Beden ve Cinsellik

İnsanlar fiziksel görünüşleri ile başkaları üzerinde mutlaka bir etki bırakırlar. Bunun en temel sebeplerinden biri bireyleri ilk olarak fiziksel görünüşleri ile algılamamız ve buradan yola çıkarak bazı çıkarımlar da bulunmamız. Bu çıkarımları yaparken de içinde bulunduğumuz kültürden çoktan etkilenmiş olarak yapıyoruz. Küçüklüğümüzden beri maruz kaldığımız sosyal roller, beklentiler, söylemler hepsi bu çıkarımda birleştirici bir etkiye sahip.

Bu durumu literatüre dayalı açıklayacak olursak karşımıza ‘Beden Sosyolojisi’ kavramı çıkıyor. Anlamlar ve sembollerle oldukça ilgili olan beden sosyolojisi bireyi toplumsal hayat içindeki deneyimleri ile ele alır. Örneğin her toplumun olgunlaşmaya ve yaş almaya bakış açısı kendi içinde zamana da bağlı olarak çeşitlenebilmektedir (Wallace &Wolf, 2012: 501).

Zamansal ve kültürel olarak bakacak olursak ki bu bakış açımız zaman bağlamında 19. ve 20.yüzyıllarda özellikle Avrupa’da gerçekleşen Paris Komünü, İşçi eylemleri, kadın ve azınlık hareketleri, savaşları ele alıyor, tüm bunların bireyselleşmeye ve toplumların yapılarına olan etkileri önemlidir.

Örneğin; geçmişte geleneksel toplumlarda yiyecek bulmanın zor olması nedeniyle kilolu olmak üst sınıf mensupluğu göstergesi olarak algılanırken, özellikle az önce değindiğimiz gibi bireyselleşen ve modernleşen  toplumlarda ise zayıflık idealleştirilmektedir (User, 2010:135).

Tabi bedene yönelik bu algı insanların fiziksel görünüş algısını etkilemekte bu da romantik ilişkilerini etkilemekte. Tüm bu döngü ilişkilerin yaşanış şekillerine ve bireylerin cinsellikleri ve cinselliği algılayışlarını da etkilemekte. Cinselliğe bakış açısı özellikle 20.yüzyılın ilk çeyreği ile değişmeye başlamış daha sonraları 1960’larda gerçekleşen cinsel devrim ile bu durum küresel olarak da algılanmaya başlamıştır.

Mastürbasyonun özellikle dini inançlar kaynak gösterilerek uzun bir dönem ( ki 20.yüzyıl ortalarına kadar bu düşünce sürmüştür) sapkın bir şey olarak ele alınması düşüncesi Michalina Wisłocka’nın 1978 yılında yayınlanan  ‘A Practical Guide to Marital Bliss’ adlı kitabı ile Avrupa’da ve ülkesi Polonya’da önemli ölçüde esnemiştir. Kitap yedi milyon kopya satmıştır. Yine kadın hareketinin de sonunda temel insan hakları gereksinimlerden sıyrılıp üçüncü dalga feminizme doğru yolculuğu da  bu dönemde olmuştur. Bu sıyrılma ile günümüzde kadın hareketleri ( farklı düşüncelere sahip yönleri de elbette vardır) farklı kadınlıkların da olabileceği  ‘queer’ hareketine çok daha yakındır.

20.yüzyılın sonlarına doğru geldiğimizde ise  ivme kazanan LGBTİ+ hareketi bugün 21.yüzyılın ilk çeyreğinde eşitlikçi uygulamaların daha da artması ile daha sağlıklı bir yer edinmiştir. Tabi bu uygulamalar çoğunlukla Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya gibi bölgelerde gerçekleşmektedir.

Tüm bunlar özellikle son yüzyılda beden algısının uğradığı değişim ve buna bağlı olarak değişen cinsellik ile de ilgilidir. Ancak daha geleneksel toplumlarda bu değişim o kadar kolay ve çabuk olmamaktadır. Özellikle  otoritelerce kişisel alana çok fazla saygı duyulmayan toplumlarda kadın bedeni çocukluktan başlayıp tüm yaşam boyunca ötekileştirilmektedir. Genellikle bireyler kendi bedenlerini keşfetmemeleri gerektiği telkini ile büyür ve bu telkinlere eklenen dogmatik düşünceler ile kişiler bilimsel gerçeklikten oldukça uzak öğretiler ile yetiştirilir. Bu toplumlarda telkinlere uymayan kimseler ise sosyal olarak dışlanmakta ve bu bireylere yapılan baskı yine dogmatik düşünceler eşliğinde meşrulaştırılmaktadır. Bunun benlik algısına zararı kuşkusuz derindir.

Ancak 21.yüzyılda birçok kültürde aktarılan ne yazık ki doğruluğu bilimsel olarak reddedilmiş kavramlar da vardır. Bunlardan biri ‘Hymen’ dir. Toplumda daha çok ‘bekaret zarı’ ismi ile bilinen hymen, vajinanın dış açıklığını çevreleyen bir dokudur. TEDx Oslo’da konuşan Nina Dølvik Brochmann ve Ellen Støkken, konuşmalarında hymen in aslında bir mit olduğuna ve yıllarca tıbbi olarak bilinmesine rağmen açıklanmadığına değiniyor. Brochmann ve Støkken, hymen in kişiden kişiye değişen bir yapıya sahip olduğuna değiniyor ve ekliyor ‘’ Bazen şeritler halinde olabilir, birden fazla delik içerebilir ya da dilimlerden oluşabilir.’’ Bu durum da bekaret muayenesi diye bir şeyin olmayacağını açıklıyor çünkü hymen yapısı kişiden kişiye değişiyor.

Konuşmada aynı zamanda hymen in esnek bir yapıya sahip olduğundan yırtılma gibi bir durumun olamayacağına da açıklık getiriliyor. ‘’ Hymen, penisin vajinaya penetrasyonunda (penisin vajina ile birleşmesi hareketi)  yıpranamayacak kadar elastiktir. Bazen penise yer açmak için yırtılabilir ancak bu hymen i yok etmez.’’

Bu konuda 36 hamile kadın ile yapılmış bir deneyden de bahseden Brochmann ve Støkken, deney sonucunda sadece iki kadının vajinasında belirgin bir şekilde penetrasyon olduğunu  bulunduğunu ekliyor. Toplumun bize aktardığı mitlere göre ise bu deneyin sonucunda tüm kadınlarda bulunması beklenilirdi. Başka bir yönden bu mitler insanları ortak bir paydada buluşturmak açısından mitleri yaratanlar için yararlıdır. Herhangi bir konuda herhangi bir topluluğa ortak bir şey biçilmiş ve bunun üzerinden bir algı yaratılmış olunuyor. Özellikle medyanın, televizyonun geçmişten günümüze beden odaklı yayınları oldukça fazladır. Bu yayınlar bu mitleri oldukça desteklemektedir. Reklamcılık ve büyük sinema sektörüne sahip ülkelerde beden geçmişte sınırlar koyularak izleyiciye aktarılırken günümüzde sınırsızlık üzerinden bir sunum vardır. Örnek olarak 20.yüzyıl ortası ABD sineması verilebilir. Kadınlar genellikle sabah erkenden kalkar ve bütün gün ev içerisinde koşuşturur ve asla o önlerindeki önlük çıkmaz. Saçları sıkıca toplanmıştır. Ancak günümüzde durum böyle değildir. Tabi burada kadın hareketleri ve tüm insan hakları hareketlerinin payı da vardır. Bir de kapitalizmin eskiden sınır koyarak sağladığı kazancı kendi koyduğu sınırları kaldırarak kazanmaya çalışması isteği de etkili diyebiliriz.

Sonuç olarak tüm yazımda bahsetmiş olduğum değişimi beden ve cinsellik arasında kurduğum ilişki ile tasvir etmeye çalıştım ancak bu değişim siyasal, ekonomik, sosyal  ve bunları destekleyen medya, kamuoyu  gibi birçok düzlemden etkilenerek oluşmaktadır. Önümüzdeki yüzyıllarda da mutlaka yaşanacak olan bu değişimler kuşkusuz insanlığın kendi bedenine ve cinselliğe bakış açısını defalarca kez daha revize edecektir.

Kürşat KEŞAN

KAYNAKÇA:

Brochmann, Nina D. Støkken, Ellen. The Virginty Fraud. TEDxOslo. Video

User, İnci. (2010). Biyoteknolojiler ve Kadın Bedeni. Dişilik, içinde Kadın ve Bedeni, Edt: Yasemin İnceoğlu, Altan Kar), İstanbul: Ayrıntı Yayınları, ss.133-169

Wallace, A. Ruth&Wolf, Alison. (2012) Çağdaş Sosyoloji Kuramları: Klasik Geleneğin Genişletilmesi, Çevirenler: Leyla Elburuz M. Rami Ayas, 3. Baskı, Ankara: Doğu batı Yayınları.

Bedenin Ritmi ‘Beden Perküsyonu’

Bedeni algılamaya yönelik normlar, beklentiler her kültürde ve kültürlerin kendi içinde farklılaşabilmektedir. Ancak başka bir açıdan bu her kültürde evrensel bir biçimde bedene yer olduğunu da gösteriyor. İnsanlar kendilerini bedenlerini kullanarak ifade ediyor , örneğin; toplumumuzda bir yemeğin ne kadar lezzetli olduğunu ifade ederken yapılan parmakları yukarı doğru birleştirip aşağı yukarı sallama hareketi İtalya’da yemeği çok da beğenmediğiniz anlamına gelebiliyor. Çünkü bedenimizi kullanarak gerçekleştirdiğimiz hareketlerin anlamı kültürler arası farklılıklara takılabiliyor. Burada o kültürü tanımak bize hem yeni şeyler katacak hem de bedenimizi farklı kültürlerde farklı bir ifade ediş biçimine dönüştürmemizi sağlayacaktır.

‘Beden Perküsyonu’ ise bedenin kendi içinde sahip olduğu tüm farklılıkları kucaklıyor. Bedeni bir müzik enstrümanı olarak algılayan bu görüş temelde eller, kollar ve ayakların kullanımı ile başlayıp bedenin tümünü kullanarak yaptığımız ritmik hareketlerden oluşur. Keith Terry tarafından 1970’lerde kullanılmaya başlanmış ve yine Terry’nin önerdiği el , kol ve ayak hareketleri de bulunmaktadır. Terry ‘Body Music’ adlı makalesinde beden perküsyonu için ‘’ Muhtemelen ilk müzikti. İnsanlar davul çalmadan önce alkışlıyor, homurdanıyordu (ağız sesleri).’’ Diyor ve  önceleri bazı Güney Pasifik adası halklarında ve Morocco’da bedenin bir enstrüman olarak kullanıldığını söylüyor.

Türkiye’de ise Ezo Sunal Çocuk Atölyesi’nde beden perküsyonuna yer verilmektedir.

Girişte bahsetmiş olduğum kültürler arası ifade farklılıklarına geri dönecek olursak bence beden perküsyonunda da bunu görmek mümkün. Bazı kültürler kişinin kendi bedenini daha fazla tanımasını , dokunmasını içtenlikle onaylarken bazı kültürler bunu onaylamayabilir. Onaylamayan bir kültürde kişinin beden perküsyonuna başlaması kendi bedenini tanıması ve kendi beden ritmini oluşturması açısından çok yararlı olacaktır. Ya da kendi bedeninden hoşnut olmayan bir bireyde bedeninin ritmine kulak vermek istemeyebilir. Bence bedenimize dokunmak sanıldığı kadar kolay bir şey de değil. Hem bir o kadar ilkel hem de 21.yüzyıl da ki çok fazla norm içinde bir o kadar zor.

Çünkü beden perküsyonu sabahları gitmek zorunda olduğumuz iş, okul ya da yapmak zorunda olduğumuz sorumluluklar gibi bir şey değil. Bedeninin sesini dinlemek isteyene kapılarını sonuna kadar açıyor ancak en temel soru belki de bedenimizin sesini ne kadar dinlemek istiyoruz ?

Bu sorunun cevabını Terry’nin temel hareketlerinden oluşan küçük bir çalışma ile verebiliriz diye düşünüyorum.

Ellerimiz ile alkış hareketi yapalım ( istediğimiz kadar ve istediğimiz ritim ile ) ve daha sonra göğsümüze küçük vuruşlar yapalım. Ve bu hareketi en baştan üç defa deneyelim. Nasıl bir şey çıktı ortaya ?

İşte bu kısa hareket tüm yapanlarda farklı bir ritim oluşturuyor. Bir kişide daha fazla bir ses başka bir kişide daha az ses ya da fazla hareketlerden oluşuyor. O anlık bedenimizi o şekilde ifade etmiş oluyoruz. O anlık bizim ritmimiz tam olarak da o hareketlerimiz. En güzel yanı ise her beden perküsyonunda kendi bedenimizde farklı bir ritim bulabilecek olmamız.

Sonuç olarak kendi bedenimizin ritmine kulak verebilmek için şüphesiz kendi bedenimize dokunmak , hissetmek ve ardından oluşacak ritme kulak vermek gerekiyor. Kendi sesimize , ritmimize kulak vermek dileğiyle…

Kürşat Keşan

To The Bone ( Kemiklerine Kadar )

Aneroksiya nervoza, çok düşük beden ağırlığına neden olacak biçimde yiyecek tüketiminin sınırlandırılması ve sonuç olarak bireyin vücut kitle endeksine göre sahip olması gereken ağırlıkta olmamasını ifade eden bir yeme bozukluğudur. Burada önemli olan noktalar kişinin kilo almaktan korkması, şişmanlamaktan korkması ve bu nedenle kendi yiyecek alımını kısıtlamaya gitmesidir. DSM 5 ( Ruhsal Bozukluklar Tanısal Ve İstatistiksel El Kitabı) ‘de aneroksiya nervoza bu tanılar ile yer almaktadır. Aneroksiya nervoza tanısı alan kişilerin vücutlarının bu duruma dayanamamasından hayatlarını kaybettikleri  ya da intihar teşebbüsünde bulundukları sıkça görülmektedir.

To The Bone ise bizlere genç Ellen’ın hikayesini aktarıyor. Ellen , çizim yapmayı seven ve çizimlerini Tumblr’da paylaşan bir genç kızdır.Yaptığı çizimlerdeki vücut ölçülerine sahip olmak isteyen bir takipçisinin intihar etmesi sonucu bu durumdan oldukça etkilenir ve kendini çok kötü hisseder, çizim yapmayı bırakır. Babası ve annesinin boşanması ve yeni evlilikler yapmaları ise aile yaşantısını ikiye böler ve Ellen’in rahatsızlığı ilerler.

Çok az yemek yemeye başlar ve yediği yemeklerden sonra ise mekik çekerek, koşarak aldığı kalorileri yakmaya çalışmaya başlar. Öyle ki kaburgaları çok net bir şekilde sayılacak hale gelir ve vücudu kendini sıcak tutmak için tüy çıkarmaya başlar. Babası ve onun yeni eşiyle kalan Ellen , üvey annesi tarafından çeşitli terapi merkezlerine götürülse de hızla kilo vermeye devam eder.

Bir gün üvey annesi ona çok iyi bir doktor bulduğundan bahseder ve onu Dr.William Beckham’a götürür. Dr.Beckham , Ellen’a onu tedaviye ancak o gerçekten isterse kabul edebileceğini söyler. Burada doktorun söylemeye çalıştığı şey aslında yeme bozukluklarının inatçı olmasından kaynaklıdır. Çünkü yapılan çalışmalara göre yeme bozukluları olan birçok kişinin aile yaşantısında büyük problemler görülmüştür ve bugün tedavi süreçlerinde sıklıkla aileler ile birlikte terapi yapılmaktadır ki bu kişi içinde ailesi içinde zorlayıcı olabilmektedir.

Ellen kısa bir süre düşündükten sonra terapiyi kabul eder ve Dr.Beckham onu içindekilere ‘eşiktekiler’ adı verilen bir terapi evine gönderir. Evdeki herkeste Ellen gibi yeme bozukluğuna sahiptir. Evin belirli kuralları vardır ve Ellen bu kurallara uymadığı takdirde atılabileceğini de tam olarak eve ilk girmiş olduğu gün öğrenir. Ancak yine ilk günlerinde bu kuralların ihlal edildiğini de görür. Kendisi de daha öncelerde yaptığı mekik çekme, hızlı yürüme gibi alışkanlıklarını devam ettirmeye çalışır.

Evde kişilerin kaldığı odalarda kapı yoktur. Bu yemek saatinden sonra koşarak , kusarak ya da direkt yemeği çıkararak enerji alımını kısıtlayıcı hareketler yapmamaları içindir. Ancak evde aylardır bulunup olumlu yönde ilerleyenlerde  bulunmaktadır.

Ellen ise uzun bir süre yemek yememek için direnir ve en sonunda evden çıkar ve annesinin yanına gider. Annesi ona rahatsızlığının onu çok üzdüğünü söyler ve Ellen’a kendi kucağında  biberon ile süt içirmeyi teklif eder.Ellen ilk başta bunu reddetse de birkaç saniye içinde kararından geri döner ve bu adım hikayenin gidişatını da değiştirecek bir adım olur.

Aslında son sahnede yeme bozuklarında genellikle görülen aile ilişkilerindeki kopukluklara yapılan atıf da önemli bir nokta. Çünkü yapılan çalışmalar yeme bozukluklarına sahip kişilerin aile ilişkilerindeki kopukluklardan kendilerini sorumlu tuttukları ve yeme davranışına bunu bir tür kendini cezalandırma gibi yansıttıklarının hiç de az görülmediğini ortaya koymaktadır.

Son olarak yeme bozukluklarının beden olumlama ile ilişkisine bakacak olursak; beden olumlama kişinin kendi bedeni hakkında söz sahibi olan olduğunu, belirli ölçüler ve normlar ile ( sıfır beden gibi…) bedenin sınırlandırılamayacağını ve olumlama kısmı ile de bu normların kişilerin ruhsal durumlarına olan olumsuz etkisini ortadan kaldırmayı ve pozitif bir algıya çevirmeyi ele alır. Ancak bu olumsuz algılar kişiden değil tıpkı normlar, beklentiler gibi çoğunluğun algılama şeklinin kişiye dayatılmasından kaynaklıdır.

Sonuç olarak ‘Beden Olumlama Hareketi’ tıpkı cinsiyet çalışmalarındaki queer gibi bir merkezin dağıtılış hareketidir. Çünkü beden tek tip değildir ve çoğuldur ve çoğul olan bir e-şeyin tek bir merkezde toplanması bir tek tipleştirmedir ve doğru değildir.

Kürşat Keşan

Queer Beden

Queer kimlik,  en basit tanımıyla ‘akışkan kimlik’ olarak açıklanabilir. Ancak kelimenin kökenine indiğimizde daha çok tuhaf, garip ve anlamına geldiğini ve argoda bazı kullanımları  olduğunu görüyoruz. Önceleri aynı zamanda dışlayıcı ve ötekileştirici  bir tutum güdüldüğünde sıklıkla kullanılan  kelimenin  bugün üçüncü dalga feminizm , cinsiyet kimliği hareketi ve toplumsal cinsiyet ifadesinde kullanımının yaygınlaştığını gözlemliyoruz. Paul Goodman’ın 1969 yılında yayınlanan ‘The Politics of Being Queer’ ( Queer Olmanın Siyaseti ) kitabı kelimenin  “yeni” anlamıyla kullanıldığı ilk örneklerden biri olarak gösterilebilir.

 Queer hakkında iktidar ( siyasal, toplumsal ataerkillik ), aktivizm ( LGBTI+, kadın, toplumsal cinsiyet) ve beden gibi birçok alanda görüşler bulmak mümkün. Ancak bu yazımda ‘Beden’ kısmına değinmek istiyorum.

Queer’e yönelik ilk atıflardan biri olarak belki de Carl Jung’un arketipleri örnek gösterilebilinir. Kadınlığı ve erkekliği her insanın kendi vücudunda taşıdığı, bunun bir bütün olduğunu söyleyen Jung, sağlıklı olanında bu kadınlık ve erkeğin aynı bedende birbirine yakın olması olduğundan bahseder. Toplumda çok fazla zıt kutuplara atılıp, keskin çizgilerle birbirinden ayrılmaya çalışılan kadınlık ve erkekliği ‘Yin Ve Yang’’  felsefesi ile de açıklayabiliriz diye düşünüyorum.

Çince’de  Yin, karanlık taraf, Yang ise aydınlık taraf anlamına gelir ve Çin felsefesine göre Yin ve Yang ‘ Zıtlıklardan doğan birlik.’  anlamına gelmektedir.

Bu durumu beden ile bağdaştıracak olursak kadın ve erkek bedeninin bir bütün olduğu, aynı beden üzerinde hem kadın hem de erkek olarak varlığımızı sürdürebileceğimizi düşünebiliriz. Bunları birbirinden keskin çizgilerle ayırmamız bir bütünlüğü bozmamız gibi olacaktır.

Cinsiyet çalışmalarına önemli katkıları olmuş Judith Butler ise  ‘ Cinsiyet Belası’ adlı kitabında performativite kavramından bahseder. Kavram, cinsiyet ifadesini günümüzde bu denli keskinleştiren şeyin içinde bulunduğumuz toplum olduğunu söyler ve hepimiz bir beden içerisinde hem kadın hem erkeğiz ancak buna yönelik ifade ediş şekillerimiz farklı der. Örneğin bir kadının başka bir kadına göre daha feminen olması kendini o beden içerisinde nasıl ifade ettiği ile ilgilidir. Bu yüzden iki kadın arasında karşılaştırma yapmak ve bir ‘olması gereken’ biçmek çok da doğru olmayacaktır. Aynı durum kendini daha feminen/maskülen  ifade eden bir erkek için de geçerlidir.

Tüm bu cinsiyete yönelik toplumda üretilen atıflar birikerek normları oluşturur ve ilk yazım olan ‘’İlk İzlenim ve Duruş : Beden’’ yazımda da bahsettiğim gibi şekilci bir varlık olan insan toplum tarafından üretilen bu kalıpları alır ve uygular. Çünkü uygulamadığı zaman ‘Öteki’ olma durumu ile karşılaşabilir.

Şekil kavramı ise normlar ile bir araya gelince etkisini ilk olarak bedende gösterebiliyor diyebiliriz. Cinsiyete yönelik toplumda biçilen normlar olması gereken bir temsiliyet varmış gibi davranılmasına sebep olabiliyor. Kıyafet, saç, makyaj, belirli beden ölçüleri…

İşte günümüzde queer in hareket olarak normları sorgulamaya başladığı nokta tam da burada başlıyor. Örneğin; sosyal medyanın da etkisi ile makyajın kadına özgü olduğu tabusu son yıllarda önemli bir biçimde yıkıldı ve başarılı erkek makyaj sanatçıları görmeye başladık. Bu durum makyaj yapma isteği konusunda başka erkekleri de cesaretlendirdi ve bu yıl itibari ile önemli makyaj markalarının erkek yüzler ile çalıştığını da görebiliyoruz.

Yine başka bir örnek olarak kadın bedeninin tüysüz olması gerektiğine yönelik düşünceler ünlü isimlerin ödül törenlerinde verdikleri pozlar ile tabu olmaktan çıkmaya başladı  ve bugün bir hareket haline dönüştü. Yakın geçmiş olan doksanlar ile karşılaştırdığımızda da bedene yönelik ‘sıfır beden’ anlayışının da geride kaldığını görüyoruz. Kendi bedenleri ile barışık , kendilerini oldukları gibi kabul eden insanlar ve beden olumlama özellikle her dönem karşılaşılan yeni normlar oluşturma akımını yıkıyor ve normsuz bir varoluş çiziyor.

Günümüzde bedene yönelik daha şeffaf , akışkan bir kimliğin temsilinin kısa ve küçük örnekleri olsa da bedene yönelik yıkılan her norm cinsiyet normlarının da yıkıldığının bir işaretidir. Bence önemli olan ise geçmişte yapıldığı gibi bu normlar üzerine yeni normlar üretmek yerine normsuz yaşayabilmeyi hayata geçirebilmektir.

Sonuç olarak cinsiyet yüzyıllardır keskin çizgiler ve sert duvarlarla çizilmiş bir imge olsa da 21.yüzyıl itibari ile bir şeffaflaşma hareketi görebiliyoruz. Bu imge ne kadar daha şeffaflaşırsa toplumsal boyuttan başlayan ve beden de dahil birçok alana yönelik çok daha az kategorizasyon görmeye başlayacağımızı umuyorum.

Yazımı queer bedeni ve beden olumlama hareketini doğru bir noktadan ifade ettiğini düşündüğüm bir sözle sonlandırmak istiyorum.

‘’Amacı kenarda kalanın merkeze çağrılması değil, bizzat merkezin darmaduman edilmesidir.’’

Kürşat Keşan

İlk İzlenim ve Duruş: Beden

Sosyal biliş, en basit tanımıyla insanların karşılaştıkları insanlar hakkında bilgiye ulaşma sürecidir. Bu bilgiler hızlı bir değerlendirme mekanizmasından geçer. Sebebi insanın karşısında gördüğü yeni bireyi bir an önce değerlendirip bu yeniliğe karşı duyduğu kaygıyı azaltma güdüsüdür.

Tabi bu da beraberinde yanlı, karmaşık bilgi birikimine neden olur. Belirginlik, göze çarpma temel referans noktalarından biridir diyebiliriz. Parlaklık, yüksek ses, hareketlilik, renklilik bunlar insan için belirgin olarak öne çıkan şeylerden bazılarıdır. İnsan şekillere, zeminden daha çok önem verir. Dış görünüşe bakar ve ilk izlenim verilerini toplamaya çalışır. Örneğin karşısında belirli bir meslek grubuna ait biri olduğunda o meslek grubuna ait düşünce örüntüleri ile karşısındaki kişinin ne kadar örtüştüğünü tartar ve karşısındaki kişi hakkında ilk fikirlerini edinmiş olur. Tabi tüm bu süreç daha sonra devam edecek etkileşim ile yeniden şekillenebilir ancak insanın ilk izlenimi genellikle kalıp yargılardan ve yanılsamalardan ibarettir.

Beden de ilk izlenim için öne çıkan belki de en önemli unsurlardan biridir. Bedenin tanımına baktığımızda ise maddiyat kısmına yapılan vurgunun ön planda olduğu tanımlar görmek mümkün. Tabi bu maddiyat vitrinlerde kendine ‘XS, S, M, L, XL, XXL’ gibi etiketlerle de yer bularak ilerlemeye devam ediyor.

Bedene yönelik algıyı ele alırken Aksu Bora’nın ‘Kadınların Sınıfı’ adlı kitabındaki çalışmalardan birkaç kesit paylaşmak istiyorum. Bedene yönelik sınıflamaların yer aldığı bölümde yapılan bir çalışmada oğlunun evine gelen temizlikçiyi değerlendiren bir kadının sözüne yer veriliyor. Karşısında bakımlı, açık ve şık bir kadın gördüğünü söylüyor ve

‘’Evladım seni bu işe iten neydi?’’ şeklinde bir soru yönelttiğini söylüyor. Başka bir kadın ise temizlik işi yapan kadınların başörtüsü takmasını ‘Anadolu kadını’ etiketi ile tanımladığını söylüyor. Araştırmada bu durumu toplumsal konum ile bağdaştıran birçok kadın görmek mümkün. Bu durum içinde yaşanılan toplumun giyime ve insanın kendi ve başkasının bedeni hakkında görüşlerine olan etkisi hakkında bizlere ışık tutuyor. Araştırmada kilo ile yoksulluk, giyiniş tarzı ile sosyokültürel düzeyi de ilişkilendirdiğini söyleyen insanların ifadeleri de mevcut. Tüm bu kurulan bağlarda içinde yaşadığımız toplumun, medyanın ve her geçen gün yaşam şekli ve beden üzerine çizdiği kalıplar ile hayatımızı etkileyen sosyal medyanın etkisi büyük.

Beden üzerine çizilen kalıplar erkekler içinde mevcut. Örneğin; sakal erkeğin makyajıdır sözü. Burada hem makyajın erkekteki halinin sakal olduğunu söyleyerek makyajı kadın bedenine ait gören bir yaklaşım hem de sakalsız erkeği makyajsız olarak nitelendiren ve makyajı da olmazsa olmaz gibi gösteren bir tutum mevcuttur. Kısa kesitlere yer verdiğim tüm bu kalıpların karşısında ‘Duruş Feminizmi’ çok güzel bir yer edinebilir diye düşünüyorum. Farklılıklara, farklı kadınlıklara vurgu yapan bu görüş farklı duruşları da kucaklayıcı bir tavır takınıyor. Bunu son dönemde toplumsal cinsiyet çalışmalarında erkekler üzerine yapılan çalışmalarda da görebiliyoruz. Farklı erkekliklere yapılan vurgu da günümüz çalışmalarında artmakta.

Ölçüler, kıyafetler, eğitim düzeyi, sosyokültürel düzey, sosyoekonomik düzey, cinsiyet kimliği, yaş vb. birçok beden üzerine yapılan etiket mevcut. Beden üzerine atılan bu kadar etiket varken bu etiketleri tek tek çıkarmak belki de önce etiketin altındakine saygı duymakla başlamalıdır. Saygı duymakta bedeni olduğu gibi kabullenmeye yönelik atılacak en ufak adımla filizlenebilir.

Kürşat Keşan