Yazmazsam Ölecektim

“Saat onikidir söndü lambalar. Uyu da turnalar girsin rüyana. Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.”* 

Yazmasam ölecektim. Ölmemek icin yaziyorum.

4 ay oldu gecen Cuma. Biyolojik babaannem, öz annem, yaklasik 25 yillik ömrümün yoldasi, ebeveynim, ev arkadasim, en iyi dostum, ailem, yeryüzünde aidiyet duydugum tek insanin bedeni yanimdan gideli. Sözde basit bir ameliyatin ardindan dayanmadi kalbi. Daglar gibiydi. Kollari, onu yikarken bile cok güclüydü. Aslinda pek uzun boylu olmasa da dimdik ve kocamandi. Dünyanin en neseli, hareketli, güzel, zeki ve becerikli insaniydi. Öldügünü, yikarken kollari iki yana dogru düsünce idrak etti beynim. Ucagin bagaj kısmında bizle Izmir’e ucarken ne kadar üsüdügünü ve sogugu hic sevmedigini düsünerek agladim. Cocukken ben okullar acildigi icin Almanya’ya dönmek zorunda kaldigimda onun biraz daha Türkiye’de kalmasina icerler, ucaga binmeden aglamaya baslar ve yol boyunca aglardim. Bogazim günler öncesinden dügümlenirdi. O gelene kadar dogru düzgün yemek yemez, halalarima huysuzluk ederdim. Günler cabuk gecsin diye tek tek sayardim. Dünyanin en kötü üvey annesi ve en büyük hayal kirikligi olan babasindan kurtarmisti beni. Simdilerde biyolojik annemle asgari arkadaslik iliskisinde uzlasmamiza ragmen,degismez gercek su ki, terk edilmis bir bebegi sahiplenmisti babannem. Benim icin bir azizeydi.  Bir insan ne kadar cok sevebilirse bir insani iste o kadar cok sevmisti beni.  Hic tereddüt etmeden dedemle dördüncü cocuklari gibi kosulsuz, beklentisiz ve karsiliksiz sevmislerdi beni. Mutluydum. Dünyanin en mutlu insaniydim 4 ay öncesine kadar. Dedemin aniden aramizdan ayrilisi cok agir gelmisti ama babannem icin yasamistim, tutunmustum, toparlanmistim. Simdi bu yaziyi yazarken birlikte yasadigimiz evde kedimle tek basima, her gece yeni güne uyanmak icin kendimi motive ederek uyuyorum göz yaslari icinde.  


Haftalar öncesinde hissetmis ve aglamya baslamistim gidecegini bildigim icin. Biliyordum. Anliyordum ve agzim yara dökmüstü. Bogazim haftalar öncesinden baslamisti dügümlenmeye. 4 ay önceki Cuma eve gelip yataga girdigimde ben bu acidan ölmezsem hic ölmem dedim kendi kendime. Bütün bedeni kavrayan ve okyanusta bogarcasina derinliklere ceken koskocaman bir aci ele gecirdi beni. Agladim. Agliyorum. Her gün kahkahalar icinde sohbet ettigimiz, birbirimizden baska kimseye ihtiyac duymadigimiz, güclü bir yasamimiz vardi. Onu bunu cok özlüyorum. Bir cocugun biyolojik ebeveynleri tarafindan itilmesi toplum tarafindan trajedi olarak görülür. Toplum cocuga acimak ister. Ona acirken kendi dertlerini unutur. Hosuna gider vahvahlanmak. Konusacak bir trajedi vardir. O cocugu her gördüklerinde veya her özel günde bu konu gündeme gelir. Anne babasi tarafindan terk edilen cocuk toplum icin hayata yenik baslar. Merhamet duygusu uyandirir. Oysa kimse kafasindaki aile kalibini sorgulamaz. Kimse o cocugun bambaska insanlarla bambaska bir yasam kurup romani mutlu sonla bitirecegine ihtimal vermez. Eksiklere vahvahlanmak yerine eksik degil farkli diyemez. Cünkü hayatta en cok biyolojik ebeveynlerin cocuklarini sevebilecegi sanilir. Bu yalnizca cok büyük bir yanilgi degil, ayni zamanda cok büyük bir haksizliktir da.  


Evet dogru, su an babannemin vefat etmis olmasi benim nefesimi hala kesiyor. Evet, hala cok sik ölmeyi düsünüyor, kedim icin sabahlari uyaniyor ve babannemin beni güclü görmek istedigini düsünerek yeniden hayata tutunuyorum. Bu kayip bana gercek dostlarimin ayiklandigi, hayatimdaki insanin acima sifa olma konusunda sinifta kaldigi, bir bakima tek basima oldugum ve biyolojik ebeveynlerim kendi kurduklari yeni ailelerde mutluyken su an bir yandan yazi yazip diger yandan burnumu silerek kendime acidigim gercegini degistirmiyor. Ama 25 yasinda cok sevdigi ve ebeveynlik iliskisi kurdugu annesini kaybeden diger insanlardan bir farkim yok. Evet, kabul ediyorum iliskimiz babaannemle biraz da beni dünyaya getrimedigiicin bu kadar özeldi. Cünkü mecbur olmadigi halde tercih etmisti annem olmayi. Sevmisti. Iste bu kelime daha da cok aglatiyor, sevgili okur.
Su an bedenimi olumlayamiyorum. Cünkü bedenim umrumda bile degil. Basit kücük bir solucan gibiyim. Ya da tirtil. O da bazen icimde biraz olsun umut yeserdiginde. Ama beden nedir ki zaten?  Toplum “hayali“ aileleri sevmez. Ne olursa olsun o senin annen , baban, hatta kocan der. Mesela bazi insanlarin dünyaya getirdigi her cocugu sevmedigine  inanmak istemez. Ya da bazen bir hayvana en cok bagli hissedebilecegimizi anlamaz. Hiyerarsi kurar. Bunun disinda olana acimak ister. Oysa onlarin hayali aile dedigi, bazilarimiz icin evlat kabul edildigimiz biyolojik olmayan ebeveynler, cok saglam dostluklar, cis-hetero olmayan ebeveynler, sahiplenip evlat kabul ettigimiz hayvanlardir. 
Simdilik nefes alirken bile gögüs kafesim aciyor. Simdilik zorlaniyorum ve tutunmaya calisiyorum. Mücadele ediyorum bu yeni hayatin yeni yükümlülükleriyle. Her sey parca parca. Ama simdi zor geliyor. Kendimi teselli edemiyorum simdi. Belki her sey eskisinden de güzel olur. Belki bu yaziyi tekrar okudugumda hayatimdan iyi ve güzel bir is cikarmis olurum. Hedeflerim gerceklesmis olur belki. Insallah öyle olur.  


Post scriptum: yazarken agladigim ve ellerim titredigi icin hatalar olabilir. Türkce karakterleri ekleyecek tahammülüm de yoktu, affet sevgili okur.  Hayrunnisa Akar  *Sezai Karakoc, Mona Roza

‘Doğa ve kadın (…) Tasarım yaparken yaşamın bu en yalın, en basit, en ilkel halinden ilham alıyorum.’

Hayrunnisa Akar’ın Atölye Ren kurucusu Gözde Karatekin ile gerçekleştirdiği röportajın 1. bölümü2. bölümü

İlham kaynaklarınız neler? Moda ve stil. artık kişisel bir tanıtım kartının ötesinde bedenimiz üzerinden ideolojik mesajlarımızı da verdigimiz bir yöntem haline geldi. Ren tasarimlari ne gibi fikirleri temsil ediyor?

-Doğa ve kadın. Doğanın inanılmaz bir dengesi var ve yaşam sandığımızdan çok daha azı aslında : temiz, mavi, aydınlık bir gökyüzü ; bizi besleyen, büyüten sıcak bir toprak; o tüm parıltısı ve coşkusu ile berrak bir su kaynağı… Tasarım yaparken yaşamın bu en yalın, en basit, en ilkel halinden ilham alıyorum.

Öte yandan kadınların yaratıcılığı, dirayeti, üretkenlikleri, sezgileri ve hep en karmaşık düşüncelere sahip olmaları beni çok etkiliyor. Tasarladığım her bir model adını, fikirlerimi ve benliğimi şekillendirmeme yardımcı olan kadın düşünür, yazar ya da sanatçılardan alıyor. Ursula Le Guin, Clarissa Estes, Simone De Beauvoir, Sylvia Plath, Judith Butler ve niceleri.

Tasarımların hepsi minimal ve zamansız tasarımlar. Rahatlık ön planda ve bedenin hareket kabiliyetini kısıtlamayacak nitelikte. Rahat olduğu kadar, bir çok durumda giyilebilecek optimal bir şıklık da yakalamaya gayret ediyoruz. Bazı tasarımlarımızın unisex giyilebildiğini de fark ettik yakınlarda. Sanırım tasarımlarımızın en kestirme vermek istediği mesaj “özgürlük”.

‘Sana en iyi hissettiren, hep giymek istediklerini bulup, onlardan minimal bir dolap yaratmak; bu dolabı farkındalıkla ve sorumlu tüketim ilkeleriyle oluşturmak çok kıymetli bence.’

Kapsül Gardırop fikrine bakış açınız nedir? Tasarım sürecinizde ürünlerinizin birbiriyle uyum içinde olmasına dikkat ediyor musunuz?

-Sürdürülebilir ve yavaş moda kavramının, kapsül gardırop fikrinden ayrı düşünülmesi sanırım pek mümkün değil. Yıllar önce şunu fark etmiştim: en sevdiğim, dönüp dönüp hep giydiğim giysiler, içinde kendimi en kendim gibi hissettiğim giysiler. Onlar üzerimdeyken etrafıma yaydığım enerji ile aslında pek de anlaşamadığım giysiler üzerimdeyken hissettirdiklerimin, hatırladıklarımın farklı olduğunu düşündüm. Sana en iyi hissettiren, hep giymek istediklerini bulup, onlardan minimal bir dolap yaratmak; bu dolabı farkındalıkla ve sorumlu tüketim ilkeleriyle oluşturmak çok kıymetli bence.

Ren’in “Core Collection” adında sezonsuz, sade ve fonksiyonel tasarımlardan oluşan bir koleksiyonu var. Bu koleksiyona tüm yıl boyunca sipariş üzerine üretim şeklinde siteden ulaşılabilir. Koleksiyon yavaş ve minimal yaşam felsefemizi yansıtan rahat, zamansız ve minimal tasarımlardan oluşuyor. Koleksiyondaki her bir parça, bu yüzden, önceki ve sonraki tasarımlarımızla da hep uyum içinde oluyor. Bu koleksiyonda her zaman beden-kapsayıcı modeller oluyor.

(Tasarımcı Gözde Karatekin ve Ren’e modellik yapan kuzeni)

 

Popüler hızlı moda zincirleri kalıplaşmış beden algısı ve güzellik ideallerini reklam kampanyalarında hala kullanmaktalar. Beden kapsayıcı reklam kampanyaları da arka planda hala kirli bir üretim süreci olduğu için çağın ruhuna uygun satış stratejisi olmaktan öteye geçemiyor ne yazık ki.
Ren beden kabulü, beden çeşitliliği ve kapsayıcılığı gibi konulara nasıl bakıyor? Koleksiyon tanıtımlarınızda nasıl modeller kullanıyorsunuz?

-Bedenlerimiz toplumsal cinsiyet normlarının uygulandığı en işlevsel alan.

Kadın bedeni, erkek bedeninden farklı olarak bir haz nesnesi olarak konumlandırılıyor. Kadın, arzu edildiği kadar kadın oluyor. Belirlenen güzellik ideallerine uyduğu ölçüde toplum tarafından onaylanıyor.

Moda, beden üzerinde kurulan bu tahakkümün en etkili sembolik araçlarından biri bana göre.

İdealize edilmiş kadın beden ölçüleri referans alınarak üretilmiş, idealize kadın mankenler üzerinde sergilenen giysiler tasarlanmış bir hakikat yaratıyor.

 “Normal” kadın budur diye bir hakikat geliştiriyor.

Kadın, bu ideale ulaşamazsa ya da en azından ulaşmaya çabalamazsa toplum tarafından dışlanıyor. Daha az kadın sayılıyor. Sisteme göre kusurlu hallerini derhal düzeltmeyen kadın, moda dışına itiliyor; yakın çevresinin, iş arkadaşlarının ve hatta tanımadığı insanların bile zorbalıklarına maruz kalıyor.

Global moda endüstrisinin ideal güzellik standartları, kadınların beden algılarını şekillendirerek, onların özgüvenlerini olumsuz etkiliyor.

Bunlar aslında benim deneyimlerim, benim dertlerim. Küçüklüğümde okul arkadaşlarım kepçe kulaklarım, büyük burnumla dalga geçerlerdi. Beni yetersiz ve çirkin olduğuma ikna etmişlerdi. Üniversitede bir anda aldığım kilolardan sonra bu kez çalışma hayatında (söylemler daha az doğrudan olsa da) beden ölçüm ve kilolarım yüzünden yetersizdim. Şişman olduğum için giyebileceklerim vardı, giymemem gerekenler vardı. Şu beni daha zayıf gösterirdi, bu rengi giymeliydim hep.

Sanırım küçükken yeteri kadar hırpalandığım için, çok da geç kalmadan, üniversitenin ilk yıllarında bedenimle barıştım. Olduğum halimi seviyorum. Büyük ve küçük olan yerlerimi seviyorum. Yetersiz, çirkin ya da daha az kadın değilim. Bunlar beni şu an durduğum noktaya getirdi.

Bu yüzden, Ren’in varoluş nedeni, kadınların kendi bedenleri ile kurdukları ilişkiyi pozitif bir zemine taşımak.

Benliğin ifade aracı olan bedeni saran giysilerin toplumsal güzellik ideallerinin dayatılmasında sembolik bir araç olmasını reddediyoruz.

Kapsayıcı, farklı beden ölçüleri ve şekillerini dikkate alan ve bu farklılıkları kutlayan bir tasarım anlayışımız var. Beden olumlama yaklaşımımız ile kadınların daha özgüvenli, kendi ile barışık ve daha özgür olmalarını sağlamayı hedefliyoruz. Kadınların farklı ve özgün bedenlerini sevmesi ve bedenlerinden duydukları keyfi artırmak amacıyla, rahat ve fonksiyonel giysiler üretiyoruz.

Alışılmış ölçü yaklaşımlarından biraz farklı olarak, üst giyim ve elbise gibi ürünlerimizde genellikle OS beden sistemini kullanıyoruz. Bu sistemi ilk Amerika’da bulunan Elizabeth Suzann markasında keşfetmiştik. Çok faydalı ve kapsayıcı bir sistem olduğuna inandığımız için biz de kendi kalıplarımızda bu sistemi kullanıyoruz.

Bu parçalar daha rahat ve oversize silüetlere sahip oluyor. OS bir parça 36-42 arasındaki bedenler için uygun. Bunun dışında OS-(32,34) ve OS+ (44,46) iki varyasyon daha geliştirdik. İstediğiniz daha dar ya da geniş görüntüye göre normal bedeninizden bir aşağı ya da bir yukarıyı seçebilirsiniz. OS parçaların, her bedende farklı ve özgün duruşunu görmek bizi çok mutlu ediyor.

 ​

Yeni kurulmuş, küçük ölçekli bir marka olduğumuz ve küçük bir ekiple çalıştığımız için, hayal ettiğimiz her şeyi bir anda yapmamız mümkün olmuyor. Bu durum her seferinde bir konuya odaklanmayı zorunlu kılıyor. İlk senemizde daha çok üretim sürecimizi sürdürülebilir ve adil bir temelde kurgulamaya odaklandık. Fotoğraf çekimlerimizi çok hızlı şekilde yapmamız gerekiyordu ve en hızlı ulaşabileceğimiz kişiyle (kuzenim) çalışmak durumunda kalmıştık.

Ancak elimizden geldiğince, farklı farklı kadınların, bedenlerin üzerinde giysilerimizin fotoğraflarını paylaşmaya gayret ettik. Instagram hesabımızda #rensfriends olarak sabitlediğimiz hikayelerimizde bunu görebilirsiniz.

2019 yılı için ise daha fazla beden-kapsayıcı tasarımlara odaklanıyoruz. Nisan’da çıkmasını planladığımız koleksiyonumuzda ölçü aralığımızı 50-52 bedene kadar genişleteceğiz. Beden kabülü, kadınların fiziksel ve ruhsal güçlenmesi, sürdürülebilir moda konularında bütünleşik farkındalık proje fikirleri üzerinde çalışıyoruz.

Çok çeşitli beden ölçülerine sahip olan arkadaşlarımızla, modellik konusunda iletişim halindeyiz. Ancak, bu yazıyı okuyan ve yolculuğumuzda bize gönüllü olarak modellik yapmak ve kalıplarımızı geliştirmek için bize destek olmak isteyenler olursa, bizimle iletişime geçerlerse çok seviniriz.

Yavaş moda ve minimalist giyim alışverişi tercihlerinde az bilinen bir güçlük hem adil üretim sürecinden geçmiş hem zarif ve şık ama aynı zamanda beden kapsayıcı iç giyim ürünleri bulabilmek.
Beden çeşitliliği ve kapsayıcılığı gibi farkındalıklar arttıkça ‘Victoria’s Secret’ gibi iç giyim sektöründe lider firmalara da alternatifler aranmakta.
Ileride bir iç giyim koleksiyonu tasarlamayı da düşünüyor musunuz?

-Bu çok başka bir uzmanlık alanı. Şu an için kısa ve orta vadeli hedeflerimiz arasında olmadığını söyleyebilirim. Belki, her şey çok güzel gider ve iç giyim tasarımı konusunda uzmanlaşmış bir ekip arkadaşı aramıza katılır ve üretebiliriz.

Yurtdışında bir çok marka var aslında alternatif ve kapsayıcı iç giyim ürünleri üreten. Türkiye’de böyle bir marka var mı, bilmiyorum. Ben de iç giyim ihtiyaçlarımı, alternatif markalardan sağlamayı çok isterim.

Ren tasarımlarına nereden ve nasıl ulaşabiliriz?

www.atolyeren.com , Websitemiz üzerinden ve birlikte çalıştığımız, birbirinden yetenekli tasarımcılara ev sahipliği yapan mağazalardan ulaşabilirsiniz. Bu mağazaların listesine de websitemizden ulaşabilirsiniz.

Referanslar

* http://www.temizgiysi.org/wp-content/uploads/2018/09/HM-Last-Version-TR-compressed.pdf

‘Her yıl binlerce işçi iş kazasına maruz kalıyor. Merdiven altı işletmelerde, pamuk tarımında çocuk işçiler ve kadınlar, ağır şartlarda, kötü muamele görerek çalıştırılıyor.’

Hayrunnisa Akar’ın Atölye Ren kurucusu Gözde Karatekin ile gerçekleştirdiği röportajın 1. bölümü için: tıklayınız.

Türkiye popüler tekstil firmaları için ucuz üretim yapan ülkeler arasında. Türkiye’deki tekstil işçilerinin çalışma şartları ne kadar adil? Ücret politikaları, sosyal haklar, çalışma şartları konularında işçileri korumak üzere belirlenen kurallara ne kadar uygun davranılmakta? Kendi markanı yaratmadan önce bu konu hakkında araştırma yaptın mi?

-Tekstil ve Moda sektörünün tüm süreçlerini düşündüğümüzde 75 milyona yakın insan giysilerimizi üretmek için çalışıyor dünyada. Bu insanların çok küçük bir kısmı güvenceli, etik ve adil bir çalışma ortamına sahip. Tekstil, İnşaat ve Maden gibi iş kazalarının en çok yaşandığı sektörlerden.

Bu sistemin böyle kurgulanmasının en temel sebebi, firmaların üretim modellerinin odağına yalnızca kar elde etmeyi koyması. Hızlı moda daha fazla kitleye, hızla, daha fazla ürünü, daha fazla kar ile satmak istiyor.

Sektörün büyümesi ile firmalar arasındaki fiyat rekabetinin artması, maliyetlerin azaltılması için bir yarışa sebep oluyor.

Maliyeti azaltmak için ise, yetkin olmayan, güvencesiz ve bazen ise yasal olmayan iş gücü kullanılması söz konusu oluyor.  Ne yazık ki tarım sektörü gibi çocuk işçiliği tekstilde de çok yaygın.

Türkiye için de durum bundan pek farklı değil. Her yıl binlerce işçi iş kazasına maruz kalıyor. Merdiven altı işletmelerde, pamuk tarımında çocuk işçiler ve kadınlar, ağır şartlarda, kötü muamele görerek çalıştırılıyor.

İşyeri sahipleri çalışanlarının yasalarla belirlenmiş haklarını, işçilere vermekten kaçıyor. Üretimi yaptıran büyük firmalar ise yeterli denetim mekanizmasını kurmuyor. Türkiye’de merdiven altı üretim yapan birçok firmada Suriyeli çocuk işçilerin çalıştığını son zamanlarda sıklıkla duymaya başladık ne yazık ki. Saatlik işçi kavramı inşaattan sonra, tekstilde de görülmeye başladı.

Global firmaların 3.dünya ülkelerinde gerçekleştirdikleri üretimin arka planı ile ilgili detaylı bilgi için TRUE COST- GERÇEK BEDEL belgeselini herkesin izlemesini tavsiye ederiz.

Türkiye’de neler olduğu ile ilgili de http://www.temizgiysi.org/ sitesinden ve sosyal medya hesaplarından „Temiz Giysi Kampanyası“ nı herkes mutlaka takip etmeli. İşçilerin yaptığı eylemlerle ilgili destek çağrıları oluyor, bunlara katılarak hak mücadelesinde işçilere destek olabiliriz hep birlikte.

Örneğin, şu an en güncel çağrı, H&M’in vaat ettiği adil yaşam ücretini işçilere vermesi. Temiz Giysi’nin açıkladığı rapora göre, Türkiye’de H&M ürünlerini üreten işçilerin aldığı ücretin yaşam ücretine oranı %29. Bulgaristan’daki işçiler Avrupa Birliği’nin Yoksulluk Sınırının üçte ikisinden az kazanıyor.

Bu konuda, birinci derece yakınlarımın yaşadıklarını doğrudan gören biri olarak söyleyebilirim ki ; bir işçinin düşük maaşla, uzun süreler çalışması, emeğinin karşılığı olan maaşını alamaması, sigortasının yatmaması, kaza riski olan işlerde ve zor şartlarda çalışması kişide ve ailesinde büyük hasarlar bırakıyor.

‘Sormamız gereken soru öncelikle, hızlı moda markalarının fiyatlarının neden bu kadar düşük olduğu?‘

Yavaş moda ürünlerin pahalı ve erişilmesi güç olduğu yönündeki eleştiriler hakkında ne düşünüyorsun? Bu sadece bir akım mı yoksa moda ve tüketim sektörünü uzun vadeli dönüştürmek mümkün mü?

-Yavaş moda ve sürdürülebilir moda alanında konumlanan bir çok markanın ürünlerinin erişilmesi güç durduğunun ve pahalı algısı olduğunun farkındayım. Ancak burada üzerine uzun uzun konuşulması gerekiyor.

Yurtdışında hiç yaşamadığım için, Türkiye özelinde konuşacağım. Sürdürülebilir ve adil şartlarda üretim yapmak gerçekten çok maliyetli. Kullanılan kumaşlar 4-5 kat daha pahalı, ulaşılması güç. Sınırlı sayıda üretim yapıldığı için işgücü bulmak, doğru atölyelerle çalışmak daha zor. Parça başı işgücü maliyeti, hızlı modaya göre çok yüksek.

Görünürlük ve bilinirlik sağlamak, reklam yapmak için büyük bütçeler ayırmak mümkün olmadığı için, satış adetleri düşük. Bununla birlikte moda sektörünün Türkiye’de de çok geniş bir pazara sahip olmasına rağmen, sürdürülebilir/yavaş modaya gösterilen ilgi ve talep çok az. Tüketici ile alternatif moda markalarının buluşması kolay olmuyor.

Bütün bunlar maliyeti ve fiyatı etkileyen hususlar. Tasarımcının kendisine ve markasına sürdürülebilir bir gelecek sağlaması gerekiyor elbette. Fiyatı belirlerken tüm bu etmenleri göz önüne alıyor.  Bu durumda da kaçınılmaz olarak hızlı moda markalarına göre daha yüksek fiyatlı oluyor ürünler.

Bu noktada sormamız gereken soru öncelikle, hızlı moda markalarının fiyatlarının neden bu kadar düşük olduğu? Kullanılan materyal ve işçilik kalitesini kıyaslayarak bir değerlendirme yapmak doğru olur.

Moda ve tüketim sektörünü uzun vadeli değiştirmek tüketicilerin desteğiyle mümkün olabilecek bir şey.

Türkiye’de çok güzel işler yapan ve bunu çok doğru yapan hızlı moda devlerine alternatif olabilecek yavaş moda markaları var.  Biz ve bizim gibi markaların bu gayretlerinden daha kıymetli ve etkili olan ise tüketicilerin hep bir ağızdan “Giysilerimi Kim Yaptı?” ve “Giysilerim Neyi Etkiliyor?“ diye sorması.

Tüketim alışkanlıklarının farkındalıkla değişmesi gerektiğine inanıyorum öncelikle. Daha sık yeni giysiler almaktansa, ihtiyaç temelli alış-veriş yapılmalı. O zaman daha ucuz ürün arayışımız ve beklentimiz de olmayacaktır. Çünkü daha çok kaliteye ve kullanım ömrüne bakacağız.

Yerel ve bağımsız tasarımcıları destekleyerek, büyük moda markalarını bu sorularla rahatsız ederek, kendi giysilerini üreterek herkesi modadaki bu dönüşümsel hareketin bir parçası olmaya davet ediyoruz.

Benliğin ifade aracı olan bedeni saran giysilerin toplumsal güzellik ideallerinin dayatılmasında sembolik bir araç olmasını reddediyoruz.’

(Atölye Ren Röportajı, Gözde Karatekin – Hayrunnisa Akar)

Geçen haftaki yazımda hızlı modadan bahsetmiştim ve bunun bir yazı dizisi olacağını ifade etmiştim, pek sevgili okur. 2019 yılı hepimiz için daha iyileştiğimiz, güzelleşmeye ruhumuzdan başladığımız bir yıl olsun istiyorum. Daha düşünceli, daha zarif yaşayalım istiyorum. İşte bu yüzden ne yazık ki içinde yaşadığımız, doğayı, kadınları, sahici ve özgür olan her güzelliği tahakküm altına almaya çalışan bu sistemi eleştirmekle yetinmek istemiyorum.

Sana bir sürü değerli kadını  tanıtmak istiyorum. Alternatifler sunmak istiyorum. Bu hafta hızlı moda serisinin ikinci bölümünde beni çok heyecanlandıran bir “yavaş moda” girişimciliğini konuk ediyorum. Atölye Ren’in kurucusu olan sevgili Gözde Karatekin’le her cümlesi ayrı başlık niteliğinde olan bir röportaj gerçekleştirdik.

Çevreye duyarlı, minimalist, yerel zanaatkarlarla adil ticaret ilkelerine bağlı ve “kadınların öncelikle kendi bedenleri, diğer kadınlar ve yeryüzü  ile şefkatli, özen gösteren ve dayanışmacı bir ilişki kurmasını“  hedefleyen bir giyim markası Ren.

Beden Olumlama Hareketi’ne konuk olduğu, sorularımı içtenlikle yanıtladığı ve değerli bilgiler verdiği için Gözde’ye çok teşekkür ederim. Keyifli okumalar…

Bize Atölye Ren’i ve kurucusu olarak kendini biraz tanıtır mısın?

-Merhaba, ben Gözde Karatekin. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunuyum. Yaklaşık 3 sene kurumsal çalışma deneyimim oldu. Kasım 2017’de tam zamanlı olarak Ren’i kurdum.

Ren,  İstanbul’da kurulmuş minimal, rahat ve fonksiyonel giysiler üreten doğaya duyarlı,  beden-kapsayıcı (size inclusive) bir giyim markası.

Temelinde sürdürülebilirlik ve sosyal sorumluluk ilkeleri yatıyor. Amacı kadınların öncelikle kendi bedenleri, diğer kadınlar ve yeryüzü  ile şefkatli, özen gösteren ve dayanışmacı bir ilişki kurmasını sağlamak. Bütün parçalar minimal sorumlu bir giyinme pratiğini tamamlayacak şekilde özenle tasarlanıp, incelikle dikiliyor. Şu an dikim sürecimiz İstanbul’da, diğer tüm operasyonlar Edremit’teki atölyemizde gerçekleşiyor.

Temel değerlerimiz: Şefkat, özen, özgürlük, çeşitlilik ve dayanışma.

Nasil bir ekibiniz var?

Ren için tam zamanlı olarak çalışan tek kişi benim. Üretim sürecinin yanında tüm operasyonel süreçleri yönetiyorum.

Üretim sürecinde tasarımları yapıyorum, kalıpları çiziyorum ve kumaşları dikime hazırlamak için gereken kesim ve diğer bütün ön işlemleri gerçekleştiriyorum. İstanbul, Kadıköy’de yaklaşık 25 yıldır terzilik yapan Tekin Ağabey dikim sürecinde bana destek oluyor. Çok uzun yıllar hazır giyim üretiminde bir çok firmada çalışmış. 3 senedir de kendi atölyesinde çalışıyor. Onunla adil ticaret ilkelerine dayalı bir şekilde çalışıyoruz.

Üniversiteden çok yakın 2 arkadaşım da bir çok süreçte Ren’e destek oluyor. Ben takım çalışmasına çok inanan biriyim ve fikirleri tartışmayı, paylaşmayı, birlikte geliştirmeyi çok seviyorum. O yüzden Merve ve Altay ile düşünsel temelde her şeyi birlikte yapıyoruz zaten. Operasyonel olarak ise, Altay tüm dijital pazarlama süreçlerinde destek oluyor. O da Datça’da kendi dijital pazarlama ajansını kuruyor bu sıralar. Merve ise PR süreçlerinde destek oluyor. İletişime geçmek istediğimiz kişi ve kurumlarla yazışmaları gerçekleştiriyor. PR stratejimiz üzerine çalışıyor. Bir yandan da tam zamanlı olarak kurumsal bir firmada çalışıyor.

Ailem çok destek veriyor. Örgü koleksiyonumuzdaki kazakları annem örüyor mesela. Kardeşim ve kuzenim modellik yapıyor. Aslında epey kalabalığız. Herkes tüm kalbiyle Ren’i büyütmeye çalışıyor.

‘Okulda beden politikası ve iktidar üzerine okumaya başladıkça aslında tüm bu kuralların bedenim ve “kendiliğim“ üzerinde kurulan toplumsal bir tahakküm olduğunu fark ettim.’

Alternatif moda sektöründe girişimcilik fikri nasıl ortaya çıktı?

-Alternatif moda sektöründe bir iş yapmalıyım diye düşünmedim aslında başlarda.  Benim derdim giyinmekle idi. Küçüklüğümden beri nasıl giyinmem gerektiği ile ilgili koyulan kuralları kabul etmekte zorlanıyordum. Okulda üniformalarla, çalışma hayatında “dress code”larla mutsuzdum.

Bedenimin şekli ve ölçüsü üzerinden, ve bu bağlamda giydiğim giysilerin uygunsuzluğu, yanlışlığı üzerinden zorlamalara maruz kalıyordum. Kendimi en kolay, en hızlı ve en severek giysilerle ifade ediyordum oysa. Yani “dress code” lara uymayan o her bir parçayı giymemin bir anlamı vardı benim için.

Okulda beden politikası ve iktidar üzerine okumaya başladıkça aslında tüm bu kuralların bedenim ve “kendiliğim” üzerinde kurulan toplumsal bir tahakküm olduğunu fark ettim. Münferit meseleler değildi yani. Kendi giysilerimi tasarlamaya ve dikmeye başladım önce. Hep ellerimle bir şey üretmekten zevk almıştım zaten. Örneğin, bahçe işleri ile uğraşmak, seramikle çalışmak, marangozluk bunlar da ilgilendiğim diğer üretim alanları.

Kurumsal hayatın değerleri ve düzeni de bana uymuyordu. Dikiş kursuna başlamıştım o dönemler bir de. Ayşenur Arslanoğlu’nun Kuzguncuk’taki atölyesinde, Terzihane’de, dikiş öğreniyordum. Ayşenur muhteşem bir kadın. Çok güçlü, yetenekli, zeki ve duyarlı.  Onun fikirleri, onun seçtiği yol, kendisi çok büyük ilham kaynağıydı. Kendime alternatif bir yaşam kurabileceğimi onun sayesinde fark ettim. 2017 yılının sonunda “denemeliyim artık” diye düşündüm ve istifa ettim. Bir kaç ay sonra Ren’i kurdum.

Tabii, okuduğum okul gereği toplumsal ve ekolojik meselelerle epey ilgili olduğum için hızlı moda endüstrisinin tahrip eden, sömüren ve yıkıcı etkilerinden haberdardım.Ren’i üzerine inşaa ettiğim üretim yöntemleri ve süreçler bir seçim değil o yüzden.

İnanıyorum ki bundan sonra kim ne iş yaparsa ya da yapacaksa yapsın, adil, ekolojik ve iyi yapmak zorunda.

Tasarımlarınızı popüler markaların ürünlerinden ayıran temel özellikler neler? Nasıl bir tasarım ve üretim süreciniz var?

-Bir ifade aracı olarak gördüğümüz giysilerimizin içinde bulunduğumuz topluma ve dünyaya nasıl bir etkisi olduğunun farkındayız. Yavaş Moda’nın üretim ilkelerini benimsiyor ve temiz, adil ve şeffaf olmaya gayret ediyoruz. Hakkaniyetli, incitmeyen, özen gösteren ve şefkat besleyen, kapsayıcı tasarım ve üretim modelimizden detaylıca bahsedeyim isterim.

Tasarım sürecine kumaş tedariği ile model belirleme süreçlerimizi bir arada yürüterek başlıyoruz. Doğal, kaliteli ve sürdürülebilirliğe katkı sağlayacak materyaller ile çalışmak birinci önceliğimiz.

Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde, depolarda atıl kalmış ya da fabrikaların ıskartaya çıkardıkları yüksek kaliteli, doğal kumaşların arasından, o sezon için aklımızda olan renk, desen ve dokuda olanlarını seçiyoruz.

Modelleri ve onları hangi kumaşlardan dikeceğimizi belirledikten sonra ilk numuneleri üretiyoruz ve test ediyoruz.

‘Sipariş üzerine üretim yapmak, sipariş veren kişinin isteklerine göre kişiselleştirme imkanı da sunuyor.’

Doğallık, kalite, dayanıklılık, rahatlık, fonksiyonellik ve estetik olarak kriterlerimize uygun olan modellerle stoklarımızı oluşturmaya başlıyoruz. Websitesi üzerinden yapılan satışlarda sipariş üzerine üretim yapıyoruz.

Bu sayede, üretim fazlası ve bundan doğan atık riskini azaltmış oluyoruz. Kumaş atık oranını minimize edecek şekilde, kesim işlemini gerçekleştiriyoruz. 

Sipariş üzerine üretim yapmak, sipariş veren kişinin isteklerine göre kişiselleştirme imkanı da sunuyor. Özellikle ölçü ve ürünün boyu konusunda müşterilerimizden kişiselleştirme talepleri alıyoruz. Buna imkan sağlayan bir sistem kurgulamak çok keyifli.

Kestiğimiz kalıpları, beden ve modellerine göre ayırıp, terzimiz Tekin Ağabey’e götürmek üzere paketliyoruz. Buraya kadar olan süreçte ben çalışıyorum. Bu işler, Edremit’teki atölyemizde gerçekleşiyor.

‘Tekrar tekrar, farklı amaçlarla kullanılabilecek bez torbalar kullanıyoruz.
Bu torbaları ben dikiyorum.’

(Ren’in usta terzisi, Gözde‘nin Tekin Ağabey‘i)

Dikim işlemi ise Tekin Ağabey’in Kadıköy’deki atölyesinde yapılıyor. Tekin Ağabey, 25 yıldır terzilik yapıyor. Gençlik yıllarında çırak olarak tekstil atölyelerinde çalışmaya başlamış. Son 3 yıldır, kendi atölyesinde işlerini yürütüyor. Yaptığı işi çok seven, titiz ve özenli birisi. Yeniliğe, kendini daima geliştirmeye ve dürüstlüğe önem veriyor. Tüm ürünlerimiz onun elleriyle incelikle dikiliyor. Yaptığı işlerin kalitesine hayran olmamak mümkün değil. Beni teknik anlamda da çok geliştiriyor.

Özenle dikilen ürünler, ekolojik paketleme çözümlerimizle paketleniyor. Tekrar tekrar, farklı amaçlarla kullanılabilecek bez torbalar kullanıyoruz. Bu torbaları ben dikiyorum. Yaptığımız işte, olumlu çevresel ve sosyal etki yaratmaya odaklanıyoruz… 

Toz Bezi ya da Hızlı Giy, Genç Ölsünler


Geçenlerde çarşıda dolaşırken yanımdan henüz tanımadığım bir markanın paketleriyle bir sürü kadının geçmesinin akabinde “&OTHER STORIES” isimli mağazaya girdim. İskandinav stilinin yalın çizgileri, 90’ların çabasızlığı ve bugünün  Instagram filtreleri renklerinde kıyafet, ayakkabı, aksesuar ve iç çamaşırı şık bir butik havasında dizilmişti mağazaya.

Hayır sevgili okur, burayı Vogue dergisine çevirmeyi düşünmüyorum. Ama böyle yazmadan gözünde canlandıramazdım sahneyi. Açıkçası ilk bakışta gayet güzel ve şık görünen giysiler, biraz dikkatli baktığımda özensiz dikişleri, sentetik kumaşları ve gereksiz yüksek fiyatlarıyla kuşku uyandırdı içimde. 

Resim yeteneği ve el becerisi olan biri olarak ailemdeki terzilere kulak kabartıp en azından kaliteli bir giysiyi potansiyel toz bezinden ayırmayı biraz olsun öğrenmiş bulundum. Ve bütün bunlar olmadan da fiyatı görece yüksek, biz normal ölümlülerin ödeyemeyeceği markalardan kopyalanmış tasarımların hangi mağaza zincirlerinde satıldığını hepimiz biliyoruz. Kafalarda ampuller yandı mi? Elbette yükselen fiyat sıralamasıyla H&M, MANGO ve ZARA’dan bahsediyorum. 

Hemen telefonumu çıkarıp mağazanın internet sitesinde göz gezdirdim ve çok geçmeden &OTHER STORIES’in H&M’in lüks serisi olduğunu öğrendim. Peki nedir bu mağazadaki ürünlerin normal H&M ürünlerinden farkı diye üretim koşullarına bakarken site beni normal H&M’in üretim linkine yönlendirdi. 

Uzun lafın kısası aynı fabrikalardan çıkan kalitesiz ürünleri şık dekorasyon ve epilasyonsuz modellerle çağa uygun sözde body positive ve feminist reklamlarla H&M mağazasından üç kat daha yüksek fiyata yine kadın tüketiciye kakalıyorlar şekerim. 

Henüz Türkiye’de mağazaları yok, malum yazarınız Köln’den bildiriyor ama yakında gelir ve Instagram bloggerlari da “halkın erişebileceği şıklık” için muhakkak reklamını yaparlar.

Aslında bugün tatsız bir konuyla karışındayım. Yine duyar kasacağım, yine tercihlerden ve dönüşümlerden bahsedeceğim. Hem feminist ve beden olumlamacı, hem modaya süse püse meraklı biri olarak nerden geliyor bu değirmenin suyu diye üst baş konusunda da farkındalık yaratmak istiyorum. 

Ingiliz yazar Sophie Kinsella’nın “Confessions Of A Shopaholic” (“Bir Alışverişkoliğin İtiraflaları”) isimli kitabını okuduğumda  16 yaşımdaydım. Eğlenceli bir roman olmasıyla beraber alışveriş bağımlılığını ve yeni alınan giysilerin üzerimizde ne gibi etkiler oluşturduğunu gözler önüne seren bir kitap. Baş kahraman lüks mağazalardan alışveriş yapsa da o mağazaların da üretim yaptıgı fabrikalar orta sınıf tüketiciye hitap eden mağazalardan pek farklı değil. 

“Fast Fashion” yani hızlı moda H&M, MANGO ve ZARA gibi mağazalarda yani Sweatshop’larda satılan giysilere verilen ad. 

Sistem kısaca şöyle işliyor:

Bu giyim devleri ünlü modacıların tasarımlarını kopyalıyor. Kendi tasarım departmanları mevcut degil. Dolayısıyla yeni koleksiyonlar piyasaya çok çok hızlı sürüyorlar. Kopyalanmış tasarımları gelişmiş ülkelerin giyim kuşam köleliğini yapan üçüncü dünya ülkelerinde insanlık dışı şartlarda üretip kendi süslü isimleri altında satışa sunuyorlar. Çok fazla üretim yapıp mağazalarda iki veya dört haftada bir koleksiyon  değiştiriyorlar. Böylelikle her giysi en fazla bir ay “moda” oluyor. Sonra tüketici bir an önce yeni giysiler almak zorunda bırakılıyor. Zaten ucuz ve kalitesiz ürettikleri için alınan giysiler çok kısa ömürlü oluyor. Az paraya moda satın aldığımızı zannederek aslında çok paraya dolabımızda bir süre sonra rengi ve biçimi bozulduğu ya da modası geçtiği için giymek istemediğimiz eşya yüklüyoruz. 

Örnegin toplam maliyeti 4 Euro olan bir tişört üretilirken bu paranın 

-yüzde 50‘sini satan mağaza, 

-yüzde 25‘ini ismin sahibi firma kazanıyor 

-ve sadece geriye kalan yüzde 25’iyle fabrika ve nakliye ücretleri karşılanıyor.

Mağaza ve firma malum markalarda aynı olduğu için yüzde 75’lik aslan payı onlara düşüyor. 

Hindistan, Bangladeş, Kamboçya, Tayland, Myanmar ve Çin’deki  fabrikalar her tişört için sadece 1 Euro kazanıyor. Firmalar sürüden kazandığı için seri ve sürekli üretim yapılması gerekiyor. Bu nedenle binlerce işçi saatte en fazla 15 Cent karşılığında haftada 64 saat yasalara aykırı olarak çalıştırılmakta.

Yalnızca başta kadınlar olmak üzere yetişkin isçilerin sömürülmesi değil çocuk işciliği de en büyük sorunlardan biri. Bir sürü çocuk 6 yaşında başlıyor bu fabrikalarda çalısmaya. 

14 yaşından itibaren çocukların yüzde 50’si okula gitmek yerine sadece çalışıyor. Sağlıksız koşullar, tuvalet molasının dahi olmaması da cabası.

Fabrikalarda yangın tüpleri ve acil  çıkışlar gibi hayat kurtaran önlemlerin olmadıgı ve binaların çökmeye hazır eski ve kaçak yapıtlar olduğu da en geç Rana Plaza skandalından sonra ayyuka çıktı. 

24 Nisan 2013 Bangladeş’te bulunan Rana Plaza çöktü ve  1129 kişi hayatını kaybetti. Yazının başında bahsettiğim giyim devlerinin de fabrikadaki koşulları çok iyi bilmelerine rağmen üretime devam ettikleri ortaya çıktı.

Ama moda firmalarının yarattığı renkli dünyayı ırgalamadı tabii ki binlerce çocuğun ve yetişkinin yaşamını yitirmesi.  

Bu kadar veriyi öncelikle hazmetmek lazım. Gelecek haftaki yazımda “fast fashion” yani hızlı moda çıkmazından nasıl  çıkabileceğimizi yazacağım. 

Hayrunnisa Akar

Yeni Yıl İçin Üç Niyet

2019’ a girmemize bir hafta kaldı. İster yeni yılı şaşaalı bir kutlamayla karşıla, ister evinde sevdiklerinle, ya da en çok sevmen gereken kendinle gir 2019’ a. Geçen yıl belki zorluklarla geçmiş olabilir. Belki kalbin kırılmış olabilir. Seni üzen ve ruhuna acı veren şeyler yaşamış  olabilirsin. Pek çok defa yeniden başlayıp yari yolda kalmış olabilirsin. Hayatınla ilgili vermen gereken kararları, yapacağın planları ben veremem elbet. Süslü püslü laflar edip boş vaadler veremem. Ama hepimizin ruhuna iyi geleceğine inandığım  küçük tavsiyelerim var bizim için.

1- Başkalarının olumsuz düşüncelerinin/ davranışlarının bizi aşağıya çekmesine izin vermeyelim

Psikolojik şiddet günümüzde hala küçümsenen fakat çok yaygın maruz kalınan bir şiddet türü. Özellikle  kadınlar için ebeveynler ve aile büyükleri psikolojik şiddetin ana kaynağı olabiliyor. Bizi koşulsuz sevdiklerini iddia etseler de sadece kendi dünya görüşlerine uygun davrandığımızda bize gerçekten yakınlık gösterdiklerini sıkça görürüz ne yazık ki. Küçük iğnelemeler, laf sokuşturmalar, ya da hayatımızla ilgili verdiğimiz kararlara saygı duymamaları ve ciddiye almamaları aile içi gündelik hayatın sinir bozucu birer parçası. Sana kendi arafımla ilgili bir sürü hikaye anlatabilirim, sevgili okur. Bir tarafı muhafazakar diğer tarafı bunun tam aksi olan iki ailenin, biraz Alman biraz Türk çocuğuyum. Kısmen tasvip edilirken kısmen asla onaylanmıyor fikirlerim ve inançlarım. Eminim senin de çok aşina olduğun bir durumdur bu.

Bu yüzden ilk yeni  yıl tavsiyem sırf siyasi, dini, ideolojik olarak ya da adı her neyse  ayni taraftan bakamadığımız için bizi dışlayan ve baştan sona koşullu seven ebeveynlerin, ebeveyn konumundaki aile büyüklerinin koşullu sevgisine inat kendimizi koşulsuz sevmemiz gerektiği. Etik ölçülerde iyi bir insansak koşulsuz sevilmeye hakkımız var. Arsızların, kadınlara hayatı cehennem edenlerin, katillerin, hırsızların kabul gördüğü bu ahlakçılık çukurunda eşitliğe, iyiliğe, güzelliğe inanan insanlar olarak haybeden kabul göreceğimizi sanmamız büyük ahmaklık zaten. Sebepsiz yere ailemizin gösterdiği soğuklukları, mesafeli tavırları ve hayatımızdan esirgedikleri saygıyı asla kendi eksikliklerimizden kaynaklı sanmamamız lazım. Büyüklerin değil çocukların koşulsuz sevdiğine inanan biri olarak kendi içimizdeki çocuğun da, ruh sağlığımızın da kendi kendimizi kucakladığımızda şifa bulacağını düşünüyorum.

Vesveseye kulak vermeyelim. Kendi yaşamın için çalış, çabala, üret, yap, yakıştır ve düzelt.

2- Dedikodu yapmayalım

Gıybet, kadınlığın doğal bir parçası gibi kabul edilip hoş görülüyor kadınlar arasında. Eril toplumun kadınlara karşı kullandığı çok güçlü bir koz dedikodu meselesi. “Kadın programı” denilen şey bile dedikodu üzerine kurulu. Magazin programlarından en ücra köylerin pembe dizi ve mafya dizisi karşımı polisiye olaylarının “çözümlendiği” programlara ve hatta neredeyse tüm Türk dizilerine kadar dedikodu temel yapı taşı.

Dedikodu, kadınların başka kadınlar hakkında ahlakçılık yapmak suretiyle ahkam kesmesine yol açıyor en nihayetinde. Bunu yapmayalım.

3- Ahlakçılık yapmayalım

Ahlakçılık iki yüzlülüğün bir diğer adı. İnsanlar kendi kusurlarını unutmak için ya başkalarının dedikodusunu yaparlar, ya da kendi eksiklerini kapatmak için başka insanlara ahlakçılık taslarlar.

Kadını kadına kırdıran eril sistem ahlakçılıktan ve dedikodudan beslenir çünkü. Kadını kadına düşman eder, kadını kadınla mukayese eder, kadını kadına kıskandırır, haset tohumları eker. Ektirmeyelim.

Yeni yılda bu kadar katı olmayalım insanlara karşı. Sırf poposuna uygun kot giymediğini düşündüğümüz için dalga geçmeyelim mesela. Ya da bizde de olmasını çok istediğimiz özellikleri başkalarında görünce inkar etmek yerine samimiyetle takdir edelim. Atarlı giderli nispetler yapmaya çalışmayalım, bayatladı biraz o şekiller.

Belki çok iyimser olabilirim. Ama her bir yılı geride bırakırken, zaman hızla akıp geçerken; renkli ve cafcaflı görünürlük merakının  aksine biraz da görünmeyen ama bizi içten içe bir çınar gibi güçlendiren ruhumuza yatırım yapalım.

Çünkü ne verilen kilolar, ne alınan yeni eşyalar ruhumuzu bu yıl da onarmayacak. Şimdiden hepimize bol bol olumlamalı, bol bol gülümsemeli bir 2019 dilerim. Bir de lütfen hayvan sahiplenin, sokak hayvanlarını besleyin, okşayın ve sevin. Su an ben bu yazıyı yazarken minik dostum karşımda yatağına sokulmuş horluyor. Bence dünyanın en huzur verici seslerinden biri bu.

Hayrunnisa Akar

Paşalar ve Anneleri

Geçen gün orta yaş üstü kadınların gelin-kaynana gıybetine maruz kaldım. Gelininden oldukça dertli olan hanım teyze “çocuklarıyla ilgileneceğine oturmuş yazı yazıyor, sanki başıma hattat olacak!“ diye küçümsedi gelinini. Oğlum çok yoruluyor‘lar, böyle kadın olmaz olsun‘lar, kocanın ailesini iyi tutmazsan böyle olur‘lar havada uçuştu. Bense yemek yeme bahanesiyle oturduğum misafirlik ortamında yaşını başını almış hanım teyzelere çemkirmemek için ağzımdaki kısırı itinayla çiğnemekle yetindim. Hem uzun uzun laf anlatsam ne olacak? Sanki beni ciddiye mi alacaklar? Senin daha yaşın kaç, hele bi evlen de öyle diye susturacaklar. 

Sahi, niye hiç saygı duymaz bu hanım teyzeler genç kadınlara? Neden akademik veya mesleki başarımıza, yeteneklerimize, becerilerimize, okuduklarımıza ve öğrendiklerimize rağmen bize asgari bir saygı dahi göstermezler? 

Zaten her şeyi yaşlıların daha iyi bildiği Türk toplumunda özellikle genç kadınlara zerre saygı duyulmuyor. Başka alanlarda ne kadar yetenekli olursak olalım sürekli bir elin oğlu ve pilav yapma muhabbetine indirgeniyoruz. Oğullarını sürekli korunmaya muhtaç birer kedi yavrusu gibi gören ve onları kendi yaşamsal ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak kadar beceriksiz bulan, buna rağmen onlara sanki dünyanın 8. harikasıymış muamelesi yapan erkek annelerini hepimiz tanıyoruz. 

En vasıfsız erkeğin hiç bir argümanı kalmayınca (tabii şayet argüman üretme zahmetine girdiyse) “ama ben erkeğim“ diyerek üste çıkmaya çalışması ya da karşısındaki kadın filanca konunun uzmanı dahi olsa sırf erkek olduğu için o kadına had bildirmeye çalışması (bkz: mansplaining) gündelik yaşamın bir parçası.

Tüm kadınlar bilirler belli yaş üstündeki annelerin  evlendirip bir erkeğin otoritesine teslim etmeden onlara saygı göstermeyeceklerini. Saygı göstermek diyorum çünkü yaşını başını almış, çocuklarını evlendirmiş, kocasını elinde tutmuş, sıkıcı bir tahammül yaşamına katlanıp hanım hanımcık yaşlanmış bir kadın olmadan zaten saygı duymayacaklar. Genç bir kadınsanız ortalama bir Türk ailesinde misafir varken odanızda oturup resim çizemez, yazı yazamaz, kitap okuyamaz, deney yapamaz, hatta cilt bakımı hiç yapamazsınız. Vazifeniz hizmet etmektir ve kadınların misafir ağırlamasına dahi hizmet etmek denir; genellikle erkekler yapmaz zaten çünkü “erkek eline yakışmaz“ ya da en iyi ihtimalle “erkekler ne anlasın“ denir.

Ev işinin ve evde çalışan kadınların asla küçümsenmemesi gerekir. Ev işi tam zamanlı bir iştir ve dışarıdaki iş kadar saygıyı hak eder. Ama ev işinin ve evde çalışma isteğinin sadece kadınlara mahsus bir seçenek olmaması ve dışarıda çalışan kadının aynı zamanda tam zamanlı  olarak ev ve çocukla uğraşma zorunluluğunun olmaması lazım. Oysa çalışan kadınlar özellikle eşlerine ve onların ailelerine hizmet etmedikleri zaman onlara saygı duyulmuyor bu toplumda. Kimse yoğunluktan misafir ağırlayamayan kadına saygı duymuyor. Çünkü kadınların yoğunluğuna saygı duyulmuyor. Hatta ev içinde çalışan kadınların kişisel uğraşlarına vakit ayırmalarına hiç saygı duyulmuyor. Ama en azından kocalarına ve kocalarının ailelerine hesap veriyor olmaları koşuluyla kendi aileleri tarafından saygı görüyorlar. Hiç olmazsa fonda abuk sabuk bir kına gecesi türküsü çalıyormuşçasına „baba evi“ edebiyatı yapan sosyal medya paylaşımları yapıyorlar  “koca evine“ geçtikten sonra. 

Bekar kadınlar için durum daha iç karartıcı. Küçük oğlan kardeş sabahlara kadar aylak aylak sokaklarda gezdiği halde ablasını kıskanma ve kısıtlama hakkına sahip oluyor mesela. Anneye saygısızlık yaptığı vakit bile yemeği dakikasında ısıtılıp önüne koyuluyor. Gezmesine, sevgilisine hatta salaklığına bile saygı duyuluyor erkeklerin. Beceriksizliği kutsal erkekliğinin “çok erkeksi“ bir sonucu olarak kucaklanıyor. Evlenene kadar annesi, evlendikten sonra karısı tarafından arkası toparlanıyor nasılsa. Hem saf birer oğlan çocuğu muamelesi yapılıp hem en boş beyinlisine bile çok matah biriymiş gibi laf bölme, ahkam kesme, caka satma hakkı veriliyor. 

Erkeklerin kadınlar tarafından kahramanlaştırılması da aynı hikayenin parçası. Muhafazakar erkek modelinden, entelektüel erkeğe, ya da ikisinin karışımı yaşam koçu çerçevesine sıkıştırılmış erkek modeline kadar buz gibi saygı ve hayranlık duyulan “adam gibi adam“lar ve onların itaatkar ve kırılgan kadın hayranları son nefret objem.

Gürültülü ve özgüvenli erkek kalabalıklarını hepimiz biliriz. Erkeklerin gürültüsüne daha doğrusu baskın erkekliğe saygı duyuluyor bu toplumda. Şakaya vuruluyor, hoş görülüyor ve korku uyandırıyor beceriksiz ama hükümdar erkeklik. Kompleksli megaloman erkekler ordusu ve bu paşaları yetiştiren eril annelere inat biz kadınların birbirimize saygı duymamız ve alan oluşturmamız lazım. Kulağa vasat bir Osmanlı dizisi gibi gelse de maalesef gerçek bu. Kadınların başka kadınların gıybetini yapmaması lazım. Eril annelerin hükümdarlığını saygı toplamak için gıybet zinciri kuran genç kadınlar besliyor. Ahlakçılık yapan, kadını şeytanlaştıran, kadını kadına düşman eden bu zihniyetten kurtulmamız lazım. Onların saygısızlığına karşılık kendimize ciddi saygı duymamız lazım. 

Hayrunnisa Akar

Eril olduğunuz kadar küstahsınız da

Geçen gün babaannem öğle haberlerini izlerken Müge Anlı’da canlı yayında yaşanan korkunç bir sahneye şahit oldum. Genç bir kadın, velayeti eski eşinde olan çoçuğunun babasının eski eşi olmadığı ve çocuğunu almak istediği gerekçesiyle televizyona çıkmıştı. DNA testi de çocuğun eski eşinden olmadığını ispatlayınca, erkek kadının üzerine atlayıp boğazını sıktı. Ağzım açıkta olanları izlerken bunun başta bir kadına şiddet haberi olduğunu sandım. Oysa haber tamamen kadının erkeğe çocuk konusunda yalan söylemiş olduğuyla alakalıymış. Olaydan sonra adam ve saniyeler önce şiddet uyguladığı kadın hala yan yana stüdyoda oturuyorlardı. Daha sonra olayın görüntülerini sosyal medya üzerinden tekrar izlerken, her konuda tüm Türkiye’ye ahkam kesip nutuk çeken Müge Anlı’nın canlı yayında bizzat sunduğu programda yaşanan şiddet hakkında tek kelime etmediğini gördüm. Bir sürü vahim olayı araştıran haftanın beş günü dertle uğraşan çelik sinirli Müge hanımın şokun etkisiyle bu şekilde davrandığına asla inanmıyorum. Kadınlara annelik dersleri veren ve sürekli parmak sallayarak “akıllı olun” mesajları veren Müge Anlı, şiddet faili erkeği canlı yayından kovmaya bile tenezzül etmemişti. Evliliği süresince de şiddet gördüğünü belirten kadını el birliğiyle yalancılıkla ve ahlaksızlıkla suçlayan seyirci, erkek şiddeti karşısında “ama o da hak etti şekerim” diye cıkcıklanmakla yetindi. 


Daha geçen haftalarda şarkıcı Sıla’nın şiddete uğradığı erkeğin evinde “hem de nikahsız” bulunmasına takılan ahlaklı halkımız, “kadın istemezse şiddete uğramaz” gibi rezilce bir cümle kuran ünlümsü kişi tarafından ekranlarda itinayla temsil edildi. 

Öfke kontrolü gerçekten erişkin bir birey olmanın en önemli göstergelerinden biri ve benim en az becerikli olduğum duygu mekanizması. Birden parlayıp esip gürlerim. Ama kimse benim öfkemden bir erkeğin öfkesinden korktuğu kadar korkmaz. Niye korksun ki? Kendi kendime sinirleniyorum, küfür kullanmadan vasıflar üzerinden hakaret ediyorum, kimseye el kaldırmıyorum. Kim niye benim öfkemden korksun? Kadının öfkesiyle alay eder toplumsal erkeklik daha ziyade. Kendini ne sanıyorsun yalandan sinirlenince diyerek küçümser. Ya da öfkeliyken çok güzelsin der. Kadının öfkesini erotize eder. 

Bin yıldır lüzumsuzca devam eden Çocuklar Duymasın dizisinin ilk yayınlandığı dönemlerde küçük bir çocuktum. Bir kanalda tekrarına denk geldiğimde kendi kendime bu kadın Haluk gibi berbat bir adamı niye çeksin ki diye düşünmüştüm kendi kendime. Öfkesinden herkesin korktuğu, sürekli giydiklerine karışan, çocukların her şeyi en son söylediği ve çekindiği, kız ve oğlan çocuk arasında ayrım yapan, eşini ve kızını sürerkli başka erkeklerden kıskanan, kaba ve asla o duyarlı eşi hak etmeyen bir erkek. Bir zamanlar itilmiş ve kakılmış gibi iğrenç ötesi tiplemelere ve mizah anlayışına gülmüş Türk seyircisinin bu modern psikolojik şiddet ve baskı karşısında ama “adam gibi adam” diye hıh deyicilik yapmasına şaşırmak lazım. Erkeğin öfkesinden korkup bir noktadan sonra sınırını bilen kadın makbuldür çünkü. Öyle erkeğin bam teline basarsan aptal kadın derler sana. Tıpkı babadan korkmak gerektiği gibi. Yasak koyucu, otoriter babalar vadisidir çünkü Türkiye.
Oğlan çocuğu agresif olur, hiperaktif olur, ortalığı dağıtır, tekme tokat okulda kavga eder. Ne de olsa erkek denir, “doğasında var” denir, “delikanlı” denir ve erkeğin öfkesinden korkulur. Erkeklere anne baba pek karışmaz, istediğiyle birlikte olur, elinin kiri olur, ahlak ve din devreye girmez. Insan içine çıkmaya devam eder. Asla toplumdan dışlanmaz. Sonra gider evlenir. Onu “çekip çeviremiyorsa” kadının kabahati olur. Kadını aldatır, “evdekinin eksiği” olur. Döver, kim bilir nasıl dırdır yaptı olur. Kadının duyguları, kaygıları, zaafları, öfkesi olamaz çünkü. Mutsuzsa katlanmasını bilmesi gerekir ne de olsa. Hem erkek zaten bir gün yaşlanıp durulmayacak mı? Yarın öbür gün karısının eline bakacak nasıl olsa. Çok da takılmamak lazım. Ne zaman ki kadınlar bu şiddet faili erkeklerden boşanmak istedikleri için canlarından olurlar, işte o vakit kıymete binerler. Ya da hiç tanımadıkları bir erkek tarafından şiddete uğrayıp öldürüldükten sonra. Erkeği önceden tanıyorsa veya cinsel şiddetin ardından hayatta kaldıysa kötü tabii. O zaman azize gibi ölmek yerine o lekeyle yaşamına devam etmek zorunda kalacak. 

Ben bunları ironik dilde yazarken bile utanıyorum ama toplum her gün bunlara seyirci kalırken utanmıyor. Öfkeliyim, pek sevgili okur. Sana güzelliklerden, mutlu ruhlardan bahsetmek isterdim ama fazlasıyla öfkeli ve kızgınım bu iki yüzlülüğe. 
En aptal komedi filmlerinde tecavüz argosu kullanılarak şakalar yapılıyor, kadın bedeni aşağılanıyor ama toplum katıla katıla gülüyor. Dizilerde işkenceci kocaların elinden yine sert ama bu kez “karizmatik” bir erkek pasif ve ezik kadını kurtarıyor, seyirci “işte adamlık!” deyip duygu sellerine kapılıyor. “Devlet baba” kadınlara tepeden had bildiriyor, toplum en çok oyu en çok had bildirene vermekten çekinmiyor. Bir de bu eril kültürün entelektüel zemini var ki aman Tanrım, dağlara taşlara! Yok büyük sanatçı, yok kültürün parçası, yok sanat ama bu filan diye vırvırvor şiddet savunurlar. 


Erkeğin öfkesi ölüme yol açmadan görmezden gelinen doğal bir erkeklik göstergesi olarak kabul edilir zira. Kadının öfkesi peki? Kim korkar kadının öfkesinden? Sinirden ağlayıp zırlar, söylenir kendi kendine, biraz bağırır çağırır. Gücü yeterse çocuklara yeter. O da ayrı rezalet, ayrı iki yüzlülük. Erkeğin öfkesi, toplumsal erkekliğin bir erkekte aradığı en erkeksi özellik. Erkeklere öfke dışında hüzün gibi, kırgınlık gibi, üzgünlük gibi başka negatif duyguları bırakmayan toplum, erkeğin kontrolsüz öfkesinden korkmaya başlar. Halbuki ağlamak gibi çok temel bir tepkiyi daha küçücükken erkeklerin ellerinden çekip alırsak, duygularını öfke dışında hiç bir tepkiyle ifade edemezler. Her negatif duyguyu kontrolsüz öfke sayan primitif ruhlar ordusu olurlar. Zaten toplum erkeğin kontrolsüz öfkesini en başından hoş gördüğü için bunu doğal karşılayıp hakikaten bir kontrolün mümkün olmadığını düşünür çoğu erkek. 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıkladığı Kasım ayı raporundan aynen alıntılıyorum. Verilere göre Kasım ayında 31 kadın öldürüldü. Kadın cinayetlerinin 7’si şüpheli ölüm, 8’inin nedeni tespit edilemedi, 11 kadın hayatına dair karar almak istediği için öldürüldü ve 5’i ekonomik sebepler bahane edilerek öldürüldü. Öldürülen kadınların 12’si tespit edilemeyen kişiler tarafından, 10’u evli olduğu erkek tarafından, 2’si birlikte olduğu erkek tarafından, 2’si erkek kardeşi tarafından, 1’i imam nikahlı erkek tarafından öldürüldü. 
Bütün bu cinayetler önlenebilirdi. Başta devlet, yargı ve emniyet güçleri ve daha sonra toplum erkeğin kontrolsüz öfkesini doğal kabul etmeyerek, sürekli kadınların aleyhine bahane üretmeyerek, yalandan tek taraflı ahlakçılık yapmayarak önleyebilirdi. 

Ama önlemek yerine gülmeye, alay etmeye, romantize etmeye, erotize etmeye, bahane üretmeye, hak etti demeye devam ettiler. Ya da işte o sırada televizyon izledikleri için duymadılar kadınların yardım feryatlarını.

Hayrunnisa Akar 

Buzağıdan İneğe Dönüşmek

Dün biri 8 biri 9 yaşındaki kardeşlerimin spor kulüplerinin düzenlediği Noel gösterisini izledim. Bir sürü farklı yaş grubundan çocuk çeşitli spor dallarını Disney filmlerinden esinlendikleri temalarla sergilediler. Kendi çocukluğumdan aşina olduğum bu tür gösteriler hem çocukların medeni cesaretini geliştirir hem de tüm yıl boyunca öğrendiklerini sergileme ve takdir görme fırsatı sunup özgüvenlerini pekiştirir. Çoçukların yaşlarıyla beraber vücutlarında yaşanan belli doğal değişimlerin de çok güzel gözlenebildiği gösteriler bunlar. Ergenlikle birlikte çocukluktan yavaş yavaş çıkan bedenleriyle en çok kız çocukları barışmakta güçlük çekiyor ne yazık ki. Genişleyen basenler, belirginleşen kıvrımlar ve göbekler, atletik, ince, ya da minyon, yumuşak veya sert vücutlar ergenlikle birlikte belirginleşiyor ve yetişkinliğe adım atarken kendimizi özdeşleştirdiğimiz bedensel özelliklerimize dönüşüyor. Bir çok genç kız o vakte kadar keyifle sürdürdüğü spor faaliyetini yarıda bırakıyor, ya da kendini eskisi kadar rahat hissetmiyor ve bu da performansını olumsuz etkiliyor. Cinsiyetçi toplumun “kızlara yakışmaz” dediği spor dallarından biriyle uğraşıyorsanız hele kesinlikle hevesinizi kırmak için ellerinden geleni yaparlar. En acısı da bu konuda ne yazık ki çoğunlukla başarılı olur toplumun cinsiyet polisleri. 
Kendi ergenlik hikayemde maalesef böyleydi. Büyük bir bebek olarak dünyaya geldim ve her zaman yaşıtlarıma göre daha çabuk serpilen bir çocuk oldum. Sadece boyumun hızla uzaması değil aynı zamanda vücudumun da çok çabuk kıvrımlı hatlara sahip olması da beni yaşıtlarıma göre biraz daha “az çocuk” yaptı hep birilerinin gözünde. 12-13 yaşlarımda 16-18 “sanıp” asılanlardan, denize girerken orama burama bakan “amcalardan“, ailemin “çocuk kendini koruyamaz” dediği için giymeme izin vermediği elbiselerden, eteklerden, henüz 8-10 yaşlarımda sokakta koşup oynarken “cıkcıklayan” teyzelerden, “koskoca kızsın azıcık uslu dur” diye söylenenlerden çok çektim, pek sevgili okur. Çok nefret ettim. Çok incindim. 


Bugün vücudunu olduğu gibi çok seven ve çok beğenen, istediği gibi giyinen ve kendini inanılmaz güçlü hisseden bir kadın olarak, bu yazıyı bedeniyle barışmakta güçlük çeken tüm “genç irisi” kız çocukları için yazıyorum. Hiç bir çocuğun ruhu birileri onu çocuk olarak görmek istemediği için incinmemeli. Dünyanın her yerinde çocuk istismarı yaşanırken ve biz hala onları koruyamıyorken çocuk bedenlerine cinsellik atfeden toplumun utançtan yerin yedi kat dibine geçmesi gerekir. 


Pek çok farklı spor dalıyla uğraşmış ve başarılı olmuş bir çocuk oldum. Vücudum çok efor sarfetmeme gerek kalmadan spora yatkın oldu hep ve hala da öyle. Takım sporlarından ziyade birebir mücadele edilen spor dallarını daha çok sevdiğim için çok severek judo yapan bir çocuktum. Ne olduysa ergenliğe adım atmamla oldu. Vücudum değiştikçe ondan utanmaya ve oğlan çocuklarıyla spor yapmaktan imtina etmeye başladım. Judo, vurmanın, tekme veya yumruk atmanın, ısırmanın yasak olduğu, rakibi sırt üstü yere yatırmanın ve etkisiz hale getirmenin hedeflendiği, faydalı öz savunma tekniklerine sahip bir dövüş sanatı. Diğer dövüş sporlarına nazaran rakibinizle çok ciddi fiziksel temas kurduğunuz bir spor. Pek çok kez rakibinizin başını bacaklarınızın arasına kilitlemeniz, ayak bileklerinden tutmanız, sırtınızın üzerinden yere fırlatmak içi baseninizi kullanmanız gerekir. Vücudunuzun nasıl göründüğünü ve karşı tarafın vücudunuz hakkında ne düşündüğünü hiç umursamadan mücadele etmeniz gerekir. Spor vücudumuzun sadece bize güç katan bir araç oldugunu hatırlatır. Onu özenle kullanmak üzere bizi eğitir. Özgüven ve vazgeçiş halini aynı anda yaşatır . Vücudumuzla korkmadan savaşmamız gerektiğini öğretir bize. Özellikle çocuklar için kendi potansiyellerini ve sınırlarını keşfetmeleri için inanılmaz öğreticidir. Ayrıca karşılıklı beden saygısı aşılar. Her bedenin iyi olduğunu, iyi birer araç olduğunu farkettirir. Buna rağmen bir sürü kız çocuğu “genç kız olmaya” başlayınca sporu bırakır. Beden eğitimi derslerinde her hafta regl oldum bahanesiyle bankta oturan öğrencileri hatırlayalım. Oysa çoğu zaman bedeninin başkalarına nasıl göründüğünü kafaya taktıkları için bankta oturup spordan kaçınır bu kızlar. Bedenlerinden memnun olmadıkları ve utandıkları icin. Ama aynı zamanda toplum da spor yapan kadınları yeterince ciddiye almadığı için ve “kız gibi” spor yapmak deyimini küçümseyici anlamda kullandığı için. Kızları, “kız gibi” yani çekinerek, lakayt biçimde spor yapmak için  baskılayan  sanki aynı eril toplum değilmiş gibi. 


Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan yıllar önce yaptığı bir konuşmasında kızının bedensel değişimini “buzağıdan ineğe dönüşmek” olarak tanımlamıştı. Toplum ve medya için makbul olanın buzağı kalmak olduğunu ama her buzağının doğal olarak bir gün ineğe dönüşeceğini vurguluyordu. Gerçekten de öyle. Her buzağı kaçınılmaz olarak ineğe dönüşecek bir gün ve öyle olması da güzel ve doğru olan.
Anneler, babalar, teyzeler, halalar, amcalar, dayılar, siyasetçiler, hocalar, entelektüeller, sanatçılar ve tepemizde bikbikbik konuşan her kimse, hepsi bize inek olmanın makbul olmadığını, bedenimizi sakınmamız ve saklamamız gerektiğini, birşeyleri muhafaza etmemiz gerektiğini, put gibi hanım hanımcık yaşayıp taş bebek gibi ölmemiz gerektiğini söylese de bu koskoca bir yalan. Tüm fiziksel özelliklerimiz, farklılıklarımız ve sözde kusurlarımızla sahip olduğumuz bedeni kullanmaya, ona sahip çıkmaya, onu sevmeye ve onu bir düşman gibi karşımıza almak yerine sahip olduğumuz en iyi dost gibi ruhumuza koymaya devam edeceğiz. 

Amcalara “çay hizmeti” yaparken popomuza ve yakamıza dikkat etmek zorunda olmanın, etek giyerken bacaklarımızla birilerinin habis düşüncelerini tetiklemekten korkmanın, “düzgün” oturmaya çalışmanın, denize girerken utana utana mayo çekiştirmenin, sürekli erkekler bedenim hakkında ne düşünüyor diye kaygılanmanın, utanmanın, utanmanın, utanmanın ve sadece utanmanın ne demek olduğunu biz kadınlardan daha iyi kim bilebilir ki? Ve bütün bunların daha çocuk yaşlarda nasıl ruhumuzu boğduğunu, içimizi nasıl daralttığını, bizi yapmak istediğimiz yüzlerce şeyden nasıl alıkoyduğunu daha iyi kim tahayyül edebilir? Oysa çocukluktan ihtiyarlığa kadar sürekli bedenlerimize bir takım ayıplar, bir takim art niyetler için bahaneler, bir takım “ama o da öyle yapmasaydı”lar yakıştıran bu zihniyetin sadece kof bir ahlak balonu olduğunu görsek büyük bir engeli aşacağız. 


Ben bu yükü omuzlarımdan judoya tekrar kaldığım yerden devam ederek atmayı başardım. Yeteneğimi kabul ve takdir ederek, karşımda dövüştüğüm erkekten asla utanmayarak, vücudumun her bir hücresindeki gücü hissederek başladım. Bazen tüyleri uzayan bacaklarımla, terleyerek, kızararak, karşımdaki rakibin cinsiyetiyle ilgilenmeden dövüşüyorum. Benim için judo ruhumu kapalı kaldığı kozadan çıkarmak ve içimdeki çocuğu saygıyla büyütmek için seçtiğim yol. Nasıl karşımdaki erkek nasırlarından, nefesinden, terinden, çirkinleşmekten utanmıyorsa ben de tıpkı onun gibi bütün bunlardan utanmıyorum. Onu kalçam yardımıyla yere fırlatırken utanmıyorum. Boynunu bacaklarımla kavrayarak etkisiz hale getirmekten utanmıyorum. Üzerine çullanmam gerektiğinde utanmıyorum. Çünkü mücadele etmekten, kendin için savaş vermekten, dövüşmekten utanılmaz. Çünkü yaşamaktan, yaşayan bir bedenin içinde olmaktan asla utanılmaz.

Hayrunnisa Akar

Evcilik

Düğünlerle aran nasıl, sevgili okur? Ben düğünlere genellikle hatır için tahammül ediyorum. Önceleri arkadaşlarımla iki göbek atmaktan gayet keyif duyardım. (Evet, şu an ciddi ciddi iki göbek atmak dedim. Yazarı şahsen tanıyanlar buna inanamadılar.) Ama genç yaşta kaybettiğim teyzemin dolabında giyemediği bir gelinliği bulduktan sonra düğünler içimi çok karartır oldu. Teyzem özünde çok iyi bir insan olmasına rağmen yaşam bir türlü yanında yer almadı, bir türlü yaralı ruhu anlaşılamadı. Aslında oyunun sonunda adaletin onun yanında yer alması gerekirken, büyük bir trajediyle sahneden çekildi. Ve perde kapandı. Romantik ilişkilerinde bir türlü mutlu olamaması ve şifayı kendi içinde, kendi gücünde aramak yerine mutluluğu bir erkeğe, gelinliğe ve evliliğe bağlaması beni çok üzdü ve düşündürdü. Elbette her insan bir hayat arkadaşı isteyebilir. Biriyle birlikte yaşlanmak isteyebilir. Evlilikle ilişkimize hukuki bağ koymak istediğimiz bir hayat arkadaşım varken, başkalarının da böyle dileklerinin olmasını elbette asla yadırgamıyorum. Hatta insanların birlikte paylaşacakları hayatı dostlarıyla ve aileleriyle kutlaması çok güzel. Ama evliliğe ne anlam yüklediğimiz, evliliğin hayatımızın yegane gayesi ve zirvesi olmaması, ilişkilerin değerini hukuki bir bağa göre belirlemememiz çok önemli. 

Almanya’da doğmuş ve yaşamını Almanya’da sürdüren biri olarak geleneksel “Türk düğünlerine“ pek çok kez maruz kalıyorum. Annem ve babam da Almanya’da doğdular ve ailelerin “yönlendirmesiyle“ Türk usulü bir düğünle evlendirildiler. Şimdi bu tür düğünlere çok yakın çevrenin hatrı olmadıkça katılmamayı tercih ediyorlar. Annem Türk kimliğini çok uzun süre önce daha az benimsemeye başladı zaten. Bense iki kültürün arasında bir yerdeyim ve bu arafta gayet mutluyum.
Zamanla Türkiye’deki düğün anlayışının geliştiğini ve benim o çok nefret ettiğim adetlerin yavaş yavaş terk edildiğini biraz uzaktan izledim hep. Çünkü Almanya’da yaşayan Türk ebeveynler çoğunlukla kendi yetiştirildikleri kültürün evlilik adetlerini ısrarla çocuklarına tek doğru yolmuş gibi empoze ediyorlar. Bana böyle bir “doğru” empoze edilmediği halde bu durumda olan pek çok arkadaşımın düğünlerine katılmak zorunda kalıyorum. Her defasında büyük bir öfkeyle çıkıyorum salonlardan. Insanları kırmamakla kendi inandığım erdemler için mücadele etmek arasındaki o ince dengeyi tutturmanın çok güç olduğu anlar bunlar. Eğer Avrupa’da yaşama gözlerinizi açtıysanız, eğer kadınsanız ve eğer feminist farkındalığa sahipseniz, bir yandan batılı toplumlardaki cinsiyetçilik, diğer yandan köklerinizin ait olduğu toplumdaki cinsiyetçilik ruhunuzu inanılmaz daraltabiliyor zaman zaman. 

İnsanlar büyük şiddet patlamaları ve skandallar olmadıkça cinsiyetçiliği genelde görmezden gelirler çünkü. Bir takım doğal hakları lütuf gibi sunduktan sonra daha ne diye “çığırtkanlık“ yapıyorsun derler. Tadımızı kaçırma derler. Her şeyi bu kadar irdelemek zorunda mısın derler. Onlar bunları diyedursun, ben biraz çığırtkanlık yapıp “duyar kasayım“.

Evlilik, gelinlik giymek ve annelik kız çocuklarına daha anne karnında öğretilen sözde hayat amaçları. Çocuğun cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimi kısmına hiç değinmiyorum bile. Daha doğar doğmaz kız çocuklarına yakıştırılan sıfatlar, alınan oyuncaklar, evcilik oyunları gelecekte amaçlamaları gereken “zirveye” hizmet ediyor. Ben de hatırlıyorum çocukken halamın düğününde gelinlik giydiğimi. Kendi kızıma asla yaptırmayacağım bir hata. Geleneksel Türk evlilik anlayışında, evliliğin kadınların bedenlerine atfedilen kutsiyetle doğrudan ilintisi mevcut. 

Kadınların “bakire ve el değmemiş“ olarak onu bir toprak parçası gibi “fetheden” erkeğe kırmızı kuşakla hediye paketi gibi süslenerek, baba ve oğlan kardeşleri tarafından “kusursuzca” teslim edilmesinden söz ediyorum. Davul zurna eşliğinde evlilik gecesinde “sahip” olacağı bedeni gururla teslim almaya gelen, daha önce “sahip” olduğu bedenlere lütfetmediği nikahı lütfetmeyi layık gördüğü, çocuklarını doğurması için seçtiği kadını babasından teslim alan erkeklerden söz ediyorum. Ve bütün bu rezaleti bir onur nişanesi gibi göğsünde taşıyan, benim inanılmaz iğrenç bulduğum sözde duygusal anları ağdalı ağdalı yaşayan kadınlardan söz ediyorum. Bir an önce onları uyuşturan ve benliklerini ele geçiren hipnozdan kurtulmalarını dilediğim kadınlardan söz ediyorum. Ikinci evliliğini yapan kadınların gelinlik giymesinin ve hatta düğün yapmasının yadırganması da hep bu yüzden. Sen artık “dokunulmamış” değilsin, senin neyine gelinlik giymek demekten başka bir şey değil bu. 


Kadınların cinsel yaşamlarının olmadığı, aşkın ve arzunun öznesi değil nesnesi oldukları, erkeğin cinsel yaşamına hizmet ettikleri ve onun annesinden sonra bakımını üstlenecekleri anlayışının bayrak taşıyıcısı bu evlilik adetleri. Her insan kendi cinsel yaşamını dilediği zaman başlatabilir ve bu cinselliğin içini kendi yönelimi, duyguları ve inanışları doğrultusunda şekillendirme hakkına sahiptir. Ama kadınların cinsel yaşamını sembolik bir kuşakla düğün gününde başlatmak, şişirilmiş erkek egosunu “fethedilmemiş” bir bedeni “fethettiği” yönünde besler. Toplumsal erkeklik evlilik hazırlıklarının başından sonuna kadar gerçekleştirilecek evliliği adeta zehirler. Erkek annelerinin “kız alırken” göğüs kabartmaları ve “aslan” oğullarının nihayet lütfedip nikahına “aldığı” gelin üzerinde tasarruf hakkına sahip olduklarını düşünmeleri, kadın annelerinin “kız” verirken“ ağlaması, kına gecelerinde zorla ağlatılmasına kadar uzar gider liste. 


İşin en acı noktası çeşitli kutsal argümanlarla kadınların bu ritüellerden onur ve gurur duymaya eğitilmesi, kendi bedenlerine verdikleri değeri bu ritüellere göre biçmeleri ve bedenlerine dışarıdan seyirci kalmaları. Kadınların bedenleriyle olan kavgasının temel bir unsuru da kadınların bedenleriyle dışarıdan ilişki kurmaları. Erkekler bedenlerini dünyayı keşfedecekleri bir araç olarak algılamak üzere eğitilirken, kadınlara bedenlerine dışarıdan başkalarının gözüyle bakmaları öğretilmekte. Kadınlar bedenlerine dışarıdan ve “digerlerinin” bakış açisından bakmak ve yargılamak, başkalarının kriterlerine göre bedenlerini şekillendirmek zorunda hissediyorlar. Kadınlar bedenleriyle ilgili sürekli başkalarına hesap vermek durumunda bırakılıyorlar. Ne giyecekleri, bedenleriyle ne yapacakları hatta neye göre güzel oldukları bile sürekli eril otorite tarafından dikte ediliyor. Başkalarının kıstaslarına uyma mecburiyeti olan birer eşya gibi alınıp verilen, bedenini bir erkeğin hüküm sürdüğü “toprak” gibi gören ve sadece bunu yaptıkça kabul ve makbul kadın olarak toplum tarafından kabul göreceğine inandırılan kadınlar nasıl özgürce bedenlerine sahip çıkabilirler ki? Bir kadının bütün yaşamını bu tür bir evliliği hedeflemek üzere inşaa ederken o kadından kendi varlığını erkeğin mülkiyetinden bağımsız algılamasını beklemek nasıl mümkün olabilir ki? Beden kabulü, beden algısı ve bedenle ilgili karar verme hakkı ancak kadınların içinde oldukları bedene sahip çıkmalarıyla başlayabilir. Kültürel kodlar kadınları ısrarla gelin olmaya, bir erkeğin evlilik teklifine, onu “nikahına almasına”, onun için masraf yapmasına göre öz değer biçmeye zorluyor sürekli. Kadınlardan sadece görsel açıdan değil, tüm fiziksel ve ruhsal varlıklarıyla eril otoriteye hizmet etmeleri bekleniyor. 


Her ne kadar bu zehirli kültürü aşabilen kadınlar olsa da, yazıya döktüğüm düşüncelerden rahatsızlık duyan bir sürü kadın da var. Çoğunluk bu kadınlardan oluşuyor maalesef. Türkiye’deki siyasi atmosfer de ısrarla bu zehirli evlilik kültürünü normalleştirmeye çalışmakta ne yazık ki. Oysa evlilik kutsal değildir. Kutsal olan ancak iki insanın arasındaki ilişki, kurdukları bağ olabilir. Evlilik ilişkiye asla mertebe atlatmaz. Dileyen ilişkisine hukuki bir boyut katabilir ve bu adımı kutlayabilir. Ama bu yaygın evlilik anlayışı kadın için baştan kaybetmeye mahkum olduğu bir evcilik oyunundan başka bir şey değil. Varlığına yapılan haksızlığı görmesi şeker kaplı ritüellerle engellenmeye çalışılıyor yalnızca. 

Hayrunnisa Akar