgi, aşk gibi duyguları midemizde sıcacık hissetmişizdir. Karşı cinsimize, hemcinsimize, evcil hayvanımıza, saksıdaki begonyamıza, sessizliği paylaşabildiğimiz muhteşem dostlarımıza, babamıza… Aşk her yerde ve her şeye karşı hissedilebilen, zamanın ve mekanın ötesinde bir duygudur. Bu sebeple aşkı sınırlandırmak ve aşk duyulan şey her neyse onu sahiplenmeye çalışmak, zorla bir karşılık beklemek son derece hastalıklı bir duygudur. Geçmişten günümüze dek gelen ilişki anlayışında sahiplenmek, kıskanmak bu sebeple kriz yaratmak, kavga çıkarmak hatta şiddete başvurmak o kadar normalleştirildi ki bunları içermeyen ilişkileri sorunlu görmeye başladık. “Seven insan sahiplenir”, “erkek adam sevdiğini kıskanır” gibi pek çok sorunlu ifade de böylelikle dillerimize pelesenk oldu.

Yaşadığım örnek bir olay üzerinden devam etmek istiyorum. Birkaç yıl önce yeni evlenmiş bir tanıdığım annesiyle evliliği ve sorunları üzerine sohbet ediyordu. Eşinin doğru düzgün dışarıya çıkmasına, dar pantolon gibi beden hatlarını belli eden kıyafetleri giymesine izin vermediğini söylüyor ve bundan yakınıyordu. Annesi ise bunların normal olduğundan, henüz yeni evli oldukları için eşinin çekincelerini (?) haklı bulduğundan, onu sevdiği ve biricik gördüğü için kıskandığından bahsediyordu. O zamanki aklımla durumu yine de yadırgamış fakat ses çıkarmamış, üzerine düşünmek suretiyle heybeme atıvermiştim. Bugün, bir nebze de olsa kendi ayakları üzerinde durabilmeye ve yavaştan hayata atılmaya başlamış bir kadın olarak, kişileri birey olgusundan tamamen kopararak iki hayatı bir yapmaya, karşı tarafı sahiplenmeye ve üzerinde egemenlik kurmaya yönelik bütün ilişkileri yanlış, hastalıklı ve sevgiden uzak buluyorum. Aşk, aşk duyulandan bağımsız yaşanır. Bize aittir ve hep bizimle kalacaktır. Sizce aşk nedir?

Etrafımda mutlu ve sevgi, saygı ile temellendirilmiş evlilik çok nadir gördüğümü söyleyebilirim. Sosyolojik yapımızı irdelediğimizde evlilik olgusu bizlere ne ifade ediyor? Her bireyin belirli bir yaşa geldikten sonra -ne yazık ki çocukluk yaşları da bu kapsama alınarak ortaya korkunç bir tablo çıkarılıyor günümüzde- gerek üreyerek soyunu devam ettirme gerek hayatı birisiyle paylaşma ihtiyacından ötürü gerçekleşir evlilik. Tabii bunun dışında, evlilik devlet huzurunda verilmiş yasal bir söz anlamına geldiğinden çeşitli bürokrasi işleri için formalite icabı da yapılabiliyor. Fakat bu konumuz dışında olduğu için değinmeyeceğim. Hayat belli bir yaştan ölüme kadar olan süreçte birisiyle paylaşılabilir mi? Üstüne bir de çocuk yaparak soy devamlılığını sağlamak her insan için illa gerekli mi?  Çocuk sahibi olamayan kadın ve erkekler sorunlu mudur, eksik midir, düzeltilmeleri mi gerekmektedir? Birbirini seven her insan devlete ve topluma yasalar önünde söz vermek zorunda mıdır? Bana kalırsa evlilik bir toplum hastalığıdır. Özellikle zorunluluk olarak dayatılması ortaya akraba evliliği, görücü usülü gibi sağlıksız durumları çıkarmakta ve ilişkiler sevgisiz, saygısız, güvensiz halde temellendirildiği için çürük yapılar oluşmaktadır. Hatta “evlenmeden önce olmaz” zihniyetiyle yaşadığımız için sırf cinselliği deneyimleyebilmek adına -özellikle de kadınlar için geçerlidir bu yazılı olmayan kanun- ne olup bittiği bile anlaşılamadan atılabiliyoruz evlilik denen kurumun içine.

Evlilik de, imzasız yaşanan ilişkiler de beraberinde temel sorumlulukları getirir. Her şeyden önce kişilerin kendinin ve karşı tarafın bireyselliğine saygı duymaları gerektiğini çünkü sağlıklı bir sevginin ancak böyle gelişebileceğini düşünüyorum. Kimse kimsenin malı değildir ve hiçbir şey sahipliliği haklı çıkaramaz. Kadın arkadaşlarıma söylemek isterim ki seven erkek sahiplenmez, kıskançlık krizine girmez, sürekli kontrol altında tutmaz, dayak atmaz, küfretmez, sizi etrafınızdaki erkeklerden ve arkadaşlarınızdan uzak tutmaz, sosyal medya hesaplarınızı denetlemez, geçmişinizi ve geleceğinizi yargılamaz. Bunlarla yaşamak zorunda değilsiniz çünkü bunu hak etmiyorsunuz, çünkü bir erkek olmadan da varolabilirsiniz, çünkü çok daha iyisine layıksınız. Erkek arkadaşlarıma söylemek isterim ki hemen hemen aynı şeyler sizler için de geçerlidir. Sevgi şiddeti doğurmaz; şiddetin doğduğu yerde çoktan çürümeler başlamıştır. Ne zamanki karşımızdakini olduğu haliyle kabul eder ve karşılık beklemeden severiz işte o zaman aşk başlar.

Peki iyi diyoruz, güzel diyoruz da bütün bunları acaba hayatımızda ne kadar uygulayabiliyoruz? Bugün kadınlar olarak pek çoğumuz her zaman özgüvenle, dimdik ayakta duramıyoruz. O bel illaki bükülüyor bir yerde. Korkarak ve sindirilerek yetiştirildiğimiz için bir yerde mutlaka baskılara yenik düşebiliyoruz. Sanırım bu noktada asıl önemli olan düşe kalka yola devam etmek. Burada da kadın dayanışmasının, örgütlülüğün önemini kavrıyoruz. Sinmiyor, susmuyor, ataerkinin “sevgi” kılıfıyla dayattığı zorbalıklara müsaade etmiyoruz.

Sonuç olarak aşk herkese göre farklılık gösterebilir ama bilelim ki özsaygıdan ödün verilen ya da verdirilen yerde aşk yoktur. Kendimizden vazgeçtiğimizde sağlıklı birliktelikler yaşamamız söz konusu olamaz. Şiddet, dayak gibi unsurlar bir ilişki içerisinde asla kabul edilebilir değildir. Hepimiz birbirimizle varız ve bütünüz; toplum bireyden ayrı düşünülemeyeceği gibi birey de toplumdan bağımsız olarak var olamaz. Hem birbirimizle hem ayrıyız; kişisel alanlarımızı korumalı ve karşımızdakilerin kişisel alanlarına saygı duymalıyız.

Kız kardeşlik müessesesinden sevgilerle…

Dilan Yılmaz

Feminizmden Korkuyor muyuz?

Selamlar sevgili dostlarım. Bugün, sürekli üzerine düşündüğüm ve pek çoğumuzun da kafasını kurcaladığını bildiğim belli başlı konuları tartışmaya açmak istiyorum.

Beden Olumlama’ da “Kadınlar Ne İstiyor” başlığı altından her yazımda farklı konuları ele almak suretiyle yazıyorum fakat bu hafta sohbet havasında gelişen, kendi kendime bir nevi sanal bilinç yükseltme grubu olarak da düşünebileceğimiz bir içerik oluşturmak istedim. O yüzden bu yazıyı okuyan sevgili dostum, bir kadın ya da başka bir öteki(!) olarak yalnız ya da yersiz yurtsuz olmadığını ve her zaman seninle aynı duyguları paylaşan birileri daha olduğunu bil.

Feminizm dediğimiz kavram en temelde insan haklarının, düşünce ve ifade özgürlüklerinin gelişip yer bulmasıyla ortaya çıkmış bir ideoloji. Tarihsel süreçte çeşitli gruplar arasında farklılıklar göstermiş, yer yer çarpıtılmış ve amacından saptırılmış olsa da bu ideolojinin nihai amacı cinsiyetçiliği, cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırarak kadını var etmektir. Devrimci feminist grupların savunusu bu olsa da, geçmişte reformist feministler dediğimiz gruplar feminizmin temel amacını kadına erkeklerle eşit haklar verilmesi ve istihdam alanında bir varlık sağlanmasına indirgemiş ve bu durum cinsiyetçilik sorununu aslında göz ardı ederek mücadeleyi yanlış bir çizgiye sürüklemiştir. Çünkü, istihdam da dahil olmak üzere her alanda kadının sağlıklı bir şekilde yer bulabilmesinin önündeki en büyük engel cinsiyetçiliktir. Dolayısıyla bu gemici düğümünü çözmek, sorunun bütününü ortadan kaldırmanın ilk ve en önemli adımıdır.

Gündelik yaşantımızda, her ne kadar kendimizi feminist, eşitlikçi, demokrat vb. olarak tanımlasak dahi -hepimiz bunları savunmuyoruz tabii, şu an böyle tanımlayanlarımız için konuşuyorum- aslında hepimizin içindeki cinsiyetçi canavara kulak verdiği zamanlar oluyor. Sinirlenince amına koyayım, orospu çocuğu gibi küfürler etmenin yanı sıra fareye benzer bir sesle konuşmasına “uyuz olduğumuz” sınıftaki o kız hakkında arkadaşımıza çemkirmemiz, bireylerin eşitliğinden bahsederken evde bütün işleri annemizin yapmasına ses çıkarmayışımıza ve ev işlerinin onun “görevi” olduğunu benimseyerek bu şekilde yaşamamıza kadar cinsiyetçilik hayatımızın her köşesinde kendine yer buluyor. Oysa çoğu zaman fark etmiyoruz bile. Ev işi annenin görevidir, küfür etmek rahatlatır, salak kızların arkasından konuşulur, kadınlar bir araya gelince dedikodu yapar ve birbirini çekiştirir, kadınlar tehlikeli yaratıklardır… Bunlar toplumsal hafızamıza yerleşmiş ve silip atmanın bir günde mümkün olmadığı, artık kalıplaşmış olan yanlış yargıların sadece bir kısmıdır. Galiba işte tam bu noktada, bireylerin kendini feminist olarak sıfatlandırması biraz güçleşiyor. Çünkü cinsiyetçiliği yenmenin bilinçle gelişecek bir süreç olduğunu fark etmiyoruz da bunun bir yemin, bir oruç olduğunu düşünerek cinsiyetçi bir küfür ettiğimizde, bir kadını kıskandığımızda filan feminizmimizin bozulacağını düşünerek başlamaktan çekiniyoruz. Aslında bunun dediğim gibi bir süreç olduğunun farkına varmalı, kendimize feminist demekten çekinmemeli ve içimizdeki cinsiyetçi canavarla mücadele etmeye bir an önce başlamalıyız.

Hayat iyidir, güzeldir, her şeyiyle yaşanmaya değerdir. Kitaplar, hayvanlar, ağaçlar, bulutlar, aşk… Feminizm, çoğu zaman farkında olmasak bile bizlere, varlığına alıştığımız için zamanla artık görmemeye başladığımız bu güzellikleri gerçekten görebilme, tasavvuf yoluyla açıklamaya çalışırsak “kalp gözüyle görebilme” olanağı da sunuyor. Çünkü feminizm, kadınlara her şeyden önce kendilerini sevmeyi ve özdeğerlerinin bilincine varmayı öğretiyor. Bununla birlikte toplumsal hayatta aslında mutsuzluk ve huzursuzluğumuza sebep olan pek çok şeyin cinsiyetçilik kaynaklı olduğunu görmeye başlıyoruz. Dedikodu, fesat, küfür, kıskançlık… Bunların üzerimizde yarattığı gerginliği ve hayatımıza örttüğü karanlığı keşfettiğimizde de aslında içimizde bir dönüm noktası yaşıyoruz. Kadın kadına birbirimizin arkasından konuşup kuyusunu kazmak yerine -yıllardır bize böyle öğretildi çünkü; kadın kadının kurdudur ve bu tehlikeli dünya dışı varlıklar daima birbirinin ayağını kaydırmak için pusuda bekler- derdimizi, sıkıntımızı paylaşıp çözüm üretmek noktasında ortak paydalar arayınca, dayanışıp destekleşince aslında kız kardeşlikten güç alarak yalnız olmadığımızı ve hiç de olmayacağımızı görüyoruz. Sonra o karanlık yavaş yavaş üstümüzden kalkıyor, güneş ışıkları pencereye hiç olmadığı kadar güzel vuruyor, köpekler daha neşeli havlıyor… Kız kardeşlik biz kadınlara, bunca öteye kaydırıldığımız, vurulduğumuz, yağmalandığımız bir dünyada büyük güç veriyor. Amacım bilinçli kadınlar cenahıyla ilgili olarak popülist bir söylem yaratmak değil; burada yazdıklarım tamamen feminizmle bilinçli olarak tanışmamın hayatıma olan getirileridir ve abartılmadan, dramatize edilmeden yazılmıştır.

Feminizm kadınlara özgürlüğünü, bireyselliğini ve aynı zamanda kadın dayanışması yoluyla toplumsallığını, kahkahalarını, gerçek aşkları, mücadeleyi, bilinçli olmayı vadediyor. Öyleyse bir kere daha soralım: Ne kadar feministsiniz? Ya da feminizmle ilgili yadırgadığınız, aklınıza yatmayan noktalar neler? Sizi feminist mücadeleyi desteklemekten alıkoyan şeyler neler? Bunları etraflıca düşünmek ve üzerinde belirli kararlara varmak, mücadelenin doğru anlaşılabilmesi ve kavranabilmesi açısından büyük önem taşıyor. Aksi takdirde feminist dendiğinde akla gelen şey erkekleri öldürmek isteyen çok öfkeli bir lezbiyen kadın güruhu olabiliyor. Oysaki ideoloji içerisinde erkeklerin desteği de ciddi yere sahiptir. Düşünsenize; kadınların yanı sıra erkeklerin de aynı zamanda topluma hiçbir şey borçlu olmadıklarını haykıran bu düşünce sistemi erkek arkadaşlarımızın varlığından tamamen kopuk olarak düşünülebilir mi? Böyle bir durum mümkün olmadığına göre gerek kadınların üzerindeki “zayıf ve küçük olmalı, sığıntı ve korunmaya muhtaç kalmalı” gerek erkeklerin üzerindeki “büyük ve güçlü olmalı, koruyup kollayan olmalı” temelinden oluşturulan basmakalıp dayatmaları reddetme yoluna beraberce gidilmeli. Hepimiz taşın altına elimizi koymalı ve haykırmalıyız: SANA HİÇBİR ŞEY BORÇLU DEĞİLİZ DÜNYA!

Korkuyor olabiliriz, yadırgıyor olabiliriz, anlayamamış olabiliriz. Feminist ideoloji, üzerine tek  makale okunarak kavranması mümkün olan bir şey değildir- tıpkı bütün diğer düşünce sistemleri gibi. Bana kalırsa, cinsiyetçilikle mücadele etmeye başladığımız ve bunu bilinçli olarak yapabilmek için öğrenme, araştırma yoluna gittiğimiz andan itibaren kendimizi feminist olarak nitelendirebiliriz. Mühim olan kavramın içini boşaltmadan, aksine içini doldurabilmek için uğraşarak çabalamaktır.

Hadi bugün korkularımızın üzerine gitmeyi, okumayı, araştırmayı, çiçek sulamayı, hayvan beslemeyi, ruhumuzu ve kalbimizi kirleten alışkanlıkları bırakmayı seçelim. Şöyle güzel, sakin bir müzik açmayı, ayaklarımızı uzatıp en sevdiğimiz kitabı elimize almayı ve bir çay demleyip dostlarımızla içmeyi seçelim. Kalbimizi, ruhumuzu ve beynimizi iyiye, güzele açalım. Bugün bir şeylerin ciddi ciddi değiştiği bir dönüm noktası olsun hepimiz için.

Kız kardeşlik müessesinden sevgilerle.

Dilan Yılmaz

Kadınlar Ne İstiyor: Özgürlük!

Herkese merhaba sevgili dostlarım. Beden Olumlama’daki ikinci yazımın girizgahını “kız kardeşlerim” diyerek yapmak isterdim fakat biliyorum ki içimizde erkekler de var. Çünkü ne feminizm ne de beden olumlama yalnızca kadınları kapsamıyor; toplumun cinsiyet, sosyoekonomik, sosyokültürel vs. konumları fark etmeksizin tüm kesimlerini içine alıyor.

İlk yazım olan “Kadınlar Yürüyor: Ne İstiyoruz”, yazmayı hedeflediğim seriye giriş minvalinde idi. Devamında kadınların ne istediği üzerinden çeşitli başlıklarla, düzenli olarak bu konuları konuşuyor olacağız. Eğer özellikle değinmemi istediğiniz, bunları konuşalım dediğiniz konular varsa bunları sosyal medya hesaplarım aracılığıyla bana mutlaka bildirmeyi unutmayın!

Bugün kadınların ne istediğini “özgürlük” kapsamında değerlendirelim istedim. Evet, hepimiz özgürlüğümüzü istiyoruz gayet tabii bir dürtü olarak fakat özgürlükten kastımız ne ve bu özgürlük nasıl sağlanabilir?

Ortalama bir Türkiyeli aile yapısında kız çocukları daha “edepli”, ağırbaşlı olmak üzere yetiştirilir. Eve giriş çıkış saatlerimiz, giyebileceklerimiz, aile içi sorumluluklarımız, geleceğe dair planlarımız hep bellidir ve sınırları çizilmiştir. Aile yapılarımız farklı farklı olsa da, yaşadığımız toplumun genel kabul görmüş normları içerisinde bu sınırların etkisini iyi kötü hepimiz, bütün kadınlar olarak hissederiz. Ben kendimi bir kadın olarak tek başıma var edebilmem için kendi imkanları dahilinde bana bütün olanakları sunan bir ailede yaşadığım için sanırım “şanslı” kesime dahilim. Şanslı diyorum çünkü kadınlığa her açıdan bu kadar çok ket vurulan bir toplum yapısında buna sahip olabilmek pek çok açıdan önünüzün açılmasını sağlar. Tabii ki bu kesime dahil olan çok fazla kadın var ama bunun tam tersi durumu kapsayan “şanssız”lar grubu oran olarak o kadar fazla ki, bununla mücadele edebilmek ve her kadına eşit hak sağlayabilmek için hepimize çok büyük görev ve sorumluluk düşüyor.

Aslında özgürlük diye bahsettiğimiz olgunun, temelde bütün toplum bazında ele alınması gerek. Belirli bir sistemin çarklarını oluşturuyoruz. Nikos Kazancakis diyor ki: “Özgür değilsin, yalnızca senin bağlı bulunduğun ip diğerlerininkinden daha uzun.” Yani aslında hepimiz, sistemin bize sunduğu çerçeveler dahilinde bir özgürlüğe sahibiz. Akşam yiyeceğin yemeği seçmekte özgürsün ama o yemeği hazırladığın gıdaların geldiği süreci, geçirdiği kimyasal işlemleri düzeltme, değiştirme, seçme özgürlüğüne sahip değilsin. Çok basit ve temel bir örnekti.

Bu bağlam içerisinde, özgür olmayan bir dünyada özgür olmayan bireylerin durumunu sorgularken kadının yerini ele almaya çalışmak, kadına sanki ayrıcaymışçasına bir özgürlük alanı yaratmaya çalışmak, Camus’nun Sisifosunun çabaları gibi zor ve anlamsız görünüyor. Oysaki komplike görünen ve dolaylı olarak anlatmaya çalıştığım; zaten özgürlüklerimizin kısıtlanmış ve engellenmiş olduğu bir dünyada, topyekün bir kurtuluşu sağlayabilmek için öncelikle kadınlar özgür kılınmalıdır. Ancak kadına temel hak ve özgürlüklerin tanındığı bir dünyada gelişme ve ilerleme söz konusu olabilir. Bunun yolunun aileden geçtiğine inanıyorum. Kız çocukları ne kadar özgüven sahibi, eğitimli, ahlaklı, kültürlü, merhametli yetiştirilirse o kadar kalkınma sağlanabilir. Aynı şekilde erkek çocukları da ne kadar aynı özelliklere sahip olarak yetiştirilirse kadının öneminin farkına varacak bilince sahip olur ve önümüz o kadar açılır.

Sanattan bilime, kültüre, felsefeye varana kadar kadınlar olarak kendimizi bütün bu alanlarda var etmemiz gerekir. Tabii bunun için de en başta öldürülmememiz gerekir. Hukuk sistemi ne kadar adaletli işlerse o kadar güvenlik sağlanır. Erkekler aileden ne kadar düzgün yetiştirilirse bu güvenlik ihtiyacı da bir o kadar azalır. Ailede başlayan özgürleşme ve özsaygı bilinci, hukuğun kadını tanımasıyla birlikte bizi kadının her alanda etki gösterdiği, adil bir toplum düzenine götürür.

Kadınların özgürlüğü hiçbir bireyin ya da topluluğun vicdanına bırakılmamıştır. Dolayısıyla kadınlara özgürlük verilmesi bahsi, hiç kimseden gece yarısı eve dönebilme izni alabilmek gibi bir şey değildir; toplum normlarını kadının var olduğuna, erkek bireylerle eşit haklara sahip olduğuna, kendini birey olarak var etmesi gerektiğine evriltme meselesidir.

Bütün kadınların acıları, aşkları, kahkahalarıyla var olduğu ışık dolu günlere!

Sevgiyle…

Dilan Yılmaz

Kadınlar Yürüyor: Ne İstiyoruz?

8 Mart eylemleri, kadın dernekleri, kadın hakları, eşitlik, hukuk, adalet, tarihe iz bırakmış kadın yazarlar, oyuncular, aktivistler, feministler… Nedir bu kadınların derdi? Ne istiyorlar? Neden ayaklanıyorlar?

8 Mart, tüm dünyada “Kadınlar Günü” olarak kutlanır. Bunun temeli 8 Mart 1857 tarihinde, New York’taki bir fabrikada kadın işçilerin ağır çalışma koşulları sebebiyle grev yapması ve bu sırada çıkan bir yangında, fabrikada kilitli bırakılarak hayatlarını kaybetmeleri olayına dayanır. Bu sebeple 8 Mart günü, her yıl bütün dünyada kadınların alanlara çıkarak var olduklarını göstermelerine, haklarını talep etmelerine vesile olur. Tabii yalnızca 8 Mart söz konusu değil; tarih boyunca her alanda ve her yerde kadınların mücadelesine tanıklık ederiz. Tarih kitapları yazmayı ısrarla reddetse de, inadına direnen ve direten kadınların mücadelesine.

Günümüz ve geçmiş toplumlarındaki belirli cinsiyet rolleri, her ne kadar ülkelere göre belli başlı değişikler gösterebilse de temel olarak benzerdir. Örneğin kadın istihdam, yönetim vb. alanlarda daha geri planda bırakılırken erkeğin ön plana çıkması bunlardan sadece bir tanesidir. Fiziksellik açısından kadının erkeğe göre daha minimal bir vücut yapısında olması zorunluluğu, yıllara ve dönemlere göre değişiklik gösteren belirli vücut tiplerinin “güzel” kabul ediliyor olması, sarışınlığın ve kırmızı rujun kadınlığın temel ögeleri gibi gösteriliyor olması; erkek açısından uzun boylu, kalıplı, geniş omuzlu olma vb. kriterlerinin “ideal” yahut “olması gereken” olarak belirlenmesi de toplumsal cinsiyet rollerine bir diğer örnektir.

Toplumsal cinsiyet, tarihsel süreçte kadınları her ne kadar geri plana itmeyi, eve kapatmayı hedeflemişse de her zaman bunu reddeden kadınların isyanıyla karşılık bulmuştur. Fakat ne yazık ki, özellikle de Türkiye toplumu baz alındığında, pek çok konuda halen geri kalmışlığımızı görmekteyiz. Kadınların can güvenliğinin devlet ve yasalar tarafından koruma altına alınmaması ve bunun sonucu olarak taciz, tecavüz, cinayet olaylarının korkunç sayılara ulaşması, sadece “beden” olarak var edilme zorbalığı, geçmişten beri getirdiğimiz toplumsal değerler sonucunda evlilik, annelik gibi kavramlara “kutsallık” misyonu yükleyerek kadını sadece bunlar üzerinden ele alma gibi… Fakat ben şanslı olduğumuzu ve enseyi karartmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Zira kadınlar gün geçtikçe bilinçleniyor ve kendilerine dayatılanı reddetme yoluna gidiyor.

Doğrusu hepimiz Barbie bebeklerle büyütüldük ve dedik ki kadının sıfır beden, ince belli, sarı ve uzun saçlı olanı makbuldür. Büyüklerimiz bize ta küçüklükten yemek yapmayı, ev temizlemeyi, örgü örmeyi öğretti ki yaşımız gelince “evde” kalmayalım. Toplum, kendisini tek başına var edebilen kadınları dışlayıp mimledi ki yanımızda bir erkek olmadan var olamayalım. Belki elimizden kitaplarımız alındı ki Didem Madak’ı, Agatha Christie’yi, Virginia Woolf’u tanımayalım. Fakat kadınlar yine de kendini var etti, edecek de.

Sonuç olarak kadınlar ne istiyor? Kadınlar hak, hukuk, adalet istiyor, özgürlük istiyor, metalaştırılmamak ve bedene indirgenmemek istiyor, eşitlik istiyor, eğitim istiyor, düşünce ve ifade özgürlüğü istiyor, var olmak istiyor. Kadınlar, toplum normlarının kendilerine dayattığı hiçbir kalıba uymak zorunda olmadıklarını haykırıyor.

Kadınlar mücadele ediyor,

Kadınlar yürüyor,

Kadınlar!

Kız kardeşlik müessesesinden sevgilerle…

Dilan Yılmaz