YOK DEĞİL, ÇOK OLACAĞIZ

Kadın…

Bu konuda o kadar çok tevatür var ki aklınız durur. Bir kadın olarak benim bile hayretle inanamadığım bir çok saçmalığı içinde barındırıyor Anadolu. 

Aslında Türkler’de kadın başka bir yerde, baş köşede, yönetimde en basiti, ki pek basit değildir, ev yönetiminde büyük söz sahibi. Hani ben sizin Han’ınızım ya karım da benim Han’ım diyen atalarımızdan kalan Hanım kelimesinden evrilen Kadın anladığımız kadarıyla saygılı bir konuma sahip. O zamanlar, kimse cinsiyetlerini küçümsemek adına “kısmı” kelimesiyle birlikte anmıyor isimlerini. Daha kimse saçlarının uzun ama akıllarının kısa olduğunu falan iddia etmemiş. Hiç kimse daha onları kaşık düşmanı ilan etmemiş. Karnındaki sıpa ve sırtındaki sopa ile de öyle aman aman kimse daha pek ilgilenmiyor. 

Siniriniz bozuldu mu?

Benim bozuldu!!!

Rezilliğe bak…

Deyimlere, atasözlerine bak…

Kadın kısmı ‘az’ olacak hep. Her yaptığı şeyi ‘az’ yapacak. Az yiyecek, az konuşacak, az karışacak, az soracak, az harcayacak, az gezecek, az makyaj yapacak, az giyecek (burdaki az çok fazla kıyafeti olmayacak anlamında, yoksa ….), fikrini az beyan edecek, zaten fikri olmazsa daha iyi…

Ha bir de ‘az’ gülecek…

Bu çok önemli, çokça gülmek ‘hafif meşreplik’ ( bu kelimeye dayanamıyorum, tüm tüylerim diken diken oluyor) emaresi.

Kahkaha falan, o artık kesin kanıt!!!

Her şeyi az yapacak kadın…

Kadının çok olması bir tek gebelikte istenir. O çok olmalı bak…

Çünkü o da tek başına değil. Diğer cinsin dahli var da ondan. Yine çok olunacak, ataerkiliz ya onlar çok olacak böylelikle.

Kadın hep az olacak….. Erkek ise hep çok ve aşırı olacak. Evlat yetiştirirken eskiden eskiye hep böyle bir öğretiyle yetiştirildiğini ya da genel eğilimin bu minvalde olduğunu  hepimiz biliriz.  Erkeğin öfkesi bile aşırı ve ağız dolusu ifade edilirken kadının kahkahası bile dert millete…. Kahkahasının tonundan ahlak bildirgesi bile yazar bizim toplum kadın için…. Azar azar yok olacak uzun vadede…. 

Tacizi, tecavüzü, şiddeti, çocuk gelinleri, berdelle istediği dışında evlendirilenleri, töre baskısı altındaki kadınlarımızı, şiddet görenleri, işyerlerinde cinsiyet mobingine uğrayan, etek boyu veya rujunun rengi  yüzünden etiketlenenleri şöyle bir düşündüğümüzde hepsinin amacının kadını azaltmak olduğunu anlarsınız. En önemlisi kendi hayatındaki basiretini azaltmak kadının… 

Bırakın bizi bilinçaltlarınızda oraya buraya koymayı, ittirmeyi, ötekileştirmeyi… Biz çiçek falan değiliz, duygusal olmak ve benzeri haller sadece bizim tekelimizde değil. Kadın olmak bir üstünlük veya ayrıcalık değil, aksine bir cinsi bir durum. Az olmamız ya da çayı koymamız sadece sadece toplum öğretisi ya da baskısı… Biz çok olmalıyız, tek istediğimiz bu…. 

Cinsiyet yanlısı değil, insan yanlısı olun…

Hepimiz önce insanız….

Unutmayın…

Anladığın kadar özgürsün!!!!

Melike Pehlivan İşler

SÖZCÜKLERE ÇOK TAKILALIM, NE DERSİNİZ?

İnsanlığın en eski, en özgün eseri “dil” dir. Dil yaşamımızdaki en sosyal varlıktır. Doğar, evrilir, büyür hatta ölür. Fazlasıyla kültürel bir varlıktır aynı zamanda. Onu kullanan insanların bilinç altını dahi ortaya serebilen gücünün hafife alınmaması gerektiğini düşündüğüm çok önemli bir yaşam aracıdır dil. “Dil” olmadan hayata devam etmek çok kolay olmaz,  o yüzden altı boş, “sözcüklere çok takılmayalım.”  eleştirisi bana her zaman çok aptalca gelmiştir. Tüm hayatımızı kuran dilde neye takılmamamız gerek?

Dilde cinsiyetçilik tüm dünya dillerinde vücut bulmuş bir problemdir. Cinsiyetçilik en basit ve en anlaşılabilir tanımıyla cinsiyete bağlı toplumsal rollerin kalıplaşmasını destekleyen davranış, koşul ve yaklaşımlardır. Bunun dilde yansıması da dilde simetri veyahut asimetri ( bay / bayan), erkeğin rolünü normal kadının rolünün aykırı olduğunu ifadesi (kadın doktor) ve kadın cinsiyetinin aşağılanarak kullanılması şeklinde olmuştur.

Dili kullanmakta hepimizin emeli anlaşmak, iletişim kurmak, anlatmak ve anlaşılmaktır. Kendimizi ifade edip özgürleşme telaşı içinde kullandığımız dil, içinde milyonlarca yılın kültürünü, gelişimini, değişimini barındırır. Atasözlerimizi, deyimlerimizi ve tabii ki küfürlerimizi incelediğimizde hepsinin ne kadar fazla cinsiyetçi olduğunu görürsünüz. Evde, okulda, sosyal medyada sosyal çevrede bu dili duyarak ve kullanarak büyüyen nesillerde kelimelerin etkilerinin normalleşmesi olağandır. Ki öyle de olmuştur. İlkokul öğretmeninin bir erkek öğrencisine “Ne bu kız gibi giyinmişsin; çıkar o hırkayı.”  demesi izlerini silemeyeceğiniz bir cinsiyet faşizmine dönüşebilmektedir. Bir annenin kız evladını uyarırken “kız kısmı öyle mi oturur?’ söylemini kullanması kadına özgü davranış kalıplarının olduğunu ve bazı vücut davranışlarının kadınlarda seksi çağrıştırdığı kanısını oluşturmaktadır. Bununla birlikte bacaklarını ayırarak oturan erkekler ile ilgili herhangi bir deyim geliştirilmemiştir. Hayret!!!

Bir meslek erbabının cinsiyeti kadın ise vurgulanır bizim dilimizde. Hatta Türkçe’de bir ek var, aslı Türkçe değil tabi, -e eki…. Hakim – hakime, müdür – müdire gibi… Eril dil burada da referans alınarak konuşma dilini etkilemiş, kültürel olarak cinsiyetini belirtme ihtiyacı duyulmuştur, sebebi çok derin kanımca….           

Küfürler….

Küfürlerde biz kadınlar hep baş roldeyiz. Birine kızdıysa biri, onun anasının cinsel organından başlıyor derdini anlatmaya… Orda da seçtiği cinsiyet kadın. Sonra bir fiilin yapılması gereken insan olarak cümlenin nesnesi oluyoruz… Biz kadınlar olmasa küfür edemeyecek kimse. Orospu kelimesini hakaret olarak kullanıp yine kadın üzerinden nemalanıyor küfür; kadın ve cinsel ilişkinin kadın tarafını ilgilendiren yönünü ifade eden kavramları kullanarak vücut buluyor dilimizde. Evlenmek dahi “kız almak / vermek” olarak tanımlanıyor Türkçe’de. Evlilik üzerinde hakimiyetini yitirdiği düşünülen erkekler için kullanılan deyimler bile kadını temel alan kavramlardan oluşmuş:  “iç güveysi”  ve “hanım köylü” gibi…

Riyakar olmayacağım; ben küfür ederim. Az duyulmuş küfürler de bilirim. Bazı duyguların, kızgınlıkların, kırgınlıkların en tatmin edici anlatımının da küfretmek olduğu konusunda da çoğunuzla da hemfikirim. Ama  bir kadın olarak,  küfür dilinin bu eril tahakkümünün de farkındayım. “ Karı gibi ağlama, erkekler ağlamaz.” mottosuyla büyüyen erkek neslin kızgınlığını, öfkesini, şaşkınlığını, sevincini -kabul edin ya da etmeyin- cinsel organı ve işlevi  üzerinden ifade etmesi çok normal aslında…  Normal olarak tanımlamak abesle iştigal, bilincindeyim fakat ucu kesildi diye yemekli düğünlü kutlamalar yapılıp, kaftanlar giydirilip,  altınlar takılınca adamlar onu da bir şey sanmış olabilir…

“İnsan dili konuşmaz, dil insanı konuşur.” Der Heidegger

Biz ne isek, hayata karşı kendimizi nerede konumlandırıyorsak  dilimiz de onun aynasıdır. “Söylemek istediğim anlaşılmıyor mu?” gibi temelsiz savunmalarla dilimizi temize çıkarmaya çalışmayalım. Kullandığımız deyimleri, ettiğimiz küfürleri cinsiyetçilikten mümkün olduğunca arındırarak dilimizi temizlemeye özen göstermeliyiz. “Ben aslında öyle demek istemedim; onu kastetmedim.” gibi savunma mekanizmalarını da çalıştırmayalım….                            

Bizden gayrısı kullanınca sorun oluyorsa biz kullanınca da sorundur, sakın unutmayalım. Vasatı ve çirkini yeşertip, yaşatıp durmayalım. Dilimiz bizim aynamızdır…. Dikkat edelim…

Anladığın kadar özgürsün….

Melike PEHLİVAN İŞLER

YOU MEAN A WOMAN CAN OPEN IT?

Öğretme işi biraz karışıktır. Hele bizim toplumumuz gibi profesyonellik konusunda kafası allak bullak toplumlarda işler sarpa sarabilir, ki sardı. Kısa tanımı davranış değişikliği geliştirmek olan eğitim öğretim birden fazla enstrümana sahip bir bilim dalıdır aslen. Görsel olan enstrümanlar çoğunlukla Peripheral Learning  kapsamında kullanır. Materyaller eşliğinde farkında olmadan öğrenme / öğretme tekniği demektir Peripheral Learning. Sinema, televizyon ve medya her zaman bilerek yada bilmeyerek bu tekniğin enstrümanı gibi işlev görmüşlerdir tüm dünyada. Bunların içinde her kesime ulaşımı çok kolay ve sık olan reklamlar farkında olmadan öğretme tekniğini kullanan ve  bana göre istismar sinemasının karakteristiklerini  gösteren en çarpıcı  enstrümandır. Reklamlar bir araçtır, evet, her an her yerde karşımıza çıkan, bilinçaltımıza işleyen ve fark etmeden öğreten en önemli istismar aracıdır.

Reklamlarda kadın ve bedeni  iki şekilde karşımıza çıkar: birincisi_ seyirlik cinsel bir obje, ikincisi ise cinsiyete dayalı role bürünmüş evcil bir imge. Tüketim vurgusu kadın üzerinden yapılacaktır elbette. Bizim gibi evdeki kadını “kaşık düşmanı” gibi kepaze bir deyimle içselleştiren toplumlarda bu vurgunun öğretiye çevrilmesi hiç de zor olmamaktadır.

  “cinsellik sattırır” ilkesinin en çok kullanıldığı alan olan reklamlarda kadın bedeninin temsil biçimleri yirmi iki ayrı bağlamda uzun bir listeye sahip fakat ben burada yüzdelik olarak ilk üç sırayı paylaşacağım sizlerle. Reklamlarda %60 oranında kadın nesne olarak, %38.78 oranında doğrudan seks objesi olarak, %37.73 oranında da ürünle bağlantısız beden olarak kullanılmaktadır. Bu yüzdelerden de anlaşılacağı gibi reklam sektöründe kadın bedeni başlı başına bir projedir. Tıpkı sinemada olduğu gibi eril, üstten ve öğretici bir bakışla, enstrüman olarak kadını kullanarak, cinsiyetçi bir bakış açısı ile fark etmeden öğretme yoluna gitmiştir. Bu öğreti sadece erkekler üzerinde filan da ete kemiğe bürünmemiştir. Kadın nüfusu üzerinde elle tutulur bir etki bırakmıştır reklamlar; kadın kendini tüketici aynı zamanda satıcı  bir cinsellik olarak görmeye teşne buluvermiştir. Reklam ikna etme yöntemini kullanır. İkna etmenin en kolay yolu içselleştirmekten geçer. İçselleştirip ikna olan alıcı akabinde  davranış değişikliğine gider. Alış veriş başlar ve bu da düzenin belki de en ufak oyunudur.

  Reklamlardaki kadın, 60 larda en sancılı dönemini yaşamıştır. Hani şu meşhur ketçap reklamını hatırlamayanınız yoktur: “ you mean a woman can open it ….?” Sloganını kullanan reklamı. “Kep her where she belongs / Kadını ait olduğu yerde tutun.”  Ve benzeri sloganlar ve mutfakta dahi kadını yetersiz gösteren reklam sektörünün açtığı  çakıldaklı yol, kadın ve bedeni çok sattırır ilkesinin üzerine kurulu dev bir para kazanma sektörüne dönüşmüştür. Örtülü öğretisine her gün yenilerini ekleyen sektör kadın çalışanın da çok  fazla olduğu çalışma dallarından da biridir aslında.

İdealize edilmiş bedenlerle, her daim makyajlı, bakımlı genelde zayıf vücutlarıyla reklamlarda dondurma yiyen, tavuk pişiren, kahve içen, çikolata yiyen, traş olan kocasının yüzüne sonra da kendi  dudağına dokunan kadınlar resmedilirken çamaşır deterjanı reklamlarındaysa ev hanımı rolündeki kadını kilolu ve az makyajlı bir kadının resmetmesi ise sektörün senin algını ne kadar kötü niyetle istismar ettiğinin en bariz örneğidir.

Kimse kusura bakmasın günümüzde erkek traş bıçağı reklamında illa bir kadın imge kullanma takıntısının altmışlı yıllardaki ucuz numaralardan pek farklı olduğunu düşünmüyorum ben. Traş bıçağı satmak için kadını kullanmak  ve cinselliğe çağrışım yapmaya çalışmak en basit anlatımıyla acizliktir. Tonla paranın döndüğü bir sektör artık bu kadar aciz olmamalıdır bana göre…

Psikolojik ve sosyolojik alt yapısı çok kuvvetli manipülatif yönü yüksek reklamlar ile savaşımız yine onun kullandığı taktiklerleri kullanarak psikolojik temel üzerine yürümelidir ki başarılı olabilelim. Reklamlardaki bu kemikleşmiş kadın bedeni algısını yıkmak adına güzel örnekler de görmeye başladığımızı inkar edecek değiliz en azından son zamanlarda…  Temelleri sağlam olan bu yapıyı değiştirmek uzun zaman alacaktır elbette. İlk adımımız farkındalığımızı sağlamak ve arttırmak  olmalı kanımca. Televizyon sebebi ile erişiminin çok kolay olduğu ve sosyal medya ayağı ile yerini de sağlamlaştırdığı düşünülürse uzun yıllar savaşımızı sürdürmemiz gerektiği aşikardır. Keşke reklamların bilinçaltımıza yaptığı etkilerini sinemadaki 25. Kare olayı gibi elle tutulur mahkemelere yansımış bir ispatı olabilseydi ama  maalesef yok. Aslında paraya karşı verilen bu savaşın kazananı da belli belki de ; yine çok içimize dönmeden büyük resmi gördüğümüzü herkese ilan etmekte fayda var. Öyle değil mi.

Melike Pehlivan İşler

İstismar Sineması ve Kadın

Yakın zamanda “tecavüz” konulu yazımdan sonra sinemada bu mevzunun oldukça fazla beyazperdeye taşınmış olduğunu düşünmeden edemedim. Bizim dahi Türk filmlerinde “gazozuna ilaç atmak” klişesine sahip olduğumuzu inkâr edecek değiliz. Hayatın izdüşümü olan sinemada Nuri Alço’ ların oluşmasının hiç zor olmadığını ülkemizin kadına yönelik şiddet tarihçesini incelediğinizde anlarsınız. Bu şiddetin olağan (!!!) karşılandığı yıllarda bunun sinema ile beslendiğini inkâr edecek değiliz.” Beyazperdeye seni yansıtıyorum.” savunması ile aslında çoğu durumun olağanlaşmasına ve kanıksanmasına katkıda bulunuyoruz; evet, bu doğru…

         Bilinçaltımıza gönderme yapan hatta tam anlamıyla deşen sinema türü aslında istismar sinemasıdır. Böyle tekil düşünüldüğünde hoşa giden bir tanım gibi gelebilir; istismar edilen konular işlenerek toplumsal bilinci arttıran film türü gibi.

       Exploitation…

       Suç işleme, suça teşvik, kan, cinayet, şiddet, uyuşturucu teşviği ve kullanımı, cinsellik, Irkçılık gibi konuları tek başına ya da hep birlikte çiğ bir şekilde kimi zaman sanatsal kaygıdan uzak seyirciyi sömürerek kullanan sinema türüdür İstismar Sineması.O kadar çok çeşidi var ki aklınız durur; ana akımın pek fazla değinmediği ya da naif değindiği konuları ve olayları tüm çıplaklığıyla işleyebilir istismar Sineması. Seks, şiddet, korku sömürülür; bilinç altımıza seslenilir bu filmlerde. Korku filmlerinin birçok türü, nazi filmleri, hapishanedeki kadın filmleri, zenci istismar filmleri gore filmler, slasher filmler vs vs… Liste çok uzun inanın bana…

     Bilinçaltınızı deşerek sömürülecek konu o kadar çok ki, ama özellikle iki duyguyu sömürür bu filmler “tutku” ve “korku” Kafası karışanlar için bilindik birkaç isim söyleyeyim: Tarantino filmleri genelde istismar sinemasına referans olabilmektedir. Testere serisi ve gençlerin patır patır öldürüldüğü filmler istismar filmleridir.

      Kadın da dünyada en fazla istismar edilen cinsiyet olduğu için istismar sinemasının başrol oyuncusu kadın ve bedenidir elbette. Sinemada erkeğin gözlerinden görünen kadın, aslen erkeğin korkusunu yansıtmaktadır sinemanın ilk yıllarında. 70’ lerde popülerleşmeye başlayan istismar sineması 90’larda sansürün de kalkmasıyla ana akım sinemayı etkiler bir tür olmuştur; tabi bunda bağımsız sinemanın atağını da yadsımamak gerekmektedir. İstismar Sineması örneklerinde genelde kadın mağdurdur: tecavüz edilir, kesilir, öldürülür, kurban edilir, kaybolur, meta olarak kullanır… Bazı örneklerinde küllerinden doğarak intikam da alır ama bu intikam durumu doksanlı yıllarda ana akımın içine sızmasıyla başlamıştır, bir nevi yumuşamıştır istismar sineması. Özünde kadını bir imge olarak değil de bir meta olarak kullanan istismar sineması seksi merkeze aldığı örneklerinde işin tadını iyice kaçırmıştır.               

      Seks, kadın ve ölüm üçgeninde bir gidip bir gelen istismar sineması sinemanın akademik olarak en çok yazılıp çizilen dalıdır. Bu bağlamda da sinema görevini yerine getirip gerekli ya da gereksiz bilinçaltımızı su yüzüne çıkarmıştır diyebiliriz. İzlediğim istismar sineması örneklerini düşündüğümde yüzdesi yüksek bir bölümünde cinsel içerik türün en aranan özelliği olduğundan kadın ve bedeni baş roldedir.

      1920 lerde doğup, yetmişlerde gelişip doksanlarda da bağımsız sinemanın etkisi ve sansürün kalkmasıyla altın yıllarını yaşasa da istismar sineması; sanki tarihçesi sinema kadar eski gibi gelmektedir. Sadece istismar edilecek konular değişir, çeşitlenir. Aslında “sinema neyi gösteriyorsa ya da sen neyi anlıyorsan o” ise, bastırılan sana seslenen öteki sinema senin içgüdülerine itibar etmeni sağlamaya çalışıyor bir nevi… Her an birine tecavüze hazır, şiddet düşkünü, bastırılamaz ve kırılamaz egonun olduğunu hatırlatıyor ve seni korkutuyor. Bu tarz bir egon yoksa bile kuruyor belki de ve bu kurulumda da kadına yine baş rol veriyor. Bu tür, ahlak/ahlaksızlık,  iyi /kötü, güzel /çirkin, vahşi ve dinsel ya da sosyal tüm argümanlarını kadın ve kadın temelli felsefeler üzerinden kuruyor aslen; çünkü sinema seyircisini istismar etmenin en iyi ve en ses getirici yolu kadın üzerinden kurmak oyunu…

     Erkek traş losyonu reklamında bile kadın figürünün kullanılması bence bariz bir istismar sineması etkisi, komik, ama öyle… Yoksa ne işi var kadının o reklamda. Kadın hijyenik pedi reklamında görmedim bir erkek, varsa da ben bilmiyorum…. Bu da toplumsal riyakarlığımızın medyadaki yansımasının küçük bir örneği gibi durmuyor mu? Düşündüm de Türk televizyonlarındaki bazı film ve dizilerde bu türün incelenebilir örnekleri olabilir. Doğruyu söylemek gerekirse “Parçala Behçet” ile başlayan istismar Sineması örneklerimiz televizyonda “Kurtlar Vadisi” ne kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahip gibi görünüyor bana.

        Ezcümle, seks, şiddet, uyuşturucu, ırkçılık, korku gibi gerçek hayatta istismar edebildiğimiz tüm detaylar yedinci sanat da böyle vücut buluyor efendim. Sevin ya da nefret edin; isterseniz yokmuş gibi davranın ama en çok sinema okuması yapılan filmler istismar sinemasından çıkar. En önemli temsilcilerinden Trier’in de dediği gibi “İyi bir film ayakkabının içindeki taş gibidir, yürüdükçe batar.”

Melike Pehlivan İşler

The Man!

Tanımayanımız yoktur sanırım Brando’yu. 1950 Sineması‘nın ikonu Marlon Brando 1924 yılında dünyaya gelmiştir. Bazı sinemacılara göre bir efsane iken, bazılarına göre de neden efsane oldu hala tartışılmalıdır, 2004’de vefat etmesine rağmen. Ailevi problemleri olan, oğlu ve kızından yana bahtsız olan Marlon Brando çok az replik kullanarak ” ikon” olabilmiş nadir artistlerdendir. Beyaz fanilası ile ekranda belirmiş Brando sonraları karşımıza Sicilyalı görmüş geçirmiş mafya babası  babamız, olarak çıkınca zaten daha fazla konuşmasına gerek kalmamıştır. Annesi ve kız kardeşleri oyuncu olan Marlon Brando’nun ailevi bir farkındalık ve yatkınlık sebebiyle kendini Beyazperdede bulmasının hem kader hem de şansı tabi ki… Brando hiçbir yere sahip hiçbir şeye sahip olmayabilir belki belleğimizde ama o method yönteminin en iyi uygulayıcısıdır. Tabi bunda Stella Adler den öğrenmesini de büyük rolü olduğu yadsınamaz. 1947’de “Arzu tramvayı” tiyatro oyunu ile başladığı serüveni hepimizin Aşina olduğu “the men, a Streetcar named Desire, Vira Zapata, The Wild One, on The waterfront, Guys and Dolls geldi sırayla…

On the waterfront – Rıhtımlar Üzerinde ile Oscar dahil almadığı ödül kalmadı ve 1950’lerde sinemada” The Man – adam” oluverdi… Hepimiz aşinayızdır onun James Dean ile fotolarına. Ezilmişin ve azınlığın hep yanında olan Brando’nun 55 ten sonra çektiği filmler seyirci üzerinde aynı etkiyi yaratmıştır. Bu arada bir Yönetmenlik tecrübesi, iki de evlilik tecrübesi olmuştur. Kızılderililerden eşcinsellere kadar herkesin sesi olmaya çalıştı Hollywood’da. Fakat onun için her şey yolunda gitmiyordu Hong Kong’lu Kontes komedi filminde oynasa da The Chase’de sağlam dayak yese de efsane bitiyor dedikoduları peşini  bırakmıyordu. Derken ” The Godfather—Baba” geldi ve taşlar yerine oturdu; ikinci Oscar geldi, hani şu reddettiği Kızılderili haklarının ülkesinde temsil edilmesini protesto ederek almadığı… Sonra vazgeçtiğini ve ödülünü istediğini de beyan etmiştir ama…

Komik…

Kazandığı parayı ailesinde yoluna gitmeyen durumlar için harcamak zorunda kalan Brando, konuk oyunculuk döneminin ardından devlet yardımı ile yaşadığı bir dönemin sonunda 2004’te vefat etmiştir.

Niye anlattık bu kadar Brando yu?

1972’de Bernardo Bertolucci imzalı Paris’te Son Tango filminde oyuncu arkadaşı Maria Schneider’ e tecavüz sahnesinde haber vermeden gerçekten tecavüz etmiştir Brando. Yönetmen de gayet her şeyin farkındadır. Doğaçlama gelişen bu olay, kahvaltıda gündeme gelir çekimden önce ve kadın oyuncuya o anda haber verir. Hatta iğrenç bir tereyağ de ayrıntısı var da var söz etmek istemiyorum. Ölmeden önce yönetmen itiraf eder bu durumu oyuncunun reaksiyonu gerçek olsun diye yaptığını söyler ve kendini savunur. Lakin Maria Schneider için sonrasında işler hiç istenildiği gibi gitmez, psikolojisi bozulur, hastanede yatar. Ağır psikolojik tedaviler görür. Bunun ikinci sebebi de pornografik rollerinin teklif edilmesi olmuştur tabiki… Maria’ nın tecavüz sahnesinden haberdar olduğunu, bilmediği tek şeyin tereyağ detayı olduğu sonrasında yönetmen ve filmin görüntü yönetmeni tarafından dile getirilmesine rağmen Maria orijinal senaryoda olmadığını ve çekim öncesinde bahsedildiğini üstüne basa basa belirtmiştir…

Neyse…

Eninde sonunda bu sahne kadın oyuncunun ruhsal sorunlar yaşamasına, psikolojik tedaviler görmesine  intihara meyletmesine ve en sonunda kanser sebebiyle ölmesi yol açmamış diyebilir miyiz?

Kimin hakkı var buna?

Kızılderililerin düşğü durum falan diyerek Oscar’ı reddeden  erdemli adam nerede?

Bir kadının ya da bir erkeğin vücudu üzerinde film çekiyoruz, gerçekçi vesaire olalım mantıyla bu pervasız ve ahlaksız tutumu nasıl sergiler siniz???!!!!!

19 yaşında genç bir kadın….

Yazık yazık…

Ve sonrasında kendisine porno film tekliflerinin gelmesi…

İnsanoğlu çok çirkinsin. çok çirkin…

Film sattı, çok konuşuldu, çok seyredildi yönetmen ölmeden önce itiraf etti bu durumu. Bir nevi günah çıkardı bize ama Brando benim gözümde tüm  babalığını yitirdi. tüm yaşamını her türlü insan haklarına saygılı olduğunu göstere göstere yaşayan, kızılderililere ülkesinde yapılanları protesto etmek için Oscar’ı reddeden adamın yapacağı iş mi bu?

Hani  saygılıydık insana ve insan haklarına?

Yakışmadı

Devletin tahsis ettiği bungalov evde yalnız başına ölmesinin pek çok sebebi olabilir, belki de olmayabilir de  başrol oynadığı bir bu çirkinlik benim için, sinema seyircisi için büyük bir hayal kırıklığıdır.

Hiç kimsenin bir başka kişinin vücudu Üzerinde şu veya bu sebeple, hiç bir sebeple, hiç bir şart altında tasarruf yapma hakkı, o bedeni kullanma hakkı yoktur….

Olamaz, olmayacaktır…

Anladığın kadar özgürsün…

Melike Pehlivan İşler

Anne, Kadına Bak!

Hastalık özünde zor bir kavramdır. Hasta olmak ise kavramdan öte hasta için bir gerçektir… Her yere seninle gelen, yanından ayrılmayan, sevilmeyen, pek de istenmeyen bir akraba gibidir tabiri caizse… Atamazsın da satamazsın da hastalığını ve emarelerini…

Ben Sedef hastasıyım. Baba dan miras bu bana… Saçım, tırnağım her türlü tutulumum tamam…. Tedavisi çok meşakkatli bir hastalık da zaten tedavisi var demek en hafifinden kandırmaca…
Yok aslında, hele genetik kodunuzda varsa hastalık hep bir yerinizden hortlar…

Tabi Sedef hastalığı fiziksel görüntüyü muazzam derecede değiştiren bir hastalık hepinizin malumu… Gören herkesin bu konuda bilgisi olduğu bizim ülkemizde eğitim ve futbol gibi muamele gören bir hastalık Sedef…
Herkes ucundan kıyısından “kaynımda da var” tadında Sedef hastalığına hakim, tedavi konusunda bilgi sahibi, falancasında varmış, sarımsakla zencefilli ezmiş karıştırmış sabah akşam sürmüş hiç kalmamış tadında reçeteleri hemen oracıkta vermeye teşne iyi niyetli yurdum insanı benim yıllarca sabrımı denedi…. 
Asansörde, telefonda, hastanede iğne yaparken, okulda, toplantıda dahi…. Kolunuzdaki nedir hocam diye sorulur mu veli toplantısında? 
Soruldu bana… Tabi sonra gelsin reçeteler….. 
Her yerinizde kabuklu ve pul döken lezyonların olması zaten sıkıntılı ve depresifken  bu fahri cildiyeciler yetmiyormuş gibi bir de merakına yenik düşen şaşkınlar hayatı zorlaştırır.

Mayo, bikini…. 
En zoru olabilir bir Sedef hastası için…. 
Babam hiç girmedi denize, bence bu yüzden…. 
Beni eliyle gösterip “Anne teyzeye ne olmuş?” diye bağıran çocuğa annesinin kızışını hiç unutmam…. 
Evet, bu eğitim evde başlıyor. “Hiç kimsenin fiziksel durumu, eksikliği, fazlalığı, varlığı, yokluğu ile ilgilenmememiz gerektiği” eğitimi ile birlikte “kendini kabul etme ve sevme” eğitimi….

Ben Sedef hastalarının bulunduğu bir evde büyüdüğüm için kabul mekanizma kolay çalıştı, ama bu benlik bir durum inanın…. Sedef hastalığı hastalarının depresyon oranı çok fazla  çünkü hepiniz konuşuyorsunuz…. 
Şunu sürsene, akşamları sürecekmişsin, bi ilaç çıkmış Amerika’ da, onu ve bunu karıştır, kaynat her sabah iç aç karnına, bi hoca varmış nefesi kuvvetli seni götürelim de bi okusun…..

Yatarken dişini fırçalamaya üşenen birinin bana her akşam vücudumun zaman zaman yüzde kırkına rutin olarak merhem sürmemi salık vermesi bana hep gülünç gelmişti bu arada….

Ağızdan alınan ilaçları etkili ve baskılı ilaçlar olmasına rağmen uzun süre kullanılmaz, geçici rahatlama sonrası başa dönersiniz. Çoğu da kanser tedavisi sırasında tesadüfen bulunup geliştirilmiş ilaçlar olduğundan ağır ilaçlardır… Öyle doktor tavsiyesi ve tahlil yapılmadan kullanılmaz…

Hastalığın kolayı, rahatı, sevilen hiç yok bilirim. Ama insanların dış görünüşleri ile ilgili soru sorma ve tavsiye verme hakkımı nereden edindiğimizi bilmiyorum…. Böyle bir hakkımız yok, sistem hastalıkları görünür etkiler bırakır özellikle ciltte, saçta;bu kaçınılmaz bir durum….
Biz hastalar olarak bununla yaşamayı öğrendik ki ben şahsen çok başarılıyım. Hayatlarını kendilerine zindan edenler var….
Yapmayın…..
Sizin de bir ömrünüz var….
Lütfen kendinizle barışın….
Vücudunuzu ve hastalığınız kabul edin….
Hasta olmadığı için kendini şanslı sayan insanlara da tavsiyem, lütfen “yüzüne ne oldu?” diye pat diye sormayın asansörde….. “Yüzün hep mi kırmızı?” diye sormayın….
Sormayın…. 
Kırmızı başlıklı kızın masalındaki kurt çıkıvericek içimizden maazallah, senin yüzün, ağzın falan derken… 
Hafazanallah.. 

Anladığın kadar özgürsün….

Melike Pehlivan İşler

Sinemada Beden İşgaline Dair

İnsanlığın her sınavında olduğu gibi her şey sinemada da hayal etmekle başladı. Düşünen insan ve hayal eden  insan bir araya gelince başımıza neler geldiyse iyi ya da kötü, bu zamana dek, sinemada da bu ikiliden doğdu her şey aslında… Başlarda sıradan bir gösteri gibiyken şaşkınlıkla ve merakla izleyici kitlesi artınca; hayalini gerçek gibi ekranda görmek herkesin çok hoşuna gitti.Sinema gerçeğin yerine alıp, esas gerçeği ortadan kaldıran bir şölene dönüştü dünya tarihinde….

Malzemesi, söylemi, derdi “insan”olan yedinci  sanatın, insan bedenini kullanmaması mümkün değildi elbette. Yazar Gabriel Josiprovici “İnsan,bedende biçim bir kazanmış bir varlıktır.” sözü ile çok net anlatmıştır aslında mevzuyu. Bizimle her daim beraber olan bedenimizin sinema perdesinde”biz”olmaması, bize aşırı yabancılaşması  söz konusu olmamıştır tabi ki…

Bedenin en gerçek hali sinemada resmedilmiştir kanımca. Sinema ile ilk muhatap olduğumuz yıllarda  “el alemin içine çıkmak”  mantığından ve kabul edilememe kaygısından kaynaklanan bir içgüdüyle sürekli bir ambalaja sarsa da sinema insan bedenini en sonunda gerçeğinin yerini alıp “esas gerçek” haline getirmiştir.İlk filmlerde tüm insanlık her daim bakımlı, makyajlı, iyi giyimli, tertemiz,dilini düzgün kullanan şahıslar olarak ekrana yansıyınca gerçekçilik akımının dokunuşuyla aslında huzura ermişizdir. Bu hızlı dönüşüm sonunda 60’lı yıllarda “Özgür beden”mottosuyla bedenimiz, bu kez de aşırı cinsellik malzemesi olmuştur sinemada. İnsan bedeninin her bölgesi erojen olarak resmedilmiştir. “Beden, güzellik ve erotizm sattırır.” genel geçer söylemi üzerinden sinemada da bedene olan mesafe kaldırılmıştır. Bu da sinemada bize gösterilen bedenden Bir hayli uzaklaşmaması sağlamıştır; artık o bizden değildir sanki… İşte tam bu sırada,tam da perdedeki gerçekliğimizi kabul etmeme eğilimi göstermeye başladığımız anlarda “ideal beden” satışı başlar sinemada. İdealize edilen(???!!!)beden sinemada 80’li yıllarda satışa sunulur ve alıcı da bulur…

Sinemada tornadan çıkmış bedenler gördükçe kabul eşiğimiz düşer, onların bize benzediği yanılsamasından yola çıkarak biz farketmeden onlara benzeriz… Filmler farkında olsak da olmasak da bizde bir hafıza oluşturur; bu hafıza hem görsel hem de psikolojik alanda oluşur. Perdede gördüğü beden ile özdeşleşen seyirci fiziksel ve ruhsal olarak kendini onlara denk görür. İdeal beden denen patolojide kendini o bedene ait hissetmek için de elinden geleni ardına koymamaya başlar. “The Thieving Hands”filmindeki protez el takarak karakteri hırsız yapmak metaforu gibi tak-çıkar eklenen bellekler, roller iyiden iyiye seyirciyi değiştirmeye başlar.Teknolojinin gelişmesi ve değişen dünya da sinemanın bu etkisinin işlevselliğini arttırır…..

Ve bammmmm…..

Sinema kendi eleştirisini yine kendi yapar ve kendi kendinin doktoru olmaya aday olur 90’li yıllarda. İşgal ettiği bedenden ayrılmaya başlar. Bedeni özgürleştirerek; hepimiz aynı gemideyiz tüm farklılıklarımızı rağmen söylemine sırtını dayanarak “aynı yerden bakıp farklı şeyler göreceğiz; biz olacağız.” der yavaştan…

“Ben senin görmek istediğini göstermiyorum,sen istediğini görüyorsun.” diyerek sorumluluğu alıcıya yıkan sinema beden işgalini öyle kolay kolay bırakmayacaktır bence.  Ötekileştirmeyi reddederek beden olumlamayı merkeze oturtarak doğallığa da başrol vererek sinema bedenle iletişimini pozitif hale getirerek yine sürdürecektir. Sinema seyircisi neyi ne kadar kabul ederse sinema aslen onu kendisine sunacaktır ya da kabul ettirene kadar farketmeden seni tava getirecektir. Sinema ve seyircisi arasında bu karmaşık ilişki hep süre gelecektir…

Demem o ki sen olumlamayı sürdürdüğün sürece genele yaydığın ve doğallığı savunduğun, yaşadığın sürece sinema o kadar kabul edecektir. Sen bir adım gidersen o elbette üç adım gelecektir çünkü artık sinema “beden sattırır” klişesini arkasında bırakmak zorundadır ya da bıraktı bırakacak, belki de bırakmıştır. Değişmenin iyi yaşamak için şart olduğunu çok önceleri kabul eden sinema “beden işgali”ni artık tarihinin tozlu sayfalarında bırakıp, yoluna zihinle devam etmektedir….Kendini olduğu gibi kabul etme savaşını kazanan yedinci sanat belki de bu konuda rüştünü daha tam ispat etmemiştir bazılarına göre.. 

Ama inanın bana çok iyi yoldadır . 

Anladığın kadar özgürsün….

Melike PEHLİVAN İŞLER

Sadece Anne, Bakire ya da Seks İşçisi Değiliz

Lumiere kardeşlerin on yedi kare akıtarak başlattıkları, George Miles’in de aya kaş göz çizerek taçlandırdığı sinema sanatının her dönem her türlü etkiye açık tüm insanlara öyle ya da böyle ulaşabilen; kimini düşündüren,kimini değiştiren bir sanat olması kolay olmadı. Büyük bir yol kateden sinema türlü akımların ve büyük sinema kişiliklerinin etkisinde tüm kültürlerde önemli bir yere sahip oldu hep…

Malzemesi“insan” olan sinema Alman dışavurumculuğu, Fransız Yeni Dalgası, İtalyan gerçekçiliği gibi akımların da etkisiyle kısa sürede çok konuşulur ve düşünülür olduktan sonra dünyadaki birçok akımdan etkilenen ya da bizzat akımı oluşturan güç bile oldu.

“Kadın” sinemada her zaman karşı güç olarak kullanıldı. 1920’li yıllarda sinema kısa etek giyen, aşırı makyajlı vamp kadın; 30’lu yıllarda göreceli olarak daha “ahlaklı”bir kadına evrilmiştir. 1940’lı ve 50’li yıllarda tanıştığımız “Fatal Female”60’lı yıllarda biraz daha idealize edilip merkeze Marylin Monroe oturtulmuştur. 1970’li yıllarda ise “ikinci dalga feminizm” sinemada etkisini gösterir olmuştu ki 1972 Edinburg Film Festivalinde bir manifesto yayınlanmıştır. Özetle sinemada kadınların neden hep “Anne, Bakire ya da Seks İşçisi” olduğu sorgulanmıştır. 1973’te yayınlanan Claire Johnston’un makalesi “Women’ Cinema as a CounterCinema” uzun yıllar gündemden düşmemiş ve Feminist Sinemanın yol göstericisi olmuştur. Sinemada kadının “erkek gözünden resmedilen erkek olmayan karakter”olduğunu ve alıcının (seyircinin) kadını başka bir yere oturtmasının mümkün olmadığını anlatan makale kahraman erkek karakterin “ben merkezci” bir sistemle anlatıcı olması kadın karakteri ikincil duruma ittiğini söylememektedir. 1975’te Laura Mulvey ataerkil sinemada “eril bakış” haz alma duygusuyla birleşerek narsist bir bakış açısıyla sinemanın skopofili (dikizcilik) ve röntgencilik temalarıyla birleşerek sadece seyrederek zevk alır hale gelmiştir diyerek Feminist sinemanın en büyük argümanını oluşturmuştur. 1980’lerde sınıf kavramını ve etnik ayrımcılığı inceleyen kadınların filmleri 1990’larda ise aile ve kardeşlik kavramlarına ağırlık vermiştir.

Fransız Yeni Dalga ile başlayan Feminist Sinemanın elbetteki önemli isimleri vardır. Film yönetmenindir ilkesinden hareketle kadın yönetmenleri anmamak olmaz tabii ki… Fransız Alice Guy Blanche dünyanın ilk konulu filmini çeken Feminist kadın yönetmen olarak tarihe adını yazdırmıştır. Doğurganlık ve kürtaj konusunu beyazperdeye ilk kez taşıyan Lois Webber önemli bir yerdedir bu listede. Dorothy Arzner de değişik ve muallakta bırakan yaklaşımı ile listedeki üçüncü yönetmenimizdir.

Bakış açısı eril olan sinemanın Mulvey’in anlattığı sisteme dayanarak kadına bakışını-anlamasına rağmen- çabuk değiştirdiğini söylemek abesle iştigal olur. 2000 yıllarda filmin kadın karakteri eril bakıştan kurtulmaya başlamış, çatışmanın göbeğine oturmuş, suç ortağı olmuş diyebiliriz. Charlie’nin meleği artık bir Thelma olmuş ve suça iştirak ederek aslında Katil doğduğunu ispat etme yolunda hızla ilerlemeye başlamıştır…. Perdedeki etken erkek bakışı kadın bakışını da etkenleştirerek, edilgenlikten kurtararak bir nevi sinemayı da kurtarmıştır. 1990’larda fatale femalede baş gösteren bağımsız kadın ruhu 2000lerde de her durumda güçlü olmayı seçerek yoluna devam etmiştir.

Tür filmlerinde bazı klişeler bazı kültürlerde halen satmasına rağmen sinemadaki yani perdedeki kadın, evde dahi fönlü saçları olan, kırmızı ruj süren, banyodan makyajla çıkan, ölüm döşeğinde gözünde kalem çekili hep stiletto giyen, ojeli kuklalar benzeri resmedilmiyor artık.

Kadın,sinemada savaşını yine kadınlar sayesinde kazanmıştır kanımca. Kadına dair,kadına has gerçekliklerimiz illa tüm değişkenlikleriyle hala yer buluyordur beyaz perdede… Fakat artık sadece “Anne, Bakire ya da Seks İşçisi” değiliz…

Anladığın kadar özgürsün…

Melike PEHLİVAN İŞLER